Perde hafif hafif dalgalanıyordu tek kanadı açık pencerenin önünde. Adamın ayak parmaklarına sürtünüyordu tüller. Bu uyartı, sıcaktan mayışmış ve sızmış olan adamı uyandırdı. Çıplak teni terden oldukça nemlenmişti. Bunalmış halde banyoya kadar geldi, duşa girdi, yaklaşık beş dakika soğuk suyun altında kıpırdamadan bekledi. Bu esnada aklından hiçbir şey geçmedi, sadece beyaz bir görüntü vardı gözlerinin önünde ve kulaklarına da şırıltıdan başka hiçbir şey hakim değildi. İçinden bir ses yeterli olduğunu söyleyince suyu kapattı ve duştan çıktı.
Telefonunu aradı, bulamadı. Yatağının altına, üstüne, yastığının içine, pencerenin önüne, masasına, elbise dolabına, banyoya baktı, en sonunda kitaplığının rafında denk geldi telefonuna. Kapanmış olduğunu görüp şarja taktı. Telefonu şarj olurken kendisine zeytin yağlı bir omlet yaptı, yedi. Proteine ihtiyacı vardı, günlük sporunda parçaladığı kasların onarımı ve büyümesi için. Galiba, bir takım mağazalarda satılan plastik kutuların içinde o yapay, toz proteinlerden alması gerekiyordu. Bu günlerde oldukça sıkı bir tempoyla çalışıyordu. Aldığı protein, ihtiyacı olan düzeyi karşılamıyordu. Çalışmasının üstüne girdiği denizde bile istemsizce çalışıyordu kasları. Bu kadar işleyen makinenin yaktığı enerji de az olmazdı doğal olarak.
Ara verdiği üç aylık spor alışkanlığına yeniden başlamış ve son on günde tekrardan dirilmiş, forma sokmuştu vücudunu. Şimdi ise denize girerken, plajda şezlonga uzanmış genç ve orta yaşlı kadınların kaçamak bakışlarından kurtaramıyordu kendisini. Çapkınca attığı kulaçlarını hatunlar dudak ısırarak izliyorlardı. Kitabını okumaya çalışan orta yaşlı kadınlar bile, kitaplarının sayfalarını kıvırıp bir kenara bırakıyorlar, adamın olimpik kelebekleme yüzüşünü seyrediyorlardı. Bu heyecan verici aksiyondan sonra, adam merdivene geldi, şortundan sular süzülerek yukarı çıktı, şezlongunun yanına gelip hatunların hiç birini umursamaz şekilde kurulanmaya başladı. İyice silindikten sonra havlusunu şezlongun üzerine serdi ve uzandı.
Bir süre sonra genç kızla göz göze geldi.
Dayanılmaz işveler sonucu, kalktı ve kızın yanına oturdu, ‘merhaba’ dedi. Kız, sabahtan beri beklediği bu amansız temastan dolayı oldukça memnun olmuştu. ‘merhaba’ dedi o da istifini bozmadan.
‘burda mı kalıyosunuz?’
‘hayır, lojmanda kalıyorum. Takılmaya geldim. Sen burada mısın?’
‘hayır, ben de burada takılıyorum. Genelde yazları burada takılırım hep, evim de az ilerde’
‘haa, burada yaşıyosun’
‘yok, ben izmirde yaşıyorum, yazları geliyorum buraya sadece’
‘ne iş yapıyosun izmirde’
‘maceraperestim, boş zamanlarımda da hayalperest takılıyorum’
‘haaahahaaa! o nasıl şeymiş öyle’
‘öyle bişey işte, karşıma çıkan olasılıkları değerlendiriyorum. Aslında istatistik okudum üniversitede ama tiyatroya bulaştım sonra. Taa, ilkokul zamanlarımdan beri bişeyler yazıyorum, olgunlaştıkça yazmak her şeyin üstünde bir iş oldu benim için. O yüzden yazarım demeyi daha çok seviyorum.’
‘vaayy! Neler yazıyosun?’
‘genelde hep şiirsel biçimler geliyor aklıma, belki de ilk yazma alışkanlığım öyle başladığı için olabilir. Sözcüklerle oynamayı seviyorum, bunu da hikayelerimde sık sık kullanırım. Bu yüzden son zamanlarda şiir ve hikayelerim birbirine girdi. Hangisi şiir, hangisi hikaye sadece şeklinden yola çıkarak fark edilebiliyor.’
‘şiir pek sevmem ama kitap okumayı seviyorum’
‘okumak güzeldir, insanı özgür kılar, oysa şiir en özgür olanıdır’
‘şiir gibi konuştun, hahahaha!’
‘alışkanlık işte, haha!’
Konuşma bundan sonra yaklaşık kırk beş dakika kadar bu seviyede devam etti. Sonunda telefonlarını birbirlerine vererek bir daha görüşmek üzere ayrıldılar. Akşam oldu, adam yemeğini yerken telefonuna mesaj geldi. Adamın iki eli de yağlı olduğu için, yemeği bitene kadar yerinden kalkmadı. Daha sonra komodinin üzerinde duran telefonunu eline aldı, gelen mesaja baktı. Şebekeden gelen otomatik reklam mesajı olduğunu görünce sinirlendi, okkalı bir küfür salladı gsm şirketine. Telefonunu şarja taktı ve yatağına gidip uzandı.
Bir saat kadar sonra kalkıp başucundaki kitabını eline aldı, kıvırdığı sayfadan kaldığı yeri bulup okumaya devam etti. İki bölüm, yaklaşık otuz beş kırk sayfa okuduktan sonra okumayı bırakıp yatağından kalktı. Şarjda olan telefonuna baktı. Bir mesaj daha gördü, bu kez beklediği yerden, o kızdan gelmişti.
‘naber, napıyosun? Müsaitsen buluşalım mı?’
Mesaj tam yarım saat önce gönderilmişti. Bu yüzden mesajla uğraşmadı hemen kızı aradı.
‘merhaba, mesajını yeni gördüm. Uyudum yemekten sonra biraz, umarım yanlış anlamamışsındır. Teklifin hala geçerliyse değerlendirmek isterim.’
‘hahaha! Tabiî ki de geçerli. Çok uykucuymuşsun sen de, hahaha!’
