Uzun bir süreden sonra, yaklaşık 10 gündür aramadığım annemi aradım. Önceden trip atardı bu kadar aramazlık yaptığım zaman, açmazdı telefonu. Defalarca aratıp sonra açar ve bir sürü laf söylerdi. Sen bizi hiç merak etmiyorsun, ne diye aradın vs. gibi.. ilk defa bu kez, hiç bişey olmamış gibi açtı telefonunu. Napıyosun, nasılsın dedim, iyiyim sen nasılsın dedi. Şaşırdım. Hiç bu kadar sakin beklemiyordum. İyiyim dedim, aslında çok da iyi değildim ama ona duymak istediği şeyleri söylemek adetimiz oldu artık. Her neyse, hastanedeyim dedi, önce bi korktum. Neyin var? Dedim. Önemli bişey yok, ilaçlarım bitmiş yazdırmaya geldim, dedi. Oh, iyi bari ben de bişey oldu sandım. Ee, dedi… hiiç dedim, öylesine bi arayım dedim baya zaman oldu konuşmayalı. Anladım zaten, keyfi ne zaman gelicek de arıycak diye bekliyodum ben de. ANLADIM dedi ya bir kere, gerçekten de sesinde hiç kinaye yoktu bu sefer, ilk defa, hayret verici bir şeydi benim için. 32 yaşıma kadar böyle anlayışlı bir ses tonu ile ANLADIM demesi beni ters köşeye yatırmıştı resmen. Ya, yok işte, keyften değil anne biliyosun, hani konuştuk işte, öyle yani.. Bir kez daha ANLIYORUM oğlum, tamam sen bak keyfine, iyisin di mi? Paran pulun.. Hşş.. tamam anne iyiyim merak etme, sıkıntı yok bende. Siz iyi bakın kendinize, babam nasıl? Yanında mı? Yok, onu eve gönderdim beklemesin burada diye.. İyi o zaman bi de onu arayıp sesini duyayım bakalım.. Babamla da konuştuk. Pazar yapmış eve gidiyormuş. Onunla zaten her zamanki gibi standart diyalog geçti. Nasılsın, iyisin, bişeye ihtiyacın var mı? Yok. İyi bak kendine, hadi görüşürüz. By by..
Şimdi telefonu kapattım derin düşüncelere daldım. İçime uzun süre hasret kaldığım huzur, tsunami şeklinde dolmaya başladı. Geçmişe gittim, hani şu geleceğe köprü olacak geçmişimize, hani her seferinde sövüp saydığımız geçmişimize.. yıllarca çevremizden, arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan, hocalarımızdan, patronlarımızdan, sevgililerimizden beklediğimiz o bizi yormadan mistik telepatik güçleriyle bizi anlaması olayı var ya.. galiba bu gerçekten de yıllar yıllar alacak bir süreç. Kendime sorduğum sorularda, kendimle konuşmalarımda hep bi anlaşılmak ya da anlaşılamamak sorunsalı. Bir çok şiirimde, kendim bile kendimi anlayamıyorken başkalarının anlamasını beklemek gibi cümlelerim.. oysaki, seni doğuran insanın bile 32 yıl sonra ilk kez seni anlıyorum demesi çok çarpıcı benim için. Bir anda beynimde şimşekler çakıverdi, bir anda tüm karanlıklarım aydınlandı ve kafamda yıllarca cevaplanmayı bekleyen küflenmiş sorular bir anda cevaplarını buluverdiler.. demek ki, insanlardan anlaşılmayı beklemek, onlara küsmek, kendikendine isyan etmek gibi hareketler çok ama çok yanlış hareketlermiş. Yapılması gereken tek şey, bir süre inzivaya çekilmek ve yapmak istediğin şeyleri kimseye ihtiyaç duymadan, büyük bir kararlılıkla yapmaya çalışmakmış. Doğanın ve evrenin sana karşı olan ters akışını kırmak ve o enerjiyi kendi yoluna çevirebilmekmiş doğru hareket. Böylece hem düşünce hem de enerjisel olarak kendi çekirdek toplumunla ve yerel doğan ile uyumlu bir akış içine girmiş olduğumu daha yeni anladım. Çünkü ilk defa böyle bir şeyi başardım. Gerçekten muazzam şekilde mutluyum. Yıllarca kafamda düşüne düşüne beynimi çatlattığım bu spritüel olayın gerçekleştiğini gördüm. Kavga etmek yerine bir yol bulup tevazu ile kıyısından köşesinden ilerlemek, işte sana çözüm. Bu kadar basit..
