Acılarını unutturan bir bezginlik dolmuştu kadının içine. Sebebi gereksiz asabiyet.. Sen kazanamayacaksın kızım, tek başına kazanılmaz bu savaş. Onu biraz daha kırıp dökmeliyim ki anlasın değerimi. Kalktı, salonun içinde yumuşak adımlarla dolaştı. Ayakkabılarının topuklarından rahatsız oldu, onları çıkarıp terliklerini giydi, aynı yumuşaklıkla gezinmeye devam etti, bir diğer odaya geçti, kapıyı kapattı ve kapının arkasında durdu bir süre. Aklından şeytani planlar geçiyordu ama uygulamak için yeterli cesareti yoktu. Birden irkildi, bu ben olamam! Salondan bir ses geldi, kapıyı hızla açarak etrafa bakındı, pencere açılmış perde hırçın bir şekilde dalgalanıyordu. Hemen oraya koşup pencereden dışarı baktı, kimse yoktu görünürde, ürktü ve ivedilikle pencereyi kapattı, hem tül perdeyi hem de kalın perdeyi çekti üzerine. Salon kararıvermişti, kadın ne olduğunu düşünmeyi bıraktı, yalnız yüzündeki şaşkınlığı atamadı. Kaçar gibi dış kapıya yürüdü tekrar ayakkabılarını giydi ve dışarı çıkmaya yeltenmişti ki az önceki odadan aynı şekilde bir ses daha duydu. Oraya gidip bakmak istiyordu ama tüyleri dikelmişti bi kere, ne kapıdan dışarı çıkabildi, ne de odaya girip bakabildi, orada donup kaldı. Bir süre sonra odanın yarı aralık kapısından salona doğru süzülen irice, alacalı tüylü, ürkek ve bir o kadar da kendisine düşmanca bakan bir sokak kedisi gördü. Ne şimdi bu? Nasıl tırmandın beş kat yukarı seni lanet olası hayvan! Ödümü koparttın, gel buraya..
Ne yaptığını bilmeden iki adım atıp durdu, sonra kedi fare oyunu gibi bir kovalamaca başladı evin içinde. Tekrar salona geldiklerinde kadın, bütün odaların kapısını kapattı ve kediyi antrede sıkıştırdı. Kedinin pes etmeye hiç niyeti yoktu, aynı şekilde kadının da ama baya yorulmuşlardı. İşte buraya kadarmış, seni küçük şeytan! Son bir hamleyle kedinin üstüne çullandı, yerde bir süre yuvarlandılar, kapılara duvarlara çarptılar, kedinin ve kadının çığlıkları birbirine karıştı. Bu boğuşmanın ardından kadın kediyi ensesinden yakaladı ve nihayet kapı dışarı etti.
Antreden lavaboya girdi, şöyle bir dönüp de karşıdaki aynada yüzünü görünce tanıyamadı kendini. Bir anda kapıldığı panikten kurtulma çabasıyla aynaya biraz daha yaklaştı. Acıları artmış gibiydi. Sol göz kapağı mosmor olmuş ve şişmişti. Bu şişliğin altındaki gözü kızarmış, ve etrafında çizikler oluşmuştu. Alt dudağının ucu patlamış, burnunda ve dudaklarının kenarında pıhtılaşmış kan lekeleri bulunmaktaydı. Saçlarına götürdüğü elini acıyla çekti, sonra hafifçe parmaklarını dolandırdı. Başının bir çok yeri tırnak darbeleriyle doluydu. Hele sağ kulağının arkasında bir yer vardı ki, dokununca bulantı geliyordu içine. Boynundan göğsüne doğru uzanan ince bir çizgi, kılıç izini andırıyordu. Bu vahşi yırtık, hırpalanmış başını, gövdesinden ayırmış gibi görünüyordu. Yavaş yavaş soyunmaya başladı. Bluzunu çıkardı, gevşemiş sütyenini çıkarıp attı. Memelerine dokundu, bir süre kendini okşamaya kaptırdı. Nefes nefese kalmıştı, neredeyse orgazm olacaktı. Fena halde yorulmuştu, durdu, sakinleşmeye, kafasını toparlamaya çalıştı. Musluğu açıp suratına üç dört kez su çarptı. Kurumuş kan lekelerinden arındırdığı yüzünü havluyla yavaşça sildi.
Mutfağa geldi, yuvarlak kahvaltı masasına oturdu ve bir sigara yaktı. Kısa sürede neler olup bittiğini tekrar hatırlamaya çalıştı. Zalim bir kocam olsa ancak bu kadar benzetebilirdi beni.. Alaycı bir tonda güldü, sonra daha da güldü, iyice çığlık atarak güldü, duvarlar yankılandı. Sigarayı söndürdü, gülmesi biter bitmez ağlamaya başladı. Çok hızlı duygu değişimleri yaşıyordu, manik depresif bir psikolojiye büründü. Telefonunu eline alıp adamı aradı.