‘çok uykucu değilim aslında da uyuyan prensi uyandırıcak prensesi bekliyorum sadece’
‘hmmm, o prenses ben mi oluyorum şimdi?’
‘bilmem, olmak istersen hayır demem’
‘bak sen, pekala o zaman nereye geliyosun?’
‘sen nerdesin?’
‘lojmanın önünde’
‘tamam gelip alayım o zaman seni ordan’
‘olur, bekliyorum’
‘üç dakikaya ordayım, görüşürüz’
‘görüşürüz’
Adam, evden alelade, aynaya bile bakmadan, sanki bakkala ekmek almaya gidiyormuşçasına çıkmıştı. Tarzı öyleydi bir kere n’apsındı? Nasıl bir hata yaptığını, kızı karşısında melek gibi görünce anlamıştı. Bembeyaz tek parça bir elbise, üzerine dökülen sarı saçlar, pembe yanaklar ve dudaklar, hafif yanmış teni o kadar güzel bir ahenk oluşturuyordu ki, minik topuklu şeffaf ayakkabıları muazzam şık duruyordu dövmeli ve halhallı ayağında. İlifat edemeden geçemedi, kendisiyle alay etti, kız adamın bu haline hiç aldırmadı, aksine erkeklerin böyle salaş tarzlarından hoşlandığını söyledi. Bu sözden sonra, pek de fena halde olmadığını hisseden adam, ayrı bir özgüven haline büründü ve kızın elinden tutup ana yola kadar yürüdü.
İşte böyle bir hava içinde Bodrum merkeze geldiler. Artık Bodrum sokaklarında onları kim görse iki sevgiliden başka bir durumda olduklarına kimse inanmazdı. Zaten onlar da aksini iddaa etmiyorlardı. Bir günlük tanışmaları, yıllardır süren samimiyet havasına nasıl da dönebilmişti? Adam, artık böylesi durumlara hayret etmiyordu ancak ilk defa hayret ettiği bir şey vardı, kız da aynı şekilde hayret etmiyor, bu konuda hiçbir şey sormuyordu. Sadece eğlenmelerine bakıyor, zevkten bulutların üzerinde hamakta sallanıyordu. Bu adamın da oldukça hoşuna gitmişti, böyle olunca aldığı haz on kat daha fazla oluyordu ilişkiden. Herkes anın tadını çıkarıyor, sorgulama ve eleştirme en arka plana atılıyordu. Belki de hiç olmayacaktı, ama en çılgınca ilişkilerin sonunda bile karşılaştığı sorgulama aşamalarını hep yaşadığı için buna pek emin olamadı. Keyfi kaçtı, bir içki daha söyledi kendine, tek seferde onu da içti. Bunları düşünmek istemiyor, sadece o anın keyfini maksimum derecede çıkarmak istiyordu. Mekan tıklım tıklımdı, kız çakırkeyflikten birkaç adım öteye gitmişti. Adam kızı belinden yakaladı ve birlikte dans etmeye başladılar. Daha da yakınlaştılar, iyice sarmaş dolaş oldular ve öpüşmeye başladılar.
Bu evreden sonra olanları anlatmak istemiyorum, daha önce anlattıklarımın aynısından pek de farkı yok. Yine de merak edenler için özetle söylemem gerekirse, evet seviştiler. Hem de önce kumsalda, sonra çimenlerin üzerinde, şezlongda, ağacın altında, banyoda ve en son yatakta.
Sabah aydınlanmak üzere çıkan serinlikte çıplak bedenleri üşümüştü. Adam, yataktan kalkıp ince bir pikeyle kızın üstünü örttü, kendi üstüne bir tişört giydi ve kızın arkasına geçip ona hafifçe sarıldı, masumca öptü. Öpücüğün ardından kız kendisine doğru döndü ve gözlerini açmadan uyumaya devam etti. O kadar tatlıydı ki, adam gözlerini kırpmadan bu güzelliğe seyre daldı. İçinden, keşke hiç uyanmasa da bu an hiç bitmese diye düşünceler gezdirdi. Sonra bir an önce uyanmasını ve onunla defalarca kez yeniden sevişmeyi diledi.
20 Temmuz 2014 Pazar
19 Temmuz 2014 Cumartesi
Adam-3
23.08
Nihal bugün çok tatlı olmuş… Tek parça rengarenk bir elbise, sade yavruağzı bir rugan ayakkabı, dümdüz kumral saçına ve çok hafif yanmış beyaz tenine o kadar güzel uyum sağlamış ki, tam çıtır bir hatun olmuş erkeklerin gözünde. Pek tabi bu görüntü adamın gözünden de kaçmamıştı. İçinin havzası taşmış, sular seller olmuştu bir anda kızı görünce.
Kız da kendi güzelliğinin oldukça farkındaydı, bir geçtiği yerde otuz metre kare alana yayılıyor ve ardından yüz metreyle takip ediyordu kokusu. Bu ne müthiş bir çalımdı erkeklere; onları yerlerde süründürür, ayaklarına kapandırır, kapısına köle ederdi hepsini bu büyüleyiciliğiyle. Bir o kadar da akıllıydı Nihal, onunla takılmak öyle her parası olan, spor arabası olan zengin züppelerinin harcı değildi. Adam, az çok tanıyordu Nihal’i, yazları bahsi geçiyordu hep ama henüz tanışma onuruna erememişti kendisiyle. Bu yaz, bu kez tanışacaktı onunla, tek arzusu buydu belki de. Başka hiçbir derdi yoktu şükür ki.
Hem Nihal’le takılabilirse baya bi sükse yapacaktı alemde de, namı yükseklerde acayip yürüyecekti. Karizması, havası on katına çıkacaktı neredeyse. Herkes adamın Nihal’i nasıl tavladığını konuşacaktı. Hayali bile koltuklarını kabarttı adamın, yüzünde gülümsemeler açtı.
Ahh, ne basit, ne sığ bir düşünceydi bu oysaki. Böyle şeylerle mi böbürlenmeye başlayacaktı artık, o kadar da değil yani, diye iç sesiyle kavga etti. Ama yine de doğa kanunları üstün gelmiş ve içinden geldiği gibi davranmıştı.