5 Ağustos 2019 Pazartesi
29 Temmuz 2019 Pazartesi
BUNLARI BİLİYONUZ MU LEN STORY MİLLETİNİN İNSANLARI?

Görünmezlik, ışınlanma, zamanda yolculuk yıllar önce bulundu. (bakınız Philedelphia Deneyi 28 Ekim 1943)
Uzaylılar dünyaya çoktan geldiler, yerleştiler ve de insanlar üzerinde deneyler yapıyorlar. (bakınız 1947’deki Roswell UFO vakası ve sonrasında Amerika Navada eyaletinde kurulan dünyanın en çok korunan “Area 51” yani 51. Bölge olarak adlandırılan ve orada neler yapıldığı sır gibi saklanan dünyanın en gizemli yeri)
Ölümsüzlük bulundu..
Araştırmaya üşenenler için kısaca bahsedeyim;
Yahudi olduğu için Almanya’da barınamayan Einstein, Amerika’ya göç ediyor. Burada Nikola Tesla ile Amerikan Donanması için gemilerin radarlarda görünmemesini sağlayacak bir projede çalışıyorlar. Burada tesadüfen sadece manyetik olarak değil, fiziksel yani maddesel olarak da bir gemiyi başka bir yere ışınlayarak görünmez hale getirmeyi buluyorlar. Donanma personeli deney sırasında geminin içinde tutulduğu için hayatını kaybedenler, akıl sağlığını yitirenler, manyetik olarak başkalaşım geçirenler oluyor, hatta yoğun ışıma sırasında geminin etrafını yeşil bir bulut sardığı sırada iki personel gemiden atlayıp 2 yıl zamanda yolculuk yaptıkları ortaya çıkıyor. Bunu halkın tepki göstermemesi, diğer ülkelerin bilmemesi ve bunu savaş taktiği olarak kullanmak için Amerikan hükümeti bunu devlet sırrı olarak gizliyor ve yalanlıyor. Buna rağmen 1984 ve 2012 de iki tane sinema filmi çekiliyor. Bu filmlerin Amerika’da gösterimi ise yasaklanıyor.
Gelelim ikinci konumuza;
1947 yılında Amerika’nın Roswell kasabasına bir uçan daire düşüyor. Bunun içinden 3 tane ölü 1 tane de canlı gri başlı uzaylılar çıkartılıyor. Ölüler üzerinde otopsi ve deneysel araştırmalar yapılıyor. Canlı olanla ise bir takım anlaşmalar yapılıyor. Anlaşmaya göre; uzaylılar, deneyler ve araştırmalar yapmak için kendilerine özel olarak tahsis edilecek g izli ve güvenli bir bölge istiyorlar. Hatta deneylerde kullanılacak insan ve hayvanlar için izin bile alıyorlar. Bununla alakalı olarak bir sürü kaçırılma ve kayıp olayları patlak veriyor. 51. Bölge etrafında hayvan cesetleri görülmeye başlanıyor. Amerika teknolojik olarak sıra dışı bir ilerleme kaydediyor. Şu anda bile aya insanlı gitmenin mümkün olamadığı düşünülürse ne bileyim yani, belki de aya da gidilmemiştir amma velakin van allen kuşağını aşmanın tek yolu belki de uzaylıların yardımıdır. Bu 51. Bölge denilen yere en fazla 50 km yaklaşabiliyorsunuz, sonrasında ise sorgusuz sualsiz vur emri var. Neden sizce?
The Island, Ada filmini izleyenler hatırlar. Yer altında kapsüllerin içinde tutulan insan klonları, yani VIP insanlar için üretilmiş yedek bedenleri. Buna benzer bir ortamın 51.Bölgede olduğu söylenmekte ancak bu araştırmaların Uzaylılar tarafından yapılıp yapılmadığı da gizemini korumakta.
