Adam 30 una merdiven dayamış, memur olmuş çekilmiş işe girişmiş gerçekten bir ev bir de sermaye sahibi olmuştu dışarıya mal gönderen bir ticaret şirketinin hissedarı gibiydi. Hep yolculuktaydı, yeni bir plan hazırlamak ve uygulamak gerekse hep kendi aklına başvururdu. Adam bütün bu koşuşturma içerisinde yinede okumaya zaman bulurdu, nasıl bulurdu tanrı bilir..
Fazla hareket etmezdi oturduğu zaman rahat oturur, iş yaparken de ne kadar hareket gerekiyorsa o kadar hareket ederdi. Vücudunda fazla hiçbir şey yoktu hayatında manevi taraflarla pratik taraf arasında bir denge kurmaya çalışırdı. iki tarafı birbirine paralel yürür bazen birbirine karışır fakat hiçbir zaman bir kördüğüm haline gelmezdi. Yolunda sebatla, şevkle yürürdü. parasına göre yaşar dakikalarının da liralarının da hesabını bilir, harcadığı heyecanı, ruh gücünü dikkatle ölçüp biçerdi.
Sevinçlerini kederlerini ellerinin ayaklarının hareketleri gibi kontrol eder ya da onları iyi hava kötü hava gibi görürdü. Derdi olduğu zaman duyduğu üzüntüyü yağmurda şemsiye açmak kabilindendi. Üzülmesi de uyuşuk bir tevekkül den ziyade bir öfkeye benzerdi. Istırabına sabırla katlanırdı çünkü nedenini başkalarında değil kendinde arardı, sevinçleri de yoldan çiçek toplar gibi koparır ve daha solmadan atardı böylece her zevkin dibindeki acı tortuyu tatmazdı.
Onun istediği, hayatı basit görmek ve olduğu gibi almaktı, hayat sorunlarını çöze çöze zorluklarını daha iyi takdir ediyor ve yolunun yanlış yönde gittiğini görüp de doğru yolu bulunca içinden bununla övünüyor ve mutlu oluyordu. Kendi kendine çok defa ‘basit yaşamak çok zor çok karışık bir iş’ diyordu hayat yolunun nerede düğümlendiğini işin nerede bozulduğunu çabucak görürdü. En çok korktuğu şey hayaldi. Bu iki yüzlü yol arkadaşı bir bakıma dost bir bakıma düşman, inanmadığın zaman dost tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşmandı. Hülyalardan kaçar, kaçamadığı zaman da üstünde ağır bi kasvet yükünün olduğunu hisseder içinden saat kaçı kaç geçe çıkacağının planlarını yapardı. Ruhunda rüyalara muammalara sırlara yer yoktu, deneyimin süzgecinden geçmeyen herşey onun için yanlış görme, bir göz boyanması ya da henüz kanıtlanmamış bir gerçekti. Mucizeler dünyasında dolaşmak merakı ya da bin yıl sonra yapılacak keşifler için varsayımlar kurmak don kişot'luğu yoktu. Ne çocukça bir inanç ne de gereksiz bir şüphe göstererek esrarlı şeylerin peşinde inatla durur ve bu esrarı açıcak olan anahtarın bulunmasını yeni bir kanunun ortaya konmasını beklerdi. Kalbini de hayal gücü gibi dikkatle kullanırdı fakat kalp işlerinde sık sık faka bastığından derin duygular aleminin kendisi için bir ‘terra incognita’ olduğunu itiraf etmek zorunda kalırdı. Yaşamadığın ülkede süslü yalanı soluk gerçekten ayırt edebildiği zaman tanrı tanrısına şükürler ederdi. Süslü yalanlara aldandığı zamanlar hiç değilse sendelemekle kalıp düşmediğine, kalbinin çapmakla kalıp kanla dolmadığına, alnına soğuk terler çıkmadığına ve birkaç yılının berbat olmadığına sevinirdi.
Belirli bir düzeyde kalabildiği zaman kendini mutlu sayardı, hiçbir zaman gerçek heyecanı sahte duygulardan samimi gülünçten ayıran çizgiyi aşmaz ya da geri döner kalpsizliğin kurnazlığın güvensizliğin bayağılığın kurak toprağına düşmezdi. Ihtiras içinde olduğu zamanlarda bile ayaklarını yerde hisseder ve iş sarpa sarınca kendini kurtarmak için imkânını elde tutardı. Güzellik karşısında gözleri kararmaz, erkek onurunu hiçbir zaman bırakmazdı. hiçbir zaman sevgilinin ayaklarına kapanan bir köle olmaz bu yüzden de yakıcı hazlar duyamazdı.
Adam kimseye tapmıyordu, ruh ve beden kuvvetlerini kendine saklıyordu. tedbirli bir grup içinde kalıyordu, çevresine öyle bir tazelik ve güç yayıyordu ki, karşısında kadınlar bile sıkılganlık duyuyordu. Kendindeki bu değerlerin değerini bilir o kadar cimrilikle kullanırdı ki onu herkes duygusuz ve bencil sanırdı. Kendine hakim olmasına düşünme özgürlüğüne kızarlar, kendilerinin ve başkalarının hayatlarını ateşe atan insanları beğenir ve kıskanırlardı. Çevresindekiler ‘bu bencilliğinizle hep kendinizi düşünüyorsunuz, bakalım kendinizi hangi güzele saklıyorsunuz’ derlerdi.