O gece Nihal’in peşine takıldı ve o nereye girip çıktıysa hepsine arkasından girdi çıktı. Son mekanda Nihal bu garipliği sezmişti, adamı durdurup, ‘beni mi takip ediyorsunuz?’ diye sordu. Adam, bir anda böylesine kararlı ve ani bir soruyla karşılaşınca inkar edemedi yaptığını. ‘ö, ö, özür dilerim, yani, ben şeyyy, istemeden, rahatsız ettiysem neyse ben gideyim en iyisi’ diye mahçup bir şekilde arkasını dönüp giderken kız onu tekrar durdurdu, ‘gel şapşal gel buraya, madem yaptın bir hata telafi et bakalım, böyle ucuz bir özürle olayı kapatıp kaçamazsın’ dedi. Adam, kat ve kat şaşkınlıklar içerisinde arkasını döndü, ‘na, na, nasıl yani?’ diye sordu. Nihal, ‘şimdi bana bi içki ısmarla hadi’ dedi. Kızın bu rahat tavırları karşısında şaşkınlığın dibine kadar giren adam, üç tekila shottan sonra ancak muhabbete başlayabildi. Dışarıdan baksalar, ‘piçin teki’ derlerdi oysa adama, tam tersi Nihal’e baksalar da ‘ne hanım hanımcık kız’ derlerdi. İkisinin bu durumu, çoğu şeyin göründüğü gibi olmadığını bir kez daha kanıtlar nitelikteydi.
Gece boyunca iyice kafayı bulana kadar içtiler. Muhabbet pek derinleşmedi, sadece içmeyi tercih ettiler, arada bir birlerine bakıp gülüştüler, belki de sevişmek istiyorlardı, adam kesinlikle istiyordu da Nihal bu konuda ne düşünüyordu kim bilir?
Aslına baktığımız zaman, cinselliği sadece erkeklerin bir ihtiyacı gibi görmeye alıştırılmış bir toplumda ve de bunu aşağılık bir şeymiş gibi algılatan bir görgü kuralları çerçevesinde yaşıyoruz. Bu yüzden de adamın sevişmeyi istemesine kesin gözle bakıp, kadın isterse olura getiriyoruz durumu. Hani bundan önce bir şeyler söylemiştim, çoğu şey göründüğü gibi değildir. Bu gördüğümüz de göründüğü gibi değildi elbette. Samimi bir şekilde anlatmamı isterseniz, Nihal bu gece adamla sevişmeyi, dünyadaki tüm erkeklerin kendisiyle sevişmeyi istemesinden on kat daha fazla arzuluyordu. Nerden mi biliyorum? Çünkü, aramızda kalsın bu hikayedeki adam benim ve Nihal’le o gece devamında ne yaşadığımızı bir ben bir de Nihal biliyordu. Tanrı’nın bile böyle bir olaya şahitlik etmiş olabileceğini düşünmüyorum çünkü böylesi bir şehvete Tanrı bile kıskançlığından bakmaya dayanamazdı. En fazla, ‘ne haliniz varsa görün’ diyebilirdi. Nitekim de bizi iki başımıza bırakıp halimizi göstermiş oldu.
O geceden sonra, nasıl bir sabaha uyandığımı tahmin bile edemezsiniz. Her şey rüya gibiydi. Bu yaşananları nasıl anlatırsam anlatayım, kimsenin inanmayacağını bildiğimden, -böylesi durumlarla daha önceleri karşılaştığım için artık pek umursamıyorum- sadece yazıyorum ve geçiyorum. Okuyanlar üzerinde daha gerçekçi bir etki bıraktığını görüyorum. Hatta kurgusal olaylar bile yazsam sanki yaşamışım gibi tepkiler alıyorum. Belki bu da edebiyatın gücüdür diye düşünüyorum. Gelin görün ki gerçeği anlatsan bile sana inanmıyorlar, gariplikler içinde yaşıyoruz işte. Her neyse, yine böylesi bir durumda yazmayı tercih ettim, inanıp inanmamak herkesin kendi tercihi sonuçta. Ha, tabiî ki Nihal diye biri yok ama emin olun ki o kişinin adı Nihal’e benzeyen bir çok türevden birisidir mutlaka. Onu da eleştirmenler bulsun canım, onların işi ne..
Halikarnas Şarapçısı
Nihal bugün çok tatlı olmuş… Tek parça rengarenk bir elbise, sade yavruağzı bir rugan ayakkabı, dümdüz kumral saçına ve çok hafif yanmış beyaz tenine o kadar güzel uyum sağlamış ki, tam çıtır bir hatun olmuş erkeklerin gözünde. Pek tabi bu görüntü adamın gözünden de kaçmamıştı. İçinin havzası taşmış, sular seller olmuştu bir anda kızı görünce.
Kız da kendi güzelliğinin oldukça farkındaydı, bir geçtiği yerde otuz metre kare alana yayılıyor ve ardından yüz metreyle takip ediyordu kokusu. Bu ne müthiş bir çalımdı erkeklere; onları yerlerde süründürür, ayaklarına kapandırır, kapısına köle ederdi hepsini bu büyüleyiciliğiyle. Bir o kadar da akıllıydı Nihal, onunla takılmak öyle her parası olan, spor arabası olan zengin züppelerinin harcı değildi. Adam, az çok tanıyordu Nihal’i, yazları bahsi geçiyordu hep ama henüz tanışma onuruna erememişti kendisiyle. Bu yaz, bu kez tanışacaktı onunla, tek arzusu buydu belki de. Başka hiçbir derdi yoktu şükür ki.
Hem Nihal’le takılabilirse baya bi sükse yapacaktı alemde de, namı yükseklerde acayip yürüyecekti. Karizması, havası on katına çıkacaktı neredeyse. Herkes adamın Nihal’i nasıl tavladığını konuşacaktı. Hayali bile koltuklarını kabarttı adamın, yüzünde gülümsemeler açtı.
Ahh, ne basit, ne sığ bir düşünceydi bu oysaki. Böyle şeylerle mi böbürlenmeye başlayacaktı artık, o kadar da değil yani, diye iç sesiyle kavga etti. Ama yine de doğa kanunları üstün gelmiş ve içinden geldiği gibi davranmıştı.