Tüm bunlar ve daha fazla merak edilen sorular karşısında sosyal medyadan örgütlenen dünyanın dört bir tarafındaki insanlar 1 milyon kişiyi toplamaya ve hep beraber 51. Bölgeye girmeye çalışacaklar. Hem de bu önümüzdeki Eylül ayında. Eğer böyle bir aktivite gerçekleşirse, Amerikan hükümetinin ne yapacağı gerçekten merak konusu. Bekleyip görücez.
Bu arada aklımda bi komplo teorisi canlandı. Eski fresk duvar resimlerine ve da vinci gibi bazı ressamların tablolarında da isa resmedilirken arka planlarda uzaylı figürleri yer almakta. Acaba hep göğe çıkarıldığı şeklinde anlatıları olan isa'yı uzaylılar mı götürdü? Zaman yolculuğu yaptırıp bir gün geri mi getirecekler? Ya da aslında her şeyi mucize olan isa uzaylı mıydı? Tabi bunlar benim aklıma gelen sorular..
Ölümsüzlük bulundu ancak bunun diğer konular gibi spoilerları yok. Sadece yüksek dereceli, 33. Dereceden masonlar yani dünyayı yöneten 13 ailenin başları, bunlar; Rockfeller, Rothschield, Dupont, Reynold, Lee, Kennedy, Astor, Ferman, Collins, Bundy, Onassis, McDonald, Russel aileleri olarak bilinmektedirler.
Peki ölümsüzlük nasıl oluyor da fark edilmiyor. (bakınız Man from Earth yani Dünyalı ismindeki filmi seyredebilirsiniz) bu tür insanlar farklı zamanlarda farklı kişilik olarak yaşamaya devam ediyorlar.Tabi yaşadıkları ortamlar dünyanın en üst makamlarında olduğu için kimse bunları sorgulayamıyor ve de araştıramıyor.
Çünkü sen ve senin gibiler ölüyorlar ama onlar ölmüyor ve senden sonra gelenleri de yönetmeye, sömürmeye devam ediyorlar ve edecekler. Hatta kuracakları yeni dünya düzeninde, kaynaklar azaldığı için Dünya nüfusunu 300 milyona kadar düşürmeye karar verdiler. Senin bundan bile haberin yok. Senin tek derdin, küçücük dünyanda birilerinin ne yediği ne içtiği ne giydiği nerelere gittiği nasıl yaşadığı ile ilgilenmek, kendi etrafındaki insanları taklit etmeye çalışmak, onlarla sidik yarışına girişmek vs. DİN, SİYASET, FUTBOL, MODA, MAGAZİN, CİNSELLİK, ADALET, EKONOMİ, İŞSİZLİK, EĞİTİM, SAĞLIK gibi konuların içinde hapsolmuşsun. Bir fanusun içinde zenginlerin yemesini beklediği bir balıktan farksız olduğunu göremiyorsun. Bunları hurafe ya da şehir efsanesi olarak düşünebilirsin ama eğer hala kendini özgür değil de köle gibi hissediyorsan bence bunların doğru olma ihtimali çok ama çok yüksek.
21 Temmuz 2019 Pazar
Son of a Beach in Bodrum Muğla Turkey
Son 5 senede arka arkaya yaşanan, Suriyeli göçmen krizi, darbe, deprem, döviz krizi, İstanbul seçimi gibi olayların ardından 2019 yazı Bodrum’da oldukça sakin bir şekilde geçiyor. Temmuz’un 15’inden sonra yavaş yavaş hareketlenen beachler ve gece klüpleriyle birlikte turizm esnafının da yüzünde tebessümler belirmeye başladı. Özellikle değinmek istediğim kısım ise Beach Club’lar..Her sene sayıları artan Beach Club’lar maalesef miktarı belli olan pastayı daha küçük dilimlere bölmeye başladılar. Haliyle ağzına kadar dolu Beach diye bir şey de kalmadı, mekanların boşluğundan dolayı tercih edilmeyen, gün geçtikçe müşteriye hasret kalan yerler çok yakında iskele sökmeye başlayacaklar. Bununla birlikte bütün zengin müşterileri kendisine çekmeyi başaran organizasyonları güçlü patronlar, büyük parsayı elinde tutabilmek için ekstra PR’cılar ve parti ikonları ile çalışıyorlar. Bunlar, sosyeteden ve sanat camiasından ünlü isimleri mekana getirebilmenin ve cemiyet hayatını orada yaşatabilmenin çalışmalarını yapıyorlar.