Adam düşünceli düşünceli sanki uzakta bir yere bakıyormuş gibi 'birisini buluruz elbette’ derdi. gene de ihtirasların şiirli güzelliğine inanmaz, gürültülü tehlikeli sonuçlarını hoş görmezdi. Ideali her zamanki gibi ciddi bir hayat ve ona bağlı işlerdi, dostları üstüne vardıkça büsbütün inat eder zaman zaman da özellikle tartışmalarda softaca ahlak tarafını tutardı, derdi ki 'insan hayatının normal amacı dört mevsimde de yani hayatın dört çağında da daha fazla hoplayıp zıplamak anı yaşamak ve son güne kadar hayat kadehinin hiç bir damlasını israf etmemektir, ağır ağır yanan bir ateş ne kadar şairane olursa olsun şiddetli bir yangından daha iyidir.. sonuç olarak da şunu eklerdi, 'bu düşündüklerimi gerçekleştirmekle mutlu olacağım fakat fazla umudum da yok çünkü bu çok zor bir iş.’
Kendine çizdiği yoldan hiç şaşmazdı, hiç kimse onun acıklı ve marazi hallere düştüğünü görmemişti. vicdan azapları içinde kıvranmadığı belliydi, ruhunda hiçbir bunalım yoktu, karışık ve zor durumlarda hiç kendini kaybetmez, her yeni sorun karşısında sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi, bildiği bi yoldan geçiyormuş gibi davranırdı. Tuttuğu yoldan dönmemek onun için bütün değerlerden üstündü. adam dediğin bundan belli olurdu ve amaçları ne kadar küçük olursa olsun davası için direten insanlara saygı duyardı.
Amacına doğru yürürken engelleri cüretle aşar ve ancak önüne aşılmaz bir duvar veya bir uçurum çıkarsa geri dönerdi. gözlerini kapayıp uçuruma atılmak ya da belki deviririm diye duvara saldırmak onun harcı değildi, duvar veya uçurumu ölçer biçer hakkından gelemiyeceğinden emin olursa kim ne derse desin sırtını döner giderdi. Böyle bir karakteri belki de ancak adamın yetiştiği yaşayışının karışık öğeleri yaratabilirdi. Bizim iş adamlarımız hep aynı kalıplardan çıkmadır etraflarına yarı açık bir gözle tembel tembel bakarak ellerini devlet makinesine atarlar ve onu kendilerinden öncekilerin yürüttükleri yoldan uykulu uykulu yürütürlerdi ama uykulu gözlerin açılacağı günler yakın ücretli hızlı adamlar canlı sesler gümbür gümbür geliyor..
18 Temmuz 2015 Cumartesi
15 Temmuz 2015 Çarşamba
Umurumda mı?
Hep ben mi suluycam çiçekleri,
Bari biraz koku verseler burnuma arada
Saksıda durduğu gibi durmazlar biliyorum
Çarparsa çarpsınlar umurumda mı?
Ne zaman koparıcam meyvelerini
Ağaç yaşlanınca da eğilir mi
Dallar kopar, dallar kurur, dallar budanır
Sallanır yapraklar, dökülür meyveler
Düşerse düşsünler kafama, umurumda mı?
Erik bitti, çilek bitti, muz bitti
Salatalıklar oldu kütür kütür, badem
Şunca zaman sevmeyecektin de madem
Ne diye aşık ettin beni, kül ettin alev alev
Yanarsa yansın gönlüm be, umurumda mı?
Halikarnas Şarapçısı
Bari biraz koku verseler burnuma arada
Saksıda durduğu gibi durmazlar biliyorum
Çarparsa çarpsınlar umurumda mı?
Ne zaman koparıcam meyvelerini
Ağaç yaşlanınca da eğilir mi
Dallar kopar, dallar kurur, dallar budanır
Sallanır yapraklar, dökülür meyveler
Düşerse düşsünler kafama, umurumda mı?
Erik bitti, çilek bitti, muz bitti
Salatalıklar oldu kütür kütür, badem
Şunca zaman sevmeyecektin de madem
Ne diye aşık ettin beni, kül ettin alev alev
Yanarsa yansın gönlüm be, umurumda mı?