O gece Nihal’in peşine takıldı ve o nereye girip çıktıysa hepsine arkasından girdi çıktı. Son mekanda Nihal bu garipliği sezmişti, adamı durdurup, ‘beni mi takip ediyorsunuz?’ diye sordu. Adam, bir anda böylesine kararlı ve ani bir soruyla karşılaşınca inkar edemedi yaptığını. ‘ö, ö, özür dilerim, yani, ben şeyyy, istemeden, rahatsız ettiysem neyse ben gideyim en iyisi’ diye mahçup bir şekilde arkasını dönüp giderken kız onu tekrar durdurdu, ‘gel şapşal gel buraya, madem yaptın bir hata telafi et bakalım, böyle ucuz bir özürle olayı kapatıp kaçamazsın’ dedi. Adam, kat ve kat şaşkınlıklar içerisinde arkasını döndü, ‘na, na, nasıl yani?’ diye sordu. Nihal, ‘şimdi bana bi içki ısmarla hadi’ dedi. Kızın bu rahat tavırları karşısında şaşkınlığın dibine kadar giren adam, üç tekila shottan sonra ancak muhabbete başlayabildi. Dışarıdan baksalar, ‘piçin teki’ derlerdi oysa adama, tam tersi Nihal’e baksalar da ‘ne hanım hanımcık kız’ derlerdi. İkisinin bu durumu, çoğu şeyin göründüğü gibi olmadığını bir kez daha kanıtlar nitelikteydi.
Gece boyunca iyice kafayı bulana kadar içtiler. Muhabbet pek derinleşmedi, sadece içmeyi tercih ettiler, arada bir birlerine bakıp gülüştüler, belki de sevişmek istiyorlardı, adam kesinlikle istiyordu da Nihal bu konuda ne düşünüyordu kim bilir?
Aslına baktığımız zaman, cinselliği sadece erkeklerin bir ihtiyacı gibi görmeye alıştırılmış bir toplumda ve de bunu aşağılık bir şeymiş gibi algılatan bir görgü kuralları çerçevesinde yaşıyoruz. Bu yüzden de adamın sevişmeyi istemesine kesin gözle bakıp, kadın isterse olura getiriyoruz durumu. Hani bundan önce bir şeyler söylemiştim, çoğu şey göründüğü gibi değildir. Bu gördüğümüz de göründüğü gibi değildi elbette. Samimi bir şekilde anlatmamı isterseniz, Nihal bu gece adamla sevişmeyi, dünyadaki tüm erkeklerin kendisiyle sevişmeyi istemesinden on kat daha fazla arzuluyordu. Nerden mi biliyorum? Çünkü, aramızda kalsın bu hikayedeki adam benim ve Nihal’le o gece devamında ne yaşadığımızı bir ben bir de Nihal biliyordu. Tanrı’nın bile böyle bir olaya şahitlik etmiş olabileceğini düşünmüyorum çünkü böylesi bir şehvete Tanrı bile kıskançlığından bakmaya dayanamazdı. En fazla, ‘ne haliniz varsa görün’ diyebilirdi. Nitekim de bizi iki başımıza bırakıp halimizi göstermiş oldu.
O geceden sonra, nasıl bir sabaha uyandığımı tahmin bile edemezsiniz. Her şey rüya gibiydi. Bu yaşananları nasıl anlatırsam anlatayım, kimsenin inanmayacağını bildiğimden, -böylesi durumlarla daha önceleri karşılaştığım için artık pek umursamıyorum- sadece yazıyorum ve geçiyorum. Okuyanlar üzerinde daha gerçekçi bir etki bıraktığını görüyorum. Hatta kurgusal olaylar bile yazsam sanki yaşamışım gibi tepkiler alıyorum. Belki bu da edebiyatın gücüdür diye düşünüyorum. Gelin görün ki gerçeği anlatsan bile sana inanmıyorlar, gariplikler içinde yaşıyoruz işte. Her neyse, yine böylesi bir durumda yazmayı tercih ettim, inanıp inanmamak herkesin kendi tercihi sonuçta. Ha, tabiî ki Nihal diye biri yok ama emin olun ki o kişinin adı Nihal’e benzeyen bir çok türevden birisidir mutlaka. Onu da eleştirmenler bulsun canım, onların işi ne..
Halikarnas Şarapçısı
18 Temmuz 2014 Cuma
Adam-2

Öylesine içi boş bir güne gözlerini açtı ki, yerinden doğrulmak ona eziyet gibi geldi. Birkaç saat daha uyumaya devam etti kısa kısa, gördüğü rüyalardan daha da huzursuz oldu. En iyisi acı gerçeklerle yüzleşmek diyerek, doğruldu. Üzerini değiştirmediği için sadece masanın üzerinde duran güneş gözlüğünü gözüne taktı, parmak arası terliklerini ayağına geçirdi ve evden çıktı.
Tam da öğle vaktiydi, yumurtayı yere kırsan hemen pişerdi. Nitekim, adamın beyni pişmeye başlamıştı sokakta yürürken. İşin kötüsü, kıyısından yürünecek bir gölgelik bile yoktu. Asfalt cadde boyunca terleyerek yürümeye devam etti. Bir an nereye gittiğini düşündü, evden çıkarken bir hedef koymamıştı kendine, ayakları götürüyordu, o da gidiyordu sadece. Saatler boyu kara kara düşündü, düşünürken de yürüdü, yürürken terledi, terlerken susadı. Cebinde su alacak elli kuruşu bile olmadığını fark etti. Yokluğa da isyan etti, hemen yanı başındaki kaldırım taşına oturdu, başını iki elinin arasına aldı. Bir süre öyle bekledi, avucunun içi sırılsıklam olmuştu. Sağ elinin tersiyle alnındaki tuzlu suları sildi, elini de yere doğru iki kere salladıktan sonra kalan nemliliği üzerinde kuruladı. Vücudu soğuyunca tekrar ayağa kalktı, oturmaktan sıkılmıştı. Nereye gidecekti şimdi, gidecek neresi vardı? Aslında her yer gidecek bir yerdi ama onun için gerekli olan yer neresiydi, nereye gitmeliydi? Çürümüş duvarı bir kere eşelerseniz, o kendi kendine pütür pütür dökülür, işte aynı böyle olmuştu yolunu sorgulamaya başlayınca. Her yol bir çıkmaza sürüklüyordu, hiçbir sokak hiçbir cadde avutamıyordu adamı. Acaba kadınlarından birisini mi arasaydı. Peki hangisini aramalıydı ya da hangisini aramak istiyordu, karar veremedi. Şu anda hiç birini arzulamıyordu. Boş muhabbet onu eğlendirmiyor aksine daha da canını sıkıyordu. Keşke şöyle canına okuyan bir kadın olsaydı da onunla kıran kırana tartışabilseydi. Bir kadının vücudundan çok diliyle muhatap olmayı, ruhuyla sevişmeyi istiyordu. Böyle kadınlara çok ender rastlıyordu, onlarla birlikteyken en son düşündüğü şeydi sevişmek.