Diğer taraftan muhabbetlerin yanından teğet bile geçmeyen halk plajları, lüks Beach’lerin iskeleleriyle çoktan teğet geçmişler. Aslında aynı koyda, aynı denizi ve havayı paylaşan insanlar birbirlerinin gözüne sınıfsal farkı sokabilmek için böyle bir alan geliştirmişler. Bir taraf ücretsiz denize girerek halk oluyor, bir taraf girişe 150 TL verip bir suyu 20 TL’ye içince kendisini brujuva zannediyor. Haa bu arada, pomernian boo cinsi köpeği olmayanı da Beach’lere almıyorlar haberiniz olsun.
En çok üzüldüğüm nokta ise, o güzelim halk plajlarında artık genç ve güzel kızlara rastlanılmaması. Sanki birileri o popülasyonun halkın içine girmesini, halk plajını kullanmasını yasaklamış. Hem halk hem de güzel kız olunmuyor mu abi? Ayıp bişey mi güzel olarak halk plajında bulunmak? E tabi, dolayısiye o grubun peşinden sürüklediği genç ve paralı erkek güruhu da halk plajlarını teğet geçiyor. İskele üstü beachler bir anda gece klübü gibi localara bistrolara barlara dönüşmüş durumda. Happy Hour sistemi de otomatikman devreye giriyor ve organizatörler hazır toplanmış olan bu kazları yolmak için koftiden partiler düzenliyor. Bu işten en çıtır ekmeği onlar yiyor haliyle.
Velhasılkelam, Bodrum’da tatil yapmak istiyorsanız bence Beach’lere gidip boşuna tonla para harcamayın. Teşbihte hata olmaz, kusura bakmayın ama malak gibi saatlerce şezlongta yatıp, bangır bangır müziğe maruz kalarak saç makyaj falan bozulucak diye de kafanızı bile sokmadan iki denize vücudunuzu daldırıp çıkarmak tatil falan değil. Mis gibi, temiz, bakir koyları hala mevcut iken, oralara gidin, keşfedin. Biraz macera yaşayın. Nasıl ki Alaçatı’da Deliklikoy diye bir yer keşfedildi ve miadını bile doldurdu, Bodrum’da da Çökertme Koyu var, Kisse Bükü var, Kargıcak Koyu var, Gerenkuyu var, var da var yani.. Hatta alın çadırınızı otele de para vermeyin. Şimdi piyasa çadırlarda..
26 Haziran 2019 Çarşamba
Biz'in içindeki "Ben"
Geceden sabaha kadar beynimin içini kemiren solucanlar, ne zaman ben oturup onları ayıklamaya çalışsam ve yazmaya kalkışsam yok oluveriyorlar birden. Böyle de bir şey keşfettim son zamanlarda. Eskiden beni yazmaya iten, yazmazsam rahatlayamayacağımı düşündüğüm hadiseler şimdi yazmaya yeltenmemle birlikte mucizevi şekilde ortadan kayboluyorlar. Uyanınca hafızadan silinmeye başlayan rüyalar gibi.. Acaba diyorum bunlar aslında olay olarak değil de sadece kötü enerji olarak mı beni huzursuz ediyorlar? Kapalı yerde kalma korkusu olan birinin bulunduğu kapalı ortamda kapının kilitli olması ve açık olması arasındaki ruh hali farklılıklarındaki gibi bir durum söz konusu. Önceden yazmak kilitli bir kapıydı benim için ve yazdıkça o kapıyı aralayıp kendimi rahatlatabiliyordum. Şimdi ise bu tecrübeye sahip olduğumdan mıdır nedir, içimdeki sıkıntıyı yazma eylemine dönüştürmeyi düşündüğüm andan itibaren hızlıca silinip gidiyor ifadelerim. Artık tek sıkıntım hisleri kelimelere dökmek oluyor ancak hislerin yoğunluğu azaldığı için bu pek de mümkün olmuyor.
