SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

14 Ocak 2018 Pazar

Kim Bu ADAM?

Adam unutulmak istemiyordu, kadın bunu çok net görebiliyordu. Belliydi, sevilmek istiyordu ama kim tarafından ya da kimler tarafından? Bir ordu mu kurmak istiyordu, kırgın sancılı aşk kadınlarından? Kimden neyin öcünü alıyordu? Sahi kimdi bu adam? Benim aradığım aşkı anlatan, aşklarımızın buluşacağını zannettiğim adam mıydı? yoksa bakarken karşısına, aslında gözünün önündeki hülyasına bakan, senin de boşluğa baktığını anladığın adam mıydı? Böylesine dolu bir aşka kayıtsız kalmakta kendisini zorunlu hisseden adam mıydı? Çılgın ve önder mücadelesi vermeye çalışan senin de en çok kendini bu yönde benzettiğin adam mıydı? Yoksa adam aşka gerçekten saygılı ve bu aşkın kadını üzeceği için ondan kaçan adam mıydı? Peki ya ‘iki cümle’ diye yalvaran kadının karşısında kayıtsız kalabilecek kadar vicdansız adam kimdi ..? kadından kaçarken ya da kadını kendisinden uzaklaştırırken, onu umursadığı için mi yoksa umursamadığı için mi yapan adamdı? Kadını, aşkı ile nefreti arasına sıkıştırmış, adamın yaşadığı bölgeden uzağa bikaç günlüğüne bile gidemeyen bedenini, bulunduğu ülkeden çok çok uzaktaki bi ülkede yaşamak üzere imza attıran adam mıydı? Kadın bu labirentte adamın hangi adam olduğunu anlayamıyordu ve ne kadar uğraşsa da adamı bulamıyordu. Adam haklıydı, kadın adamı tanımıyordu. Peki ya adam kadını tanıyor muydu?
Kadın, insan en güzel yüreğiyle görür demişti. Gözler doğruyu göremez. Adam gözlerde ben piçim diyordu ama kadın adamın yüreğini biliyordu, arkasına bakmadan kaçtığı yüreğini biliyordu. Kadının yüreği, adamı eski masallardan tanıyordu.
Yine senin ışığının altındayım, Eyyy ‘O Adam’.. ben burada yazıyorum ve karartıyorum sabahları. Yine burada aydınlatıyorum geceleri, burada sövüyorum senin gelmişine geçmişine. Sonra burada en acı ağıtları yakıyorum, burada atıyorum en adi kahkahalarımı.. vesselam buralar bizden sorulur. Senden, benden, ikimizin de gelmişinden geçmişinden..
Artık her şey bitmişti.. adam bu hikayenin nerede başladığını, nerede bittiğini bilmiyordu. Çünkü adam bütün hikayelerini kendisi yazar, kendisi oynardı. Başkalarının hikayesi ona dokunamazdı, o asla bunu yaptırmazdı. Kadın, hem adam için, erdirdiği onuru için bu hikayeyi bitirmek istiyordu ama adam hala vardı ve kadının bunu yapabilecek gücü yoktu.
Kadın her gün adamı yaşadı, her gece adama yazdı, hecelerden yollar yaptı yasaklı yollara. Ne yapsa, adam bi kulp taktı buna, hep ters şeyler söyledi, kadının aşkıyla dalga geçti, alay etti, sandı kadın ve her seferinde çok derinden acılar hissetti, kırıldı, ağladı. Yanağından süzülen yaşlar oluk oluk akarken yastığına yine de bir damla sitem etmedi adama. Bunlar yaşanması gerekiyormuş diye teselli etmeye çalıştı kendini.
Kadın, aşkın bir fısıltısına hasretti. Adamın yürüyüşünden gelecek olan bir esinti, kadını olduğu yerden kilometrelerce uzağa fırlatacak bir fırtınaydı. Bu değişmiyordu, hiç bi duyarsızlık duygusuzluk vurdum duymazlık aşağılama ezme bu durumu değiştiremiyordu. Kadın bütün duygularını asmıştı küflenmiş rafına, sadece aşkı kalmıştı çaresiz bedeninde. Onun esiriydi elleri, ayakları, tutulasıca dilleri, aşık olduğu adamdan başkasını görmeyen gözleri.. adamı beklemek güzeldi, gelmeyeceğini bile bile beklemek de güzeldi.
Kadın yine hazırlanmış, adamı bekliyordu. Adamdan tek hatıra olan dünyasını aydınlatan o lambanın altında.. ara sıra sesler duyuyordu kadın kapıdan,kalkıp bakıyordu, sonra tekrar oturuyordu çaresiz, koltuğun ‘adam’ köşesine.. ve o lambanın altına.. orada yazıyordu adama göndermeyeceği mektuplarını. Orada dinliyordu, her hafta değiştirdiği ve değiştirene kadar mütemadiyen dinlediği aşk şarkılarını.. o gece bir rüzgar esmişti, bi tuhaf ‘adam’ rüzgarı.. sonra bir yudum ‘adam’ içeceğini zannetti kadın.. ve çok başka bir bekleyişti bu geceki, sanki gerçekten gelecekmiş gibi.. kadın, adamın öğrettiği gibi açmıştı, onunla yudumlamak için çok çok önceden aldığı ve sabırla beklettiği şarabını. Sonra iki kadeh koydu, kırmızı hüzünle yanan mumlarının yanına. İki eliyle tokuşturdu kadehleri, onun kadehini bıraktı yerine ve kadın devam etti içmeye, yudum yudum.. Sonra adamın hayaline anlattı bütün gece, adam yokken yokken onu nasıl özlemle beklediğini ve hep de beklemek istediğini.. bi an durdu kadın, “ben ne yapıyorum?” dedi, kendikendine. Sonra gülmeye başladı, aslında kaderine kızması lazımdı, öfkeden çıldırması gerekiyordu ama yapamıyordu. Adama da aşkına da kızamıyordu. Kadın, adamı anlıyordu aslında, onun karmakarışık dünyasını çok iyi tanıyordu. Zaten onun gözlerinin derinliklerinde kendini görmüştü kadın. İşte bu yüzden adama böylesine aşıktı ve sadece ona ait kalıyordu. Çünkü biliyordu, insan en çok kendisine benzeyeni severdi. Yani, üstadımızın dediği gibi; kendinden bir benzeyiş bulmuştu kadın adamda..