Akıl karmaşası içinde yürürken yanına bir otomobil yanaştı, penceresi açıktı. Kumral saçlı orta yaşlı ama bakımlı bir kadın, bir otel ismi sordu. Adam, otelin nerede olduğunu biliyordu ama tarif edecek düzgün bir cümle kuramadı, dili dolaştı. ‘isterseniz binip götüreyim sizi’ diyiverdi. ‘ben de o tarafa doğru gidiyorum nasılsa..’ kadının yanıtı, ‘hay hay’ oldu. Adam, arka kapıyı açıp içeri bindiğindeyse iyice film kopmuş, dili lal olmuştu. Otomobili kullanan güzel mi güzel, sapsarı uzun saçlı, aynalı gözlüklü, en fazla 25’inde ateş parçası bir hatundu. Ne diyeceğini bilemedi, hatta o anda nereye gideceklerini, neden otomobile bindiğini, ne yapacağını falan her şeyi yitirmişti aklından. Kalbi muhteşem bir hızla çarpmaya, soğuk ve boncuk taneleri şeklinde ter dökmeye başladı. Böylesi bir durumla karşılaşmayı beklemiyordu, sadece hayalini bile çok kısa anlarda düşleyebildiği güzellikte bir kadını aniden karşısında görmek onu ani şok türbülansına sokmuştu.
Diğer kadının laf atmasıyla kendine geldi bir süre sonra, kafasını hafifçe sallayarak sersemliğini attı, kafayı toparladı, şöyle bi geri dik durup ciddi mimiklerle düşündü; otelin yerini tespit etti ve tarif etmek için otomobili kullanan hatuna, sesi titreyerek navigasyon komutları vermeye başladı.
Otelin önüne geldiklerinde adam inip inmemekte tereddütte kaldı ama biliyordu ki inmesi gerekiyordu. Kapıyı açtı bir ayağını dışarı attı ve sarışın genç kadın teşekkür etti. Adam ikinci ayağını çıkaramadan birkaç saniye öylece kaldı ve ‘rica ederim’ dedi. Diğer ayağını çıkarıp dışarıda ayağa kalktı ve kapıyı kibar bir şekilde kapattı. Diğer kadın ise çok sinsi bir göz kesişi atıp adamı yanına çağırdı. Adam diğer tarafa geçip kadının camına yaklaştı ve eğildi, kadın kartvizitini uzatmış, belki de tekrar görüşmek istediğinin ince mesajını vermişti. Sonra otomobil otelin otoparkına doğru, adamsa kendi bilinmezliğine doğru yol aldı.
Birkaç saat sonra adam elini cebine atınca, kadının vermiş olduğu kartvizit eline çarptı. O anda üzerine bile bakmadan kartı alıp cebine sokuşturmuştu. Şimdi ise hayretler içerisinde kartın üzerinde yazılanları okuyordu.
17 Temmuz 2014 Perşembe
Issız Bir Temmuz Gecesi
00.56
Oh be, sonunda evde ve sokakta herkes uyudu, geceyle baş başa kaldım. Bir kaç sokak öteden gelen gece böceğinden başka ses işitmiyorum. Pancar motorlu tekne de avına çıkmamıştı bu gece. Bunun sebebi de sert esen rüzgar olmalıydı muhakkak. Hem sert, hem soğuk bir rüzgar hakimdi geceye. Balkonda duruyordum ama üzerim her zamanki gibi çıplak değildi. Tüylerim dikeliyordu havanın esintisinden.
Enerjiden tasarruf için sokak lambasının aydınlığında çalışıyordum. Adamlar tam da bizim balkona vurdurmuşlar sokak lambasını. Ne yapalım yani, şerefiyelerden yararlanmak lazım böyle olunca. Her neyse, iki gün önce tekrardan başladığım yazarlık günlerime ısrarla devam etmek istiyorum. Aksi halde unutup gidicem bu yetimi. Öyle ki, yazma alışkanlığını tekrar kazanmak en az bir ayını alıyor insanın oysa yıllarca yazsan bile bir günde bu alışkanlığını yitirebiliyorsun. Yine de gerçek bir yazarsan içinde öyle büyük, öyle şiddetli, öyle dayanılmaz bir dürtü oluşuyor ki; at beni dışarıya, vur beni dışarıya, kus beni, yaz beni diye zıplayıp duruyor içinde düşünceler. Sanki doğumu gelmiş bebeğin anasının karnına tekmeler sallaması gibi sancı çektiriyorlar adama.
Son bir, bir buçuk aydır iyi gibi görünmeye iyice alıştım ama bir bilseler nasıl da kötüyüm. İçimi bir görebilseler, bana şu takındığım maskeyi bir çıkarttırabilseler, nasıl rahatlıyıcam. Tiyatro oynamak istemiyorum artık, rol yapmaktan nefret ediyorum hele ki güçlü görünmek benim tarzım hiç değil. Neysem oyum ben, kime neyi kanıtlamaya çalışıyorum ki? Böyle bir egom hiç olmamıştı bugünlere kadar, kim ekti bu tohumu içime benim?
Ne yaşıyorsam onu, en fazla da birkaç süsleme sanatıyla güzelleme yapardım önceleri, peki ya şimdi neden fantezilere kaçıyorum, neden gerçeküstücülük akımına ilgi duyuyorum? Gerçekleri aştım mı yoksa gerçeklerle yüzleşmekten mi çekiniyorum? Bu ne lan..!
Bence insan güçlü görünmeye çalıştıkça güçsüzleşir, eğer ki güçsüzlüklerini, zaaflarını ulu orta sergileyebiliyorsa ve bundan en ufak kaygı, utanç, pişmanlık duymuyorsa o derece de güçlenir. Düşünsenize, dilenciler tüm düşkünlüklerini alenen sergilemeselerdi kim onlara acıyıp para verirdi? Ya da bebekler ağlamayıp acizliklerini haber vermeselerdi, hangi anne onların acıktığını anlayıp emzirirdi? Ne yazık ki, ağlamayan bebeğe meme yok bu dünyada..