Mesela bu gece bitiyor, sabaha yaklaşıyoruz. Beynimin içi cadı kazanı, fokur fokur kaynıyor. Biraz soğumaya bıraksam uçup gidiyor içinde ne varsa. Gördüğüm düşler hayal değil gerçekler. Bilinçaltımın kıyı köşelerine istiflenmiş bulaşık hepsi. Kalitesiz ilişkilerimin beyin yıkaması artık geri dönüşü olmayan izler bırakmış kılcal damarlarımda. Defolu beyin hücreleri, hayata karşı sarkastik fikirlerimin oluşmasına neden oluyor. Kimseyi, hiç bişeyi ciddiye alamamamın ve tahammülsüzlüğümde hat safhalara erişmemin en büyük sebebi bu sanırım. Hal böyle olunca, hayat da beni kendi çemberinin dışına iteklemekte geç kalmadı tabi. Marjinallik böyle bişey miydi acaba? Yoksa böyle mi ortaya çıkmıştı? Aslında toplumdan ayrı yaşayan insanları bohem olarak önyargılamadan önce acaba onların bir takım sosyokültürel sebeplerden dolayı toplumun dışına itilmiş olma olasılıklarını da hesaba katmamız gerekmez mi?
Yiyecek içecek barınak gibi elzem ihtiyaçlarımı karşıladıktan sonra birkaç yeni elbise ve yeni eşya yahut sosyal statü kazanma adına hiçbir zaman aklıma birilerinin kölesi olmak gelmiyor. Fakat toplumu oluşturan insanlar, refah içinde yaşamayı hep bişeylere sahip olarak gerçekleştirebileceklerine inandıkları için hatta diğerlerinden daha fazla şeye sahip olma içgüdüsü, diğerlerinin sahip olamadığı şeylere sahip olma arzusu yüzünden asıl yaşama gayelerini yitiriyorlar. İşin daha da kötüsü, gün geçtikçe bu yanlış inanç kodlarını birbirlerinin üstlerine püskürterek körüklüyorlar ve daha geniş kitlelere ölümcül bir virüs gibi yayılmasını sağlıyorlar.
Peki neydi bizim asıl gayemiz? Çok basit; sevmek, sevilmek, sevişmek. Bizler sevme bilincimizi sevebilme yeteneğimizi yitirdik. Dolayısıyla sevilmeyi de unuttuk ve en nihayetinde sevişmek nedir onu da bilmiyoruz artık. Tıpkı yeni bir varlığa sahip olmaktaki azılı hırsımız gibi sahiplenmeye çalışıyoruz duygularımızı da ancak sevgi bu tür ortamlarda hiçbir zaman barınamadı, bundan sonra da barınamaz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz bu yüzden, gittikçe bireyselleşiyoruz, bencilleşiyoruz, sancılaşıyoruz, can çekişiyoruz ve galiba manevi yok oluşu yaşıyoruz hep birlikte.
Mesela bu gece bitiyor, sabaha yaklaşıyoruz. Beynimin içi cadı kazanı, fokur fokur kaynıyor. Biraz soğumaya bıraksam uçup gidiyor içinde ne varsa. Gördüğüm düşler hayal değil gerçekler. Bilinçaltımın kıyı köşelerine istiflenmiş bulaşık hepsi. Kalitesiz ilişkilerimin beyin yıkaması artık geri dönüşü olmayan izler bırakmış kılcal damarlarımda. Defolu beyin hücreleri, hayata karşı sarkastik fikirlerimin oluşmasına neden oluyor. Kimseyi, hiç bişeyi ciddiye alamamamın ve tahammülsüzlüğümde hat safhalara erişmemin en büyük sebebi bu sanırım. Hal böyle olunca, hayat da beni kendi çemberinin dışına iteklemekte geç kalmadı tabi. Marjinallik böyle bişey miydi acaba? Yoksa böyle mi ortaya çıkmıştı? Aslında toplumdan ayrı yaşayan insanları bohem olarak önyargılamadan önce acaba onların bir takım sosyokültürel sebeplerden dolayı toplumun dışına itilmiş olma olasılıklarını da hesaba katmamız gerekmez mi?