9 Ocak 2018 Salı

beklemek ölümden beter

Hayaller çok, hem de çok fazla çok
Umudum yok, hiç mi hiç yok hiç
Ne sırtım pek ne karnım tok ne desem
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter

Yudum yudum içiyorum zamanı
Ne bir haber geliyor sağdan soldan
Her geçen gün sanki yok oluyorum
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter

Usandım kahrettim ah ettim
Bunaldığım her an isyan ettim
Sitem ettim, beddua ettim, küfrettim
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter

Yapayalnız dört duvar arasında
Hem de soğuk hem de karanlık
Her gece yatağımda sanki mezarlık
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter
Beklemek ölümden beter

Halikarnas Şarapçısı

7 Ocak 2018 Pazar

Çok da şey yapma - Yeni Şarkı sözü 2

Kalıyorsam umduğumdan değil
Gidiyorsam gururumdan değil
Söylüyorsam sorduğundan değil
Seviyorsam bu durumdan değil

Öyle bişey işte
Çok da şey yapma!

#Halikarnas Şarapçısı

28 Aralık 2017 Perşembe

İKİBİNONSEKİZ - 2018

İlk defa bu sene hiç duymuyorum o yeni yıl heyecanını ancak,
Yine de, çift yılların bereket getirdiğine dair totemistik bir inancım var..
Şimdi, gözlerimi kapatıyorum ve avuçlarımı birbirine değdirerek
İçimden sihirli sözcükleri tekrarlıyorum..

“Allahomora! Abra Kadabara!
Expelliarmus! Filipendo!
Wingardium Leviosa!
Lumos! Hokus Pokus!”