Halikarnas Şarapçısı
Tasvir-i Adam
27 28 yaşlarında bi adamdı, orta boylu düzgün yapılı yeşili bol ela gözlü hoş görünüşlüydü fakat, yüzünde düşünce gayretinin açık seçik hiçbir kaygının belirtisi yoktu. Düşünce bu çevrede serseri bir kuş gibi dolaşıyor gözlerinden şöyle bir gelip geçiyor yarı açık dudaklarında biraz duraklıyor alnının kıvrımlarında saklanıyor sonra iyice silinip gidiyordu. O zaman bütün çehre'yi kayıtsızlığın tek renkli ışığı kaplıyordu. Sonra bu kayıtsızlık bütün vücuduna geçiyor gömleğinin kıvrımlarına kadar yayılıyordu. Zaman zaman gözleri sıkıntıya yorgunluğa benzer bir şeyle bulanıyordu ama yalnız çehresinin değil bütün varlığının hakim ve devamlı ifadesi olan rehaveti ne yorgunluk ne de sıkıntı bir an olsun bozabiliyordu. Gözlerinde gülüşünde başının ellerinin her hareketinde rahat açık temiz bir ruhun ifadesi parlıyordu..
Halikarnas Şarapçısı
Halikarnas Şarapçısı
Hayal Bekçisi
Hangi yıldıza takıldı yüreğin
Hangi parıltıya kapıldı gitti?
Bi sokak lambası kadar aydınlatamıyorsa odanı
Nideyim böyle ayı, böyle yıldızı?
Belki güneşi bile unutturmalı elbet
O sevgilinin iki tatlı sözü..
Yorgunum
Halsizim
Dilsizim
Yolsuz, yordamsızım..
Çık gel hibritim ol
Çak dur kibritim ol
El aleme ibretim ol
İdil Biret'im ol
Ritim ol, üretim ol
Cüretim ol..
Ol yeter ki..
Halikarnas Şarapçısı
Hangi parıltıya kapıldı gitti?
Bi sokak lambası kadar aydınlatamıyorsa odanı
Nideyim böyle ayı, böyle yıldızı?
Belki güneşi bile unutturmalı elbet
O sevgilinin iki tatlı sözü..
Yorgunum
Halsizim
Dilsizim
Yolsuz, yordamsızım..
Çık gel hibritim ol
Çak dur kibritim ol
El aleme ibretim ol
İdil Biret'im ol
Ritim ol, üretim ol
Cüretim ol..
Ol yeter ki..
Halikarnas Şarapçısı
sıkıntı
Aşkları farklı yaşadım
Farklı meyler tattım hep
Aynı şehirler her ziyaretimde farklı havayla karşıladı beni
Değişik işlerde çalıştım paranın tadı da farklıydı
Ölümleri gördüm hepsi birbirinden farklı
Bi şu sıkıntı aynı kaldı içimde hiç değişmeden..
Halikarnas Şarapçısı
Farklı meyler tattım hep
Aynı şehirler her ziyaretimde farklı havayla karşıladı beni
Değişik işlerde çalıştım paranın tadı da farklıydı
Ölümleri gördüm hepsi birbirinden farklı
Bi şu sıkıntı aynı kaldı içimde hiç değişmeden..
Halikarnas Şarapçısı
18 Haziran 2015 Perşembe
yapma be kâmil..
O, çocukluğumun en coşkulu en zeki en iyi en eğlenceli arkadaşıydı. Hep iddialı hırslı biriydi. Basketi en iyi o oynar, hep üçlük atma yarışı yapardık 100. yıl ilköğretim okulunun bahçesinde, futbolu da iyi oynardı, fanatik fenerliydi, sarı saçlarını geriye tarardı, karizma olurdu. Beş taş, cicoz, gazoz kapağı, kibrit kutusu.. ne kadar orijinal oyun varsa hep birlikte oynadık. Bi tek uzun eşekte hep yastık olurdu çünkü iri cüsseliydi kâmil. İnşaatlardan kuma atlar, sapan yapıp sokak lambalarını patlatır, tanımadığımız insanların bahçelerine girer eriklere dutlara dalardık. Bisikletle livatyaya denize kaçatdık, büyüyünce biraz edincik altındaki kampa da gittiydik. İyi yüzerdi, iyi atari oynardı, playstation da ilk onunla kapışmıştım. Atari salonlarında kola kutusundan sahte jetonları onla yapmış yakalanmıştık. Tüpçü arabasının arkasına tutunup giderken nasıl düşüp yuvarlanmıştın yerde hala aklıma geldikçe biraz gülüp sonra hüzünleniyorum haline. Güreşe de beraber gitmiştik be kamil, antremanların neşesiydin, ağır siklettin, en sempatik sendin, iki kilo ter atar vıcık vıcık ederdin minderi, sonra tişörtünü sıkıp suyunu çıkartır,ardından iki buçuk litrelik suyu bi dikişte içerdin kâmil. Diş etlerin kanardı bi de, çok gariplik vardı, her halin acayipti kamil. Ama çok zekiydin, süper liseyi bitiren tek tanıdığımızdın mahallede, burslu almanyaya gidip İngilizce öğretmeni olduğuna hiç şaşırmadım, gururlandım. Annelerimizin örnek gösterdiği evlattın, annene hep yardım ederdin evde, oysa annenin de erkenden lanet hastalıktan göçüp gideceğini biz bilmezdik, acaba sen bildiğin için mi böyleydin? Ah be kardeşim, ah be çocukluk arkadaşım kâmil neden sen de erkenden, gencecik göçüp gittin, hem de ardında gözü yaşlı bir eş, kucağında yetim bi çocuk bırakarak..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)