Yiyecek içecek barınak gibi elzem ihtiyaçlarımı karşıladıktan sonra birkaç yeni elbise ve yeni eşya yahut sosyal statü kazanma adına hiçbir zaman aklıma birilerinin kölesi olmak gelmiyor. Fakat toplumu oluşturan insanlar, refah içinde yaşamayı hep bişeylere sahip olarak gerçekleştirebileceklerine inandıkları için hatta diğerlerinden daha fazla şeye sahip olma içgüdüsü, diğerlerinin sahip olamadığı şeylere sahip olma arzusu yüzünden asıl yaşama gayelerini yitiriyorlar. İşin daha da kötüsü, gün geçtikçe bu yanlış inanç kodlarını birbirlerinin üstlerine püskürterek körüklüyorlar ve daha geniş kitlelere ölümcül bir virüs gibi yayılmasını sağlıyorlar.
Peki neydi bizim asıl gayemiz? Çok basit; sevmek, sevilmek, sevişmek. Bizler sevme bilincimizi sevebilme yeteneğimizi yitirdik. Dolayısıyla sevilmeyi de unuttuk ve en nihayetinde sevişmek nedir onu da bilmiyoruz artık. Tıpkı yeni bir varlığa sahip olmaktaki azılı hırsımız gibi sahiplenmeye çalışıyoruz duygularımızı da ancak sevgi bu tür ortamlarda hiçbir zaman barınamadı, bundan sonra da barınamaz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz bu yüzden, gittikçe bireyselleşiyoruz, bencilleşiyoruz, sancılaşıyoruz, can çekişiyoruz ve galiba manevi yok oluşu yaşıyoruz hep birlikte.
24 Haziran 2019 Pazartesi
Üre(t)mek Sendromu
Adam üretmeye devam ediyordu, çağımıza inat üretmişlik sendromu yaşıyordu..
İhtiyacı olan ne para ne kariyer ne şöhret ne de kadınlardı, o, sıradan erkeklerin ağızlarının suyunu akıtarak övündüğü bunlar gibi bayağı vasıfları umursamıyordu hiç, ona kendisini iyi hissettirebilecek tek şey, beyninin içine sıkışmış düşünceleri oradan kurtarabilmek ve gökyüzüne bir güvercin gibi bırakabilmekti.
Fırsatları değerlendirirken çok cüretkar davranıyordu, bu kez kendisine teklif edilen uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticilik teklifni reddetmişti.
Bir sandal kiraladı, avuçlarını tükürüp kürekleri kavradı ve çekmeye başladı. Kadın hayran hayran ona bakıyordu, güçlü kolları ve pazuları onu tahrik ediyordu. Bu sersemsiliğinden bir ara sıyrılıp nereye gittiklerini sordu adama. Adam, hiç istifini bozmadan sandalı küreklemeye devam etti ve bana bi bira açar mısın? dedi. Kadın sorusunu üstelemedi, siyah poşetin içinden çıkardığı buğulu bira şişesinin kapağını çevirerek açtı ve bir yudum alıp adam uzattı. Sanki bi yasağı çiğnemiş gibi eğleniyordu kadın. Adam kürekleri bıraktı, oldukça açılmışlardı zaten, sandal dalganın ivmesiyle denizin üstünde ufka doğru kayarken, adam, beyaz yüzüne turuncu akşam güneşi vurmuş kadını seyrederek birasını yudumlamaya başladı. Bir kaç yudum sonra kadın adama yanaştı, adam şişeyi bitirdi ve denize salladı, boşta kalan eliyle kadını belinden yakaladı, iyice kendine çekti ve dudakları müthiş bir iştahla öpmeye başladı.
Mozarttan greensleeves çalıyordu, ana yola çıktığında direksiyonu aklındaki istikametin tam tersi yönüne kırdı, şehirlerden sıkılmıştı ve hala güneyde keşfedilmeyi bekleyen onlarca manzara vardı.
Güneş tam karşıdan vuruyor, ışınlar asvalt yoldan da yansıyarak polarize polis gözlüğüne rağmen adamın gözlerini kamaştırıyordu.
Adam gözlerini ovuşturdu ve şemsiyenin altında uzandığı kumun üzerinden kalktı, etrafa bakındı. Tahmin edildiği gibi karşısında bir deniz, göl ya da dere gibi her hangi bir kum kaynağı oluşturabilecek su yoktu. Dağ evinin arka bahçesinde özenle inşaa edilmiş saklı havuzun kenarına sızdığının farkına zor varabildi. Viskiyi fazla kaçırmış olmalıydı, yerinden kalktı, havuza atladı, suyun altından tek nefeste süzülerek karşı banttan çıktı. Hemen havuzun köşesinde duş aldı, kurulandı, beyaz ipek gömleğini giydi, gözlüğünü taktı, dört çeker arabasına bindi ve yine spiraller çizerek orman yolundan ovaya doğru üçüncü viteste gaza bastı.