Evet gördüğünüz gibi değişen bir şey yok, çünkü bu anlamını bilmediğimiz kelimelerden medet ummak kadar saçma bişey de yok. Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Almanca’ya falan ihtiyacımız yok bizim. Asıl sihir kendi dilimizde, içimizdeki sesin dilinde, rüyalarımızı gördüğümüz dilde, ana dilimizde.. Ve bu kez asıl sihirli kelimeleri tekrarlamaya başlıyorum;

Çok Mutluyum! Sağlıklıyım! Huzurluyum! Şanslıyım! Başarılıyım! Zenginim! Güçlüyüm! Yakışıklıyım! Karizmatiğim! Seksiyim! Bilgiliyim! Kültürlüyüm! Akıllıyım! Zekiyim! Dahiyim! Güvenliyim! Rahatım! Şehvetliyim! Arzuluyum! Çalışkanım! Pozitifim! Eğlenceliyim! Coşkuluyum! Enerji doluyum! Mükemmelim! Her şey yolunda! Süperim! Kendimi çok seviyorum! Ailemi çok seviyorum! Akrabalarımı çok seviyorum! Arkadaşlarımı çok seviyorum! İnsanları çok seviyorum! Hayvanları çok seviyorum! Yaşamayı çok seviyorum! Sanatı çok seviyorum! Resimi Müziği Dansı Tiyatroyu Sinemayı çok seviyorum! Spor yapmayı çok seviyorum! Çok sağlam bir vücuda sahibim! Taş gibiyim! Bilimi çok seviyorum! Araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi seviyorum! Gezmeyi çok seviyorum! Yeni yerler görmeyi, yeni lezzetler tatmayı çok seviyorum! Dünyayı çok seviyorum! Doğayı çok seviyorum! Aşığım! Her şey çok güzel! Her şey çok muazzam! Harikulade!


Ohh bee.. o kadar iyi geldi ki, gerçekten bunları her tekrarladığımda çok iyi hissediyorum kendimi. Size de tavsiye ederim, her gün tekrarlayın bu sözcükleri, bir süre sonra istemsizce bu yönde evrildiğinizi göreceksiniz. Bu da evrim teorisinin bir ispatı.
Bilim demişken, mutluluğun bilimsel formülünü deklare etmek isterim. Mutluluk, beş adet hormonun birlikte salgılanmasıyla elde edilen kokteylin kanda dolaşması halidir. Bu hal, kandaki bu kokteylin süzülmesiyle sona erer, o yüzden de mutluluk hissi geçici bir şeydir. Mutlu olduğumuz düşüncesi ise tamamen duygu dışı mantıksal bir söylemdir. Sürekli mutlu kalmak diye bir şey yoktur ancak mutluluğu bu hormonları salgılatarak tekrar tekrar yaşayabilme olanağımız mevcuttur..

Mutluluk = Seratonin + Endorfin + Melatonin + Dopamin + Adrenalin

Seratonin: Fındık, süt, bal, yumurta, organik meyveler, lökopen(pişmiş domateste bulunur) gibi besinlerle birlikte düzenli uyku sayesinde salgılanır
Endorfin: Extrem Sporlar, Aşk heyecanı, çikolata, sex, güzel haber alma, baharatlı yiyecekler sayesinde salgılanır
Melatonin: Sosyal aktivite, gece hayatı, monotonluğun dışına çıkma hallerinde salgılanır
Dopamin: Hareket etme, eylemde bulunma, dışarı çıkıp hava alma, yürüme, şarkı söyleme, balık tutma gibi hallerde salgılanır. Balık tüketmek de dopamin salgısını artırır
Adrenalin: Güzel hayaller kurma, bunların gerçekleşme ihtimallerini düşünme, gerçekleşmesi için eylemlerde bulunma ve keyif duygusunu büyük heyecanlarla yaşama durumlarında salgılanır

Özetle; düzenli beslenir, düzenli dinlenir, düzenli spor yapıp sizi heyecanlandıracak ve size keyif verecek sosyal aktiviteler edinirseniz bir de aşkı yakaladıysanız işte siz mutlusunuz demektir.
2018’in herkese MUTLULUK getirmesi dileğiyle,
Seneye görüşmek üzere esenlikle kalın, ikibinonsekizi güzel yaşayın.






27 Aralık 2017 Çarşamba

Türkiye 2017 Gündeminden Aklımızda Kalanlar

Kendime ait panaromayı bir önceki yazımda paylaşmıştım. Şimdi de bir nebze ülkemizi ilgilendiren olayları kısaca anımsatmak istiyorum;