Gelelim iş meselesine; bu da demin dediğimle çok yakından ilintili bir konu. Mesela, iş arayan bir insan, iş verenin karşısında kendini ne hallere sokuyor işi kapmak için. O insanın sokaktaki dilenciden ne farkı var Allah aşkına? Keza, devletten iş bekliyorsun, yıllar boyunca ya da çok şanslıysan en az bir yıl sınava hazırlık kahrı çekiyorsun. Ağlayan bebekten ne farkın var?
Her şey, kendinden nefret ettirilmek üzere kurulmuş bir düzende devam ediyor. Eninde sonunda illallah ediyorlar; çalıştığı en iyi iş de olsa, sevdiği en güzel insan da olsa, bindiği en güzel araba, oturduğu en güzel ev, yaşadığı en güzel şehir, takıldığı en kafa arkadaşları da olsa gün geliyor hepsinden dert yanmıyor mu insanlar? Neden mi böyle işliyor düzen? Cevabı çok basit, kapitalizm insanların böyle olmasını istiyor çünkü. Her şeyden çabuk sıkılıp, her şeyi bir an önce tüketmesini, böylece yenilerini almasını empoze ediyor. Bu psikolojik bir deneyden ziyade, psikolojik bir virüstür. Bu virüs sayesinde zenginler daha da zengin, halk daha da bencil, daha da yoksul, daha da mutsuz olmaya itiliyor. Üstelik, bu gerçekleri yüzüne vurduğunda, seninle dalga geçebilecek kadar da entelektüel hissediyorlar kendilerini. En korkunç olanı da bu bence.
Bırakalım şimdi insanları, her koyun kendi bacağından asılır nasılsa, diyeceğim ama gönlüm el vermiyor, beynim kabul edemiyor bir türlü bu sözü. Kelebek etkisine o kadar güçlü inanıyorum ki, bir istatistikçi olarak en küçük olasılıkların bile hayata nasıl büyük etkiler yapabileceğini çoğu kez görmüş, matematiksel olarak hesaplamışım çünkü. Bazen o kadar küçük oluyor ki bu olasılıklar, göz önünde bulundurmak şöyle dursun aklımızın ucundan bile geçmediği için olayın nerden kaynaklandığı konusunda yanıtsız kalıyoruz. Modele dahil etmediğimiz her parametre bize hata payı olarak geri dönüyor. Bu hata payları, geri dönüşü olmayan hayati olaylarda çok pahalıya patlıyor işte.
Diyeceğim o ki, insanları kendi hallerine bıraksak bile, dönüp dolaşıp onların yaptıklarından etkileniyoruz. Misal, bir seçim oluyor ülkede ve o insanların kararlarıyla yönetiliyoruz. Bence bu hiç adil değil. Eğitimsiz insanların davranışlarından dolayı, bir çok insanımız hayatlarını bile kaybediyor mesela. Öleni ve olanı geriye getiremezsin, bu yüzden çok dikkatli hareket etmelisin. Atacağın her adımı mayınlı tarlada yürüyormuşçasına atmalısın. Bir diğer taraftansa asla korkup da geri dönmemelisin. Çünkü geriye dönmeye kalkarsan ıskaladığın mayınları patlatma olasılığını artırmış olursun.
Halikarnas Şarapçısı
Oh be, sonunda evde ve sokakta herkes uyudu, geceyle baş başa kaldım. Bir kaç sokak öteden gelen gece böceğinden başka ses işitmiyorum. Pancar motorlu tekne de avına çıkmamıştı bu gece. Bunun sebebi de sert esen rüzgar olmalıydı muhakkak. Hem sert, hem soğuk bir rüzgar hakimdi geceye. Balkonda duruyordum ama üzerim her zamanki gibi çıplak değildi. Tüylerim dikeliyordu havanın esintisinden.
Enerjiden tasarruf için sokak lambasının aydınlığında çalışıyordum. Adamlar tam da bizim balkona vurdurmuşlar sokak lambasını. Ne yapalım yani, şerefiyelerden yararlanmak lazım böyle olunca. Her neyse, iki gün önce tekrardan başladığım yazarlık günlerime ısrarla devam etmek istiyorum. Aksi halde unutup gidicem bu yetimi. Öyle ki, yazma alışkanlığını tekrar kazanmak en az bir ayını alıyor insanın oysa yıllarca yazsan bile bir günde bu alışkanlığını yitirebiliyorsun. Yine de gerçek bir yazarsan içinde öyle büyük, öyle şiddetli, öyle dayanılmaz bir dürtü oluşuyor ki; at beni dışarıya, vur beni dışarıya, kus beni, yaz beni diye zıplayıp duruyor içinde düşünceler. Sanki doğumu gelmiş bebeğin anasının karnına tekmeler sallaması gibi sancı çektiriyorlar adama.
Son bir, bir buçuk aydır iyi gibi görünmeye iyice alıştım ama bir bilseler nasıl da kötüyüm. İçimi bir görebilseler, bana şu takındığım maskeyi bir çıkarttırabilseler, nasıl rahatlıyıcam. Tiyatro oynamak istemiyorum artık, rol yapmaktan nefret ediyorum hele ki güçlü görünmek benim tarzım hiç değil. Neysem oyum ben, kime neyi kanıtlamaya çalışıyorum ki? Böyle bir egom hiç olmamıştı bugünlere kadar, kim ekti bu tohumu içime benim?
Ne yaşıyorsam onu, en fazla da birkaç süsleme sanatıyla güzelleme yapardım önceleri, peki ya şimdi neden fantezilere kaçıyorum, neden gerçeküstücülük akımına ilgi duyuyorum? Gerçekleri aştım mı yoksa gerçeklerle yüzleşmekten mi çekiniyorum? Bu ne lan..!