Kara dut ağacının altındaki salıncakta sallanıyordu adam. Her öne seferde bir, arkaya seferde bir olmak üzere toplam iki adet olmuş meyve düşüyordu yere. Sanki ahmak ıslatan bi dut serpiştiriyordu bulutlar. Ayaklarının altındaki yapışkan bordo sıvılar, arıları cezbediyordu. Aralarından biri adamın sol ayak bileğinden soktuğunda, anlık keyif son bulmuş oldu.
Uyandı ve geri yattı adam, eylemsizliği bir saat daha erteleyebilmek için..
Ve adam 1982 model bordeux şarabını mum ışığında otantik dağ evinde yudumlarken kadın ona şu beklenmedik soruyu sordu: peki yarın kiminle sevişiceksin? Adam cevap veremedi, eveledi geveledi, yine senle demek istedi ama bir daha görüşmeyeceklerini çok iyi bildiğinden kızarmış gözleriyle kadına daha odaklı bakmaya başladı, şarap moru dudakları iki kez açıldı kapandı ve üçüncüsünde de titreyerek: kiminle mi? Diyebildi. Kadın pes edecek gibi değildi üstelik eğleniyordu da ayrıca, evet kiminle diye üsteledi kadın, benden daha iyi birini bulabilecek misin acaba? Adam: bilmiyorum, dedi ama sanki bu kadını yatıştırmaktan ziyade daha da tahrik etmek için söylenmiş bir söz gibiydi. Adam, kadına kendisini en iyi olduğunu hissettirmesi için blöf yapmıştı oysa, kadın da tongaya basmıştı ve bu cevabı iltifat olarak algılayan kadın şuursuzca kendini adamın üstüne atıverdi ve bir kez daha seviştiler, elbette son kez..
Adam, üstünde hunharca zıplamaya devam eden kadının altından nasıl kurtulacağını düşünürken bir süre sonra kadın nefes nefese kalmış yorgun bedenini adamın sol yanına bırakıverdi. Ve dün gibi yarın da yalnız olacakları bir güne uyanacaklarını bilerek uyudular.
İhtiyacı olan ne para ne kariyer ne şöhret ne de kadınlardı, o, sıradan erkeklerin ağızlarının suyunu akıtarak övündüğü bunlar gibi bayağı vasıfları umursamıyordu hiç, ona kendisini iyi hissettirebilecek tek şey, beyninin içine sıkışmış düşünceleri oradan kurtarabilmek ve gökyüzüne bir güvercin gibi bırakabilmekti.
Fırsatları değerlendirirken çok cüretkar davranıyordu, bu kez kendisine teklif edilen uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticilik teklifni reddetmişti.
Bir sandal kiraladı, avuçlarını tükürüp kürekleri kavradı ve çekmeye başladı. Kadın hayran hayran ona bakıyordu, güçlü kolları ve pazuları onu tahrik ediyordu. Bu sersemsiliğinden bir ara sıyrılıp nereye gittiklerini sordu adama. Adam, hiç istifini bozmadan sandalı küreklemeye devam etti ve bana bi bira açar mısın? dedi. Kadın sorusunu üstelemedi, siyah poşetin içinden çıkardığı buğulu bira şişesinin kapağını çevirerek açtı ve bir yudum alıp adam uzattı. Sanki bi yasağı çiğnemiş gibi eğleniyordu kadın. Adam kürekleri bıraktı, oldukça açılmışlardı zaten, sandal dalganın ivmesiyle denizin üstünde ufka doğru kayarken, adam, beyaz yüzüne turuncu akşam güneşi vurmuş kadını seyrederek birasını yudumlamaya başladı. Bir kaç yudum sonra kadın adama yanaştı, adam şişeyi bitirdi ve denize salladı, boşta kalan eliyle kadını belinden yakaladı, iyice kendine çekti ve dudakları müthiş bir iştahla öpmeye başladı.