Ne olur beni yalnız başıma bırakma, lütfen bırakma beni. Gel gör şu halimi, nasıl uyuyabilirim bu halimle, yatak öylesine çekiyor ki ama dayanılmaz ağrılarım var.. karyolaya bırakıverdi kendini, adam bişey diyemedi, telefon kadının elinden düştü, adam da bir süre kapatamadı telefonu, sessizliğin içindeki kadının acılı nefeslerini dinledi. Onu çağıran güçlü şehveti duydu, ona ihtiyacı vardı, tam da o an orda olmalıydı. Kapandı telefon..
Kadın, uyumakla sızmak arasında bir yerlerde kıvranmaktaydı. Bir ara gözlerini açtı, anlamsız bakışlarıyla odayı süzdü. Gözünün önüne yine o lanet kedi geldi. Sivrisineği kovar gibi eliyle bu görüntüyü savdı. Ne uğraşır benimle bu kedi yahu! Bırak da uyuyayım biraz, hadi git başımdan..
Kapı çalındı. Kadın yerinden fırladı ancak dinmiş acıları aniden tekrar sızlamaya başladı. Yüzündeki acı ifadeyle kapının arkasına kadar geldi. Dürbün deliğinden baktı, gelen adamdı. Elinde bir çiçek ve bir şişe şarapla kapının önünde durmaktaydı. Geliyoruuuum! diyerek zaman kazanmaya çalıştı. Hemen çıplak olan üzerine, dolabından eline ilk geçen askılı elbisesini geçirdi. Dağılmış saçlarını alelacele iki yana atarak düzeltti ve kapıya koştu. - Özür dilerim, uyuyakalmışım, müsait değildim, beklettiğim için özür dilerim. – önemli değil, bunlar senin için. – ayy, çok teşekkür ederim. Çiçekleri alıp masada ağzı açık duran içi yarı su dolu sürahinin içine koydu. Adama dönerek, - bişey içmek ister misin? adam elindeki şarap şişesini kaldırarak, -bit tabi.. – süpersin, şu anda ihtiyacım olan şey tam da buydu. Adamın elinden şişeyi alırken dudağına bir öpücük kondurdu. – hemen açıp geliyorum bebeğim.
Çiçeklerin bulunduğu masaya oturup şarabı bitirene kadar sohbet ettiler. Adam, kadının yaşadığı olayı, yer yer gülme krizlerine girerek, kah küçük bir kız çocuğuna bakar gibi hüzünlenerek, bazen de sevişmek isteyen bir kadının dayanılmaz cazibesine kapılarak dinledi. Kadın ise, tek ve sade bir yüz ifadesiyle adama baktı. Her an kendini onun kollarına atacakmış gibi hissetti ama tuttu kendini. İlk hamleyi adamdan bekledi, o gelip beni kucağına alsın, sarsın güçlü kollarıyla, öpsün, ısırsın sonra da..
Adam kadının karşısında ona bir şeyler anlatıyordu, kadının kulağında belli belirsiz akan ve giderek şiddeti azalan bir uğultu vardı. Adamın dudaklarına odaklanmış, kıpırtılarından ne dediğini çıkartmaya çalışıyordu. Başarılı olamadı, göz kapakları yas ilan edilmiş ülkenin bayrakları gibi yarıya inmişti. Artık yeter bu kadar muhabbet, sevişelim artık! Ne dırdır ediyor bu adam yahu, ne biçim erkek bu? Şimdiye kadar çoktan yatağa götürüp atmalıydı beni, soymalı, her yerime dokunmalı, okşamalıydı. Yoksa niye geldi ki? Acaba sadece muhabbet edip gidecek mi? Hayır olamaz, buna izin veremem. Mademki buraya kadar geldi.. Bir kedi kadar bile olamayacaksa adam denir mi buna? En iyisi ben başlatmalıyım.. masadan tutunarak ayağa kalktı, adama yaklaştı, kucağına oturdu. Boynuna sarılarak dudaklarına ateşli öpücükler kondurmaya başladı. Adam, yara bere içindeki bu bitap kadınla sevişmek istemiyordu besbelli. Nazikçe onu kucağından kaldırdı, kanepeye oturttu. Saati göstererek gitmesi gerektiğini anlattı. Kadın bir türlü gitmesini istemiyordu, tekrar tekrar boynuna atılıp öpmeye çalışıyordu. Her seferinde adam ondan kurtulup, ona dinlenmesi gerektiğini söylüyordu. – bu halde olmaz, yapamam, bugün iyice dinlenmelisin, hem şarap uyumana yardımcı olur. İstersen bir şişe daha içelim. – hiç fena olmaz. – gidip alayım o zaman. – yoo, yoo, dolapta var bir şişe daha, onu al gel. Fazla uzağa gidemezsin bebeğim. Benden kaçamazsın. diye mırıldanırken adam dolaptaki şişeyi alıp açtı