Bence insan güçlü görünmeye çalıştıkça güçsüzleşir, eğer ki güçsüzlüklerini, zaaflarını ulu orta sergileyebiliyorsa ve bundan en ufak kaygı, utanç, pişmanlık duymuyorsa o derece de güçlenir. Düşünsenize, dilenciler tüm düşkünlüklerini alenen sergilemeselerdi kim onlara acıyıp para verirdi? Ya da bebekler ağlamayıp acizliklerini haber vermeselerdi, hangi anne onların acıktığını anlayıp emzirirdi? Ne yazık ki, ağlamayan bebeğe meme yok bu dünyada..
Gelelim iş meselesine; bu da demin dediğimle çok yakından ilintili bir konu. Mesela, iş arayan bir insan, iş verenin karşısında kendini ne hallere sokuyor işi kapmak için. O insanın sokaktaki dilenciden ne farkı var Allah aşkına? Keza, devletten iş bekliyorsun, yıllar boyunca ya da çok şanslıysan en az bir yıl sınava hazırlık kahrı çekiyorsun. Ağlayan bebekten ne farkın var?
Her şey, kendinden nefret ettirilmek üzere kurulmuş bir düzende devam ediyor. Eninde sonunda illallah ediyorlar; çalıştığı en iyi iş de olsa, sevdiği en güzel insan da olsa, bindiği en güzel araba, oturduğu en güzel ev, yaşadığı en güzel şehir, takıldığı en kafa arkadaşları da olsa gün geliyor hepsinden dert yanmıyor mu insanlar? Neden mi böyle işliyor düzen? Cevabı çok basit, kapitalizm insanların böyle olmasını istiyor çünkü. Her şeyden çabuk sıkılıp, her şeyi bir an önce tüketmesini, böylece yenilerini almasını empoze ediyor. Bu psikolojik bir deneyden ziyade, psikolojik bir virüstür. Bu virüs sayesinde zenginler daha da zengin, halk daha da bencil, daha da yoksul, daha da mutsuz olmaya itiliyor. Üstelik, bu gerçekleri yüzüne vurduğunda, seninle dalga geçebilecek kadar da entelektüel hissediyorlar kendilerini. En korkunç olanı da bu bence.
Bırakalım şimdi insanları, her koyun kendi bacağından asılır nasılsa, diyeceğim ama gönlüm el vermiyor, beynim kabul edemiyor bir türlü bu sözü. Kelebek etkisine o kadar güçlü inanıyorum ki, bir istatistikçi olarak en küçük olasılıkların bile hayata nasıl büyük etkiler yapabileceğini çoğu kez görmüş, matematiksel olarak hesaplamışım çünkü. Bazen o kadar küçük oluyor ki bu olasılıklar, göz önünde bulundurmak şöyle dursun aklımızın ucundan bile geçmediği için olayın nerden kaynaklandığı konusunda yanıtsız kalıyoruz. Modele dahil etmediğimiz her parametre bize hata payı olarak geri dönüyor. Bu hata payları, geri dönüşü olmayan hayati olaylarda çok pahalıya patlıyor işte.
Diyeceğim o ki, insanları kendi hallerine bıraksak bile, dönüp dolaşıp onların yaptıklarından etkileniyoruz. Misal, bir seçim oluyor ülkede ve o insanların kararlarıyla yönetiliyoruz. Bence bu hiç adil değil. Eğitimsiz insanların davranışlarından dolayı, bir çok insanımız hayatlarını bile kaybediyor mesela. Öleni ve olanı geriye getiremezsin, bu yüzden çok dikkatli hareket etmelisin. Atacağın her adımı mayınlı tarlada yürüyormuşçasına atmalısın. Bir diğer taraftansa asla korkup da geri dönmemelisin. Çünkü geriye dönmeye kalkarsan ıskaladığın mayınları patlatma olasılığını artırmış olursun.
Halikarnas Şarapçısı
15 Temmuz 2014 Salı
ADAM - 1
Her son, yeni bir başlangıçtı onun için de. Ne yapsa olmuyor değil de, ne olmuyorsa onu yapıyordu aslında. Olmayacak işlerin peşinden koşma konusunda bir dahiydi. Adamın bu özelliği, ona değişik bir kişilik katıyordu. Bir gün, olmayacak bir işi oldurtarak tarihe geçebilirdi. O, bu potansiyeli sayesinde, yaşama karşı umutla bakabiliyordu hala.
Cep telefonunun şarjı bitmek üzereyken gelen mesajla bugünkü yalnızlığından yırtmayı başarmıştı. Can havliyle konuşup bağladığı hatundan akşam için randevu kopartmıştı. Şimdi akşama kadar hedefi olan bir ok gibi kendini boşluğa sarkıtıp stabil hızla sallanabilir, saatlerin kendi kendine geçmesini huzurla bekleyebilirdi.
İki lokma yemekle birkaç dilim ekmeği midesine gönderdikten sonra midesindeki kimyasal bombayı imha etmiş oldu. Böylece önümüzdeki birkaç saat sonrasında ağrı, sızı, yanma, kramp vs. rahatsızlıklar hissetmeyecekti. Şimdiyse bir kadının şefkatli kolları, masum öpücükleri ve şehvetli sözleri ona nasıl da mutluluk verebilirdi, diye düşündü.
Yaklaşık iki haftadır hiçbir kadınla cinsel münasebette bulunmamıştı. Bünyesinde oluşan bu açlık onu yakın zamanda vahşi bir hayvana dönüştürebilirdi. Vücut iradesi zayıflamış, zayıf noktaları belirginleşmiş, merkezi otoritesi sarsılmış, yönetimi teslim etmeye hazırlanmış bir sistem içinde karşılaşacaklarıyla metanetle hesaplaşmayı bekliyordu adam.
Kadınla buluştuğu ilk andan itibaren içindeki hayvani dürtüleri bir anda kaybolup gitti. Nasıl oluyor da bütün planlarını bir anda suya itebiliyordu, kendisi de anlamamıştı. Konuşmak, sadece konuşmak yetmişti ona, muhabbetin sıcaklığı iyi gelmişti üşütmüş ruhuna. Yine de adamın çakırkeyifliği, kadının sarhoşluğuna kapılmış ve kendilerini adamın evinde bulmuşlardı. Üstelik birbirlerini deli gibi arzulayan bedenler nasıl da bir anda çırılçıplak ve tek vücut olmuşlardı. Mademki sonunda bu olacaktı, o kadar gevezelik ne diye yapılmıştı. Adam, yaklaşık on dakikalık sevişmenin ardından kadını yatakta bırakıp küçük balkonuna çıktı. Çıplak bedeni gecenin karanlığında antik yunan sanatını çağrıştırıyordu. Bir süre çıkan esintide serinledi ve ipe asılı duran havluyu beline doladı. Sonuçta dakikalar sonra sahura kalkan komşular olacaktı ve tepki toplayabilirdi. Davulcu birkaç mahalle öteden tokmağını sallamaya başlamıştı bile.