Mozarttan greensleeves çalıyordu, ana yola çıktığında direksiyonu aklındaki istikametin tam tersi yönüne kırdı, şehirlerden sıkılmıştı ve hala güneyde keşfedilmeyi bekleyen onlarca manzara vardı.
Güneş tam karşıdan vuruyor, ışınlar asvalt yoldan da yansıyarak polarize polis gözlüğüne rağmen adamın gözlerini kamaştırıyordu.
Adam gözlerini ovuşturdu ve şemsiyenin altında uzandığı kumun üzerinden kalktı, etrafa bakındı. Tahmin edildiği gibi karşısında bir deniz, göl ya da dere gibi her hangi bir kum kaynağı oluşturabilecek su yoktu. Dağ evinin arka bahçesinde özenle inşaa edilmiş saklı havuzun kenarına sızdığının farkına zor varabildi. Viskiyi fazla kaçırmış olmalıydı, yerinden kalktı, havuza atladı, suyun altından tek nefeste süzülerek karşı banttan çıktı. Hemen havuzun köşesinde duş aldı, kurulandı, beyaz ipek gömleğini giydi, gözlüğünü taktı, dört çeker arabasına bindi ve yine spiraller çizerek orman yolundan ovaya doğru üçüncü viteste gaza bastı.
Kara dut ağacının altındaki salıncakta sallanıyordu adam. Her öne seferde bir, arkaya seferde bir olmak üzere toplam iki adet olmuş meyve düşüyordu yere. Sanki ahmak ıslatan bi dut serpiştiriyordu bulutlar. Ayaklarının altındaki yapışkan bordo sıvılar, arıları cezbediyordu. Aralarından biri adamın sol ayak bileğinden soktuğunda, anlık keyif son bulmuş oldu.
Uyandı ve geri yattı adam, eylemsizliği bir saat daha erteleyebilmek için..
Ve adam 1982 model bordeux şarabını mum ışığında otantik dağ evinde yudumlarken kadın ona şu beklenmedik soruyu sordu: peki yarın kiminle sevişiceksin? Adam cevap veremedi, eveledi geveledi, yine senle demek istedi ama bir daha görüşmeyeceklerini çok iyi bildiğinden kızarmış gözleriyle kadına daha odaklı bakmaya başladı, şarap moru dudakları iki kez açıldı kapandı ve üçüncüsünde de titreyerek: kiminle mi? Diyebildi. Kadın pes edecek gibi değildi üstelik eğleniyordu da ayrıca, evet kiminle diye üsteledi kadın, benden daha iyi birini bulabilecek misin acaba? Adam: bilmiyorum, dedi ama sanki bu kadını yatıştırmaktan ziyade daha da tahrik etmek için söylenmiş bir söz gibiydi. Adam, kadına kendisini en iyi olduğunu hissettirmesi için blöf yapmıştı oysa, kadın da tongaya basmıştı ve bu cevabı iltifat olarak algılayan kadın şuursuzca kendini adamın üstüne atıverdi ve bir kez daha seviştiler, elbette son kez..
Adam, üstünde hunharca zıplamaya devam eden kadının altından nasıl kurtulacağını düşünürken bir süre sonra kadın nefes nefese kalmış yorgun bedenini adamın sol yanına bırakıverdi. Ve dün gibi yarın da yalnız olacakları bir güne uyanacaklarını bilerek uyudular.
3 Şubat 2019 Pazar
Konak Kent Tiyatrosu

Konak Kent Tiyatrosu 2009 yılında Konak Kent Konseyi’nde gençlerle çalışma projesi şeklinde kuruldu. Liseler Arası Tiyatro festivalleri düzenledi. İzmir ve İstanbul geneli Milli Eğitim okullarında çocuk oyunları sergiledi. Türkiye geneli turneler yaptı. Konak Kent Tiyatrosu halen çalışmalarına aktif olarak İstanbul'da özel kurslar ve çocuk oyunlarıyla, İzmir'de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi katkılarıyla gençler için “Havagazı Gençlik Tiyatrosu” ve okul öncesi çocuklar için “Masal Sahnesi” olarak geliştirdiği projelerle sanatsal faaliyetlerine devam etmektedir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)