Reina patlamasıyla başladık ikibinonyediye, 20 gün boyunca heryerde teröristi aradık. Devletin hazinesinde bulunan bütün büyük şirketler (borsa İstanbul, halkbank, ziraat bankası, Ptt, Türk Telekom hissesi, THY, milli piyango ve at yarışları, Botaş) özelleştimeye yönelik olarak varlık fonuna devredildi.
Beşiktaş üstü üste 2. kez şampiyon oldu 3. yıldızı taktı.
Şampiyonlar liginde namağlup, en çok puan toplayan ve grubundan lider çıkan ilk Türk takımı ünvanlarının sahibi oldu. Rekorlar kırarak tarihe geçti.
Cam filmi yasaklandı, rastgele durdurulup cezalar kesildi, keseler dolunca yasaktan vazgeçildi.
Başkanlık sistemi için referandum yapıldı, 17 Büyükşehir’de HAYIR oyu çıkmasına rağmen Bayburt’ta %78 lik rekor Evet çıktı diye Evet %51 ile kazandı.
TEOG kaldırıldı, yerine uzun süre boyunca bir sınav sistemi getirilemedi.
Bodrum’da 6.3 şiddetinde deprem oldu, Bodrumluların burnu bile kanamadı.
İstanbul’da son 32 yılın en yoğun yağışı oldu, her yeri su bastı, İSKİ çaresiz.
Çeyrek asırdır Ankara’yı kendi şirketi gibi yöneten ve sandıkla geldim ancak sandıkla giderim diyen Melih Gökçek sandığı gibi sandıkla gidemedi, RTE tarafından istifa ettirildi, gıkını bile çıkaramadı.
İyi parti kuruldu, A milli takım elendi, Ampute milli takım şampiyon oldu, fatih terim Alaçatı’da kebapçıdan dayak yedi, milli takımdan kovuldu..
Birbirinden ve otomotiv sektöründen alakasız 5 şirket voltran isimli yerli otomobil üretme kararı aldı.
Bay Kemal, elindeki bir takım belgeleri açıkladı. Man adası skandalı ortaya çıktı. 1 sterline şirket kurulabileceğini öğrendik.
Yazar Emrah Serbest trafik kazasında 3 kişiyi öldürdü, tutuklandı. Rüzgar Çetin babasının sayesinde hala dışarıda.
Deniz Baykal beyin kanaması geçirdi..
Bitcoin diye paha biçilmez sanal bi zımbırtı peyda oldu.
Reza Zarrab Amerika’da tutuklandı ve bülbül gibi şakımaya başladı. Eski Ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a nasıl rüşvet verdiğini itiraf etti.
Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkent’i ilan etti. Milyonlarca boş konuşan Müslüman bi Cihad ilan edemedi.
Naim Süleymanoğlu, İlhan Cavcav, Tayfun Talipoğlu, Harun Kolçak, Vatan Şaşmaz gibi ünlü isimler bu dünya’ya veda ettiler..

Baktığımız zaman geçtiğimiz yılda, insanı tek mutlu eden olayın sadece Beşiktaşlılara nasip olduğunu söyleyebiliriz. İyi ki Beşiktaşlı olmuşum diyorum kendikendime, yoksa neyle avunurdum koskoca bir yılda.

İkibinonyedi Panaroma 2017

Yeni yıla bomba gibi girdik patlaya patlaya, zira aynı dakikalarda Reina’da terör saldırısı olduğunu duyduk ama tınladık mı? Tabiî ki de hayır, eğlenmeye coşmaya kopmalara devam ettik. Kim sikler Reina’yı? Bize ne, biz orda değildik nasılsa.. zaten hiç bi zamanda olamazdık, orası bizim ulaşamayacağımız kozmik bir gezegen, o yüzden bize duygusal bir etkisi de olmuyor zira. Mesela askeriyelerdeki terör saldırısı bizi daha çok etkiliyor, çünkü hepimiz oralardan geçtik, yahut bi sokakta cadde de pazarda falan bir patlama olsa yine bizden birileri olması düşüncesiyle kuruyoruz empatimizi. Reina’da yahut mars’ta ve ya jupiter’de patlama olmuşsa sadece haber niteliği taşır bu ülkede.. 2017’nin ilk haftası bu patlamadan ziyade benim işten çıkarılmam ile daha özel bir etki yapmıştı hayatımda. Üzülse miydim sevinse miydim bilemiyordum. Bi tarafta sevmediğin bi işten kurtulmuş olmak var, diğer yandan işsizlik belası. Bir ayı kafamı toparlamakla ve duygularımı yatıştırmakla geçirdim. Tabiî ki hatırı sayılır bir dostumun kişisel yardımları sayesinde ayakta durabildim o dönemde. Çünkü ailemin, akrabalarımın, arkadaşlarımın hiçbirinin umurunda olmadığımı çok net gördüm. Demek ki sadece dik duruşunla bir şeyler ifade ediyorsun onların gözünde. Biraz eğilsen, hafif yamulsan hemen eleştirmeye, çekişmeye ve tenkit etmeye başlıyorlar. Bir düşmeye gör, herkes arkandan çekiliveriyor. Neye uğradığını şaşırmışken ve çaresizce debelenirken yerde, sana elini ilk kim uzatırsa, kim olduğuna bile bakmadan can havliyle sen de ona tutunuyorsun ilkel bir refleksle. İşte uzanan o tek ele çok büyük şükran ve minnet duyuyorum. O kim olduğunu biliyor, onun kim olduğunu da kimse bilmeyecek. Çünkü o, Tanrı’nın eliydi bence.
Her neyse, yerden kalktım, üstümü başımı silkeledim, tozdan kirden arındım. Bu tam üç buçuk ayımı aldı. Yine tiyatroya tutunmak istedim, yine tiyatro beni itekledi kendinden, benden kıl payı kaçmayı başardı. Aylarca emek verip, her atölyesine, her çalışmasına katıldığım, bir oyun için kıyıda köşede de olsa bir görev beklediğim deneme sahnesinden aforoz edildim, sebebi ise yoktu maalesef, aslında vardı da yoktu, yok denildi, yok denilse de ben biliyordum sebebini, maddiyat. Oysa maddi bir beklentim hiç olmamıştı, olamazdı da. Hayal kırıklıkları bitmiyordu, üst üste geliyordu mübarek, geldi mi kat kat geliyordu.. İşim yok, sevgilim yok, arkadaşlarım yok, aileden ses seda yok, tutkum yok, aşkım yok, hayallerim yok, geleceğim yok, umudum yok, tadım yok tuzum yok.. ne bok yiyeceğim ben şimdi? Bok bile yok.. Bu kadarı da fazlaydı artık, bişey yapmalıydım, bişeyler olmalıydı. Aksi takdirde, bu kadar yoksunluğa karşı göğüs germek imkansızdı. Tsunami dalgalarını göğüslemek bile daha kolaydı belki. Çünkü bu durum ruhsal açıdan acı verdiği gibi fiziksel açıdan da acı vermeye başlamıştı. Stres kaynaklı boyun fıtığı başlangıcı ile birlikte omuz fibromiyaljisi, göğüs ağrısı, mide krampı ve reflü, anksiyete, manik depresyonun artması ve nihai son panik atak. Dibe vurmak bu olsa gerek herhalde, daha sonraki aşama intihar oluyor sanırsam.
Yine o durumdan beni çıkartan aynı kişi olucaktı. Bana bir takım spk kitapları alıp beni ders çalışmaya motive etti. Başta zorlansam da sonraları şuursuzca ders çalışmaya başladım. İğrenç bir şeydi ders çalışmak, ancak tecavüz gibi zamanla zevk almaya başladım. Bir orospunun yaşaması için başka çaresi yoksa, çaresizce iğrenç adamların altına yatması gibi ben de iğrenç derslerin altına yattım. Lanet boyunlukla ve ilaçlarla sınava kadar sabrettim ve bu işkencenin ilk devresini bitirmiş oldum.
6 ay geçmiş yaz gelmişti. Sınav açıklanmış dört dersin ikisini geçmiş, diğer ikisini verememiştim. Napalım, umurumda olur mu hiç? Yaz gelmiş kardeşim, ağustos böceği misali çalsın sazlar oynasın kızlar.. öyleyse Ege’nin mavi incisi Çeşme’den başlayalım gezmelere, tozmalara.. sonra ver elini Antalya, Kaş, Kaputaş, Fethiye, Marmaris, Bodrum.. bu arada Bodrum’a gelmeden birkaç gün evvel büyük Bodrum depremi yaşandı, 6.3’tü sanırım. Neyse ki can ve mal kaybı yaşanmadan atlatıldı bu hadise.
Bodrum, malum yerimiz yurdumuz sayılır artık. O zaman pek öyle düşünmesem de, yani aklımda izmir’e dönme planları kuruyordum ki, bir telefonla ertesi gün işe başladım. Arayan çok hatırı sayılır bi ablam olunca, hem onun işini görmek hem de biraz kendimi eğlendirmek için Gümüşlük’te bi otelin barında işletmecilik oynadım. Sezon sonuna kadar bir ay yaşadığım Gümüşlük’te çok güzel, çok nadide anılar bıraktım. Bir yandan gece gündüz beşik gibi artçı depremlerle sallanıyorduk, bir yandan gümüşlük festivalinden gelen piyano, flüt ve türevlerinden oluşan diğer caz enstrümanlarının eşliğinde barda kokteyl hazırlıyorduk. Güneşin batışı o kadar mükemmel bir turanj görüntü oluşturuyordu ki, adeta devasa bir portakal gökyüzünden denize düşüyormuş gibi duruyordu. (Bununla ilgili görselleri instagramdaki paylaşımlarımda bulabilirsiniz.) Güneş battıktan sonraki alacakaranlık, benim için geceye atılacak olan adımlarımın habercisi olduğundan, beni heyecanlandırıyordu. Bir süredir telefonda uğraş verdiğim güzel kızı ikna etmiş yanıma getirmeyi başarmıştım. o ilk gece de şansımıza açık bir gökyüzü ve de dolunay olmasın mı.. palmiyenin altındaki salıncak koltukta oturmuş sohbet ederken tenlerimizin birbirine değdiğini hayal ediyorduk ta ki o dolunayı görene kadar.. ve ondan sonraki geceler, ve daha sonrakiler, ve dahası, ve..
Bu arada, dünyaca ünlü İtalyan, Rus ve Kübalı müzisyenler bizim otel’de kalıyordu. Galiba Roman Pallottini, Ilya Itin ve Mauricio Vallina idi. Ayrıca Ceylan Ertem’i de ilk kez bizim otelde menemen yerken tanımıştım. Nitekim Jehan Barbur’le de, odasındaki abajurun patlamış ampulünü değiştirirken, kendisini arı sokmuş şekilde kıvranırken tanıştım. İkisi de annelerini getirmişti yanlarına, magazinsel bir durum yoktu yani. Ceylan Ertem ile sabah kahvaltılarında, Jehan Barbur ile akşam yemeklerinde karşılaşıyorduk. Jehan Barbur’un annesi güzel bahşiş bırakıyordu, ellerinden öpülesi kadın.
Eylül geldi, sezonu erken kapattık.. patron amca sağ olsun, herkesi baya bi bezdirmişti bunaklığından. Kendine aynada bile bakmaya cesaret edemeyen ama kendini beğenmiş bir havası olan zavallı kızı da cabası. İkisi beraber resepsiyoncu kızı bile anlamsızca işten kaçırtınca, artık oteli açık tutmanın bi anlamı da kalmamıştı. Neyse ki Gümüşlük festivali bitmiş, ünlü konuklar gitmişti. Bu durum hepimizi büyük bi rezaletten kurtarmıştı.
Çalışmamın karşılığını alınca, çadırımı ve sevgilimi de alıp kelebekler vadisi’ne doğru uçtum gittim. Bana çok iyi gelmişti bu tatil. Akyaka’da, Köyceğiz yuvarlakçay’da, Dalyan’da İztuzu’nda, Göcek’te, Katrancı Koyu’nda ve Ölüdeniz sahilinde unutulmaz izler bıraktık. Tersine yürür ya benim işler hep, gidişimiz muhteşem, dönüşümüz çok enteresan olmuştu. Her sağ yüzük parmağıma bakınca yeniden hatırlıyorum o anları.
Eylül bitti, puslu bir sonbahar geldi çattı. İzmir’e döndüm ve aşkımız bitti. Artık sınav zamanıydı, kalan dersler için yeniden bi çalışma dönemine girdim. Mental olarak kendimi güçlü bi şekilde hazırladım ve çalışmaya başladım. Bu süre boyunca, bankaya karşı açmış olduğum iş davamı 11 ay sonra ve 5. celsede en nihayetinde tek başıma kazandım, çünkü haklıydım, kendimi de en iyi kendim savunabileceğime göre neden avukata para yedireydim ki.. O da burada bi köşede dursun..
Neyse, Aralığın ikinci haftası sınav muhabbeti de bitince derin bi boşluğa düşmüş gibi oldum. En korktuğum şey, günlerin en kısa, gecelerin en uzun olduğu kara kışın tam da en dibinde, takvimin tam ortasında böylesine bir ruh haliyle baş başa kalmaktı ve korktuğum başıma geldi maalesef. Bazı yaşanacaklardan, durumu önceden sezseniz dahi kaçamıyorsunuz, galiba adına kader dediğimiz bir gerçeklik her halde mevcut bulunmakta, işte o da tam karşımda ve yüzleşmekteyiz kendisiyle şu anda. İşte tam da o anda, Ankara’dan dönen edebiyat hocası kuzenim İzmir’e ineceği için uçuştan önce beni arayıp havaalanından kendisini almamı söyledi. Ne tesadüftür ki, o sıkıntılı anımda o gece bende kaldı ve ertesi gün çıkıp birlikte Edremit’e gitmeyi teklif etti. Öyle de yaptık, sabah kalktık ve kaz dağlarına doğru yol aldık.
Önce, Hasanboğuldu ve Sütüven Şelalesini gezdik, bu arada ordaki kekik satan yaşlı biraz da geveze teyzeden öğrendik ki, boğulan Hasan ve aşkı Emine’nin hikayesi uydurmaymış. Hülya Avşar’ın oynadığı filmi çekmek için uydurulan bi senaryoymuş o hikaye. Zira, dedesinin arkadaşıymış bizim Hasan.
Ölümünün üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, isteyip de mezarını bir türlü ziyaret edemediğim Tuncel Kurtiz’in kabrini ziyaret ettik. Nur içinde yatsın, nedendir bilinmez, mezarını hala yaptırmamış yakınları. Bi husumet yoktur inşallah.. neyse ki sevenleri, üzerlerine duygularını yazdıkları taşlarıyla süslemişler, atıl bırakmamışlar toprağını..
Ordan sonra rakımı yükseltip milli parkın kapısına kadar dayandık. Meğer rehbersiz girilmiyormuş, rehber de bulunmayınca kapısından döndük, o da başka bahara kaldı. Hiç moral bozmadık, zeytinliklere dalıp, yere düşen meşhur Edremit zeytinlerden iki poşet mahsul topladık, salamuralık.
En son, Akçay ve çok isteyip de bir türlü gidemediğim Zeytinli Rock Festivali’nin olduğu mecraları gezdim. Ordan iki tane öğrenci çocuğu otostop çekerken gördüm ve aldım. İyi ki festivale gelmemişsin abi, dediler. Çok kavgalar gürültüler çıkmış, hoş geçmemiş yani. Neyse, o da başka bahara kaldı zaten. Çocukları az ilerideki turizm meslek lisesine bırakıp, sazlık mücavir alandan Edremit merkeze çıktım. Kuzenle o akşam ev rakısı ürettik ve yanına çiğ köfte yoğurduk. Bu da bana veda gecesi olmuştu, ertesi sabah yola koyuldum. Gömeç, Burhaniye, Ayvalık, Bergama, Aliağa, Dikili, Foça, Menemen, Çiğli istikametinde İzmir’e döndüm. Dönüşümle birlikte, bikaç kadınla üst üste seviştim. Normalde böyle şeyler çok denk gelmez ama işte çakralar açılınca kendiliğinden geliyor yağmur gibi.
Son günlerde de buradaki sağlık memuru kuzenimle takılıyoruz. O gün aşırı 24 saat nöbetine gidip geliyor. En son Manisa’ya abime sürpriz bi doğum günü yapalım dedik, rezil olduk. Resim öğretmeni kendisi, o günü de boş günü tesadüf bu ya, havada kötü, yenge de işte, bizimki evdedir dedik. Pastamızı mumuzu maytabımızı aldık eve geldik. Dış kapıyı şans eseri apartmandan çıkan küçük bi kız çocuğu açtı, daldık içeri. Dairenin kapısının önünde pastayı açtık, mumları maytabı yaktık, kameraları açtık ve zile bastık. Bastık ama duyan, kapıyı açan yok. Bir, iki, üç, dört.. tıklatıyoruz yine bi aksiyon yok. Mumu kendimiz üfledik alkışladık ve bu unutulmaz anı da instagramda paylaştım, isteyen bu rezilliği ordan izleyebilir.
İşte böyle geldik çattık 2017 yılının sonuna ve dayandık 2018’e. Bakalım ikibinonsekiz bize neler getiricek, ondan beklentilerimi de ayrıca yazıcam.