İçeri girdiğinde kadın ona bakıyor, bir şeyler söylemesini bekliyordu. Hiçbir şey söylemedi, doğruca banyoya gidip duş aldı. Geri döndüğündeyse kadın üzerini giyinmiş, gitmek istediğini söylüyordu. Adam, bu saatte gitmesinin doğru olmadığını söylese bile kadın dinlemedi, taksi çağırıp hüzünlü bir şekilde adamın evini terk etti.
Kadın gidince adamın üzerinde bir rahatlama olmuştu. İyi ki de gitmişti kadın, nasıl olsa dürtülerini tatmin etmiş, ihtiyacını görmüştü. Ne diye sabaha kadar gereksiz bedeniyle sarmaş dolaş olacaktı ki. En güzeli buydu, insanlar orospulara boşuna yığınla para ödemiyorlar, diye düşündü. İşini bitirip çekip gitmek en doğru olanıydı.
Cep telefonunun şarjı bitmek üzereyken gelen mesajla bugünkü yalnızlığından yırtmayı başarmıştı. Can havliyle konuşup bağladığı hatundan akşam için randevu kopartmıştı. Şimdi akşama kadar hedefi olan bir ok gibi kendini boşluğa sarkıtıp stabil hızla sallanabilir, saatlerin kendi kendine geçmesini huzurla bekleyebilirdi.
İki lokma yemekle birkaç dilim ekmeği midesine gönderdikten sonra midesindeki kimyasal bombayı imha etmiş oldu. Böylece önümüzdeki birkaç saat sonrasında ağrı, sızı, yanma, kramp vs. rahatsızlıklar hissetmeyecekti. Şimdiyse bir kadının şefkatli kolları, masum öpücükleri ve şehvetli sözleri ona nasıl da mutluluk verebilirdi, diye düşündü.
Yaklaşık iki haftadır hiçbir kadınla cinsel münasebette bulunmamıştı. Bünyesinde oluşan bu açlık onu yakın zamanda vahşi bir hayvana dönüştürebilirdi. Vücut iradesi zayıflamış, zayıf noktaları belirginleşmiş, merkezi otoritesi sarsılmış, yönetimi teslim etmeye hazırlanmış bir sistem içinde karşılaşacaklarıyla metanetle hesaplaşmayı bekliyordu adam.
Kadınla buluştuğu ilk andan itibaren içindeki hayvani dürtüleri bir anda kaybolup gitti. Nasıl oluyor da bütün planlarını bir anda suya itebiliyordu, kendisi de anlamamıştı. Konuşmak, sadece konuşmak yetmişti ona, muhabbetin sıcaklığı iyi gelmişti üşütmüş ruhuna. Yine de adamın çakırkeyifliği, kadının sarhoşluğuna kapılmış ve kendilerini adamın evinde bulmuşlardı. Üstelik birbirlerini deli gibi arzulayan bedenler nasıl da bir anda çırılçıplak ve tek vücut olmuşlardı. Mademki sonunda bu olacaktı, o kadar gevezelik ne diye yapılmıştı. Adam, yaklaşık on dakikalık sevişmenin ardından kadını yatakta bırakıp küçük balkonuna çıktı. Çıplak bedeni gecenin karanlığında antik yunan sanatını çağrıştırıyordu. Bir süre çıkan esintide serinledi ve ipe asılı duran havluyu beline doladı. Sonuçta dakikalar sonra sahura kalkan komşular olacaktı ve tepki toplayabilirdi. Davulcu birkaç mahalle öteden tokmağını sallamaya başlamıştı bile.
İçeri girdiğinde kadın ona bakıyor, bir şeyler söylemesini bekliyordu. Hiçbir şey söylemedi, doğruca banyoya gidip duş aldı. Geri döndüğündeyse kadın üzerini giyinmiş, gitmek istediğini söylüyordu. Adam, bu saatte gitmesinin doğru olmadığını söylese bile kadın dinlemedi, taksi çağırıp hüzünlü bir şekilde adamın evini terk etti.
Kadın gidince adamın üzerinde bir rahatlama olmuştu. İyi ki de gitmişti kadın, nasıl olsa dürtülerini tatmin etmiş, ihtiyacını görmüştü. Ne diye sabaha kadar gereksiz bedeniyle sarmaş dolaş olacaktı ki. En güzeli buydu, insanlar orospulara boşuna yığınla para ödemiyorlar, diye düşündü. İşini bitirip çekip gitmek en doğru olanıydı.
11 Temmuz 2014 Cuma
Günlerden Bodrum
içim bir garip, bir hoş, bir acayip
daha önce hiç olmadığı kadar değişik
nasıl desem, nasıl tarif etsem?
bilemedim..
bi yerden başlamak gerek,
bi denemek gerek en azından
öyle her zaman duyulan bir his değil
kokteyl gibi bulanık ama tadı güzel
su şırıltısı gibi akıyor önce
yaz yağmuru gibi sakin
pamuk gibi sarmalıyor
sarıyor beni..
deniz meltemi gibi okşuyor
hınzır sevgili gibi gıdıklıyor
bir keman konçertosu gibi
ruhuna ziyafet çektiriyor..
Halikarnas Şarapçısı
daha önce hiç olmadığı kadar değişik
nasıl desem, nasıl tarif etsem?
bilemedim..
bi yerden başlamak gerek,
bi denemek gerek en azından
öyle her zaman duyulan bir his değil
kokteyl gibi bulanık ama tadı güzel
su şırıltısı gibi akıyor önce
yaz yağmuru gibi sakin
pamuk gibi sarmalıyor
sarıyor beni..
deniz meltemi gibi okşuyor
hınzır sevgili gibi gıdıklıyor
bir keman konçertosu gibi
ruhuna ziyafet çektiriyor..
Halikarnas Şarapçısı
Kaydol:
Yorumlar (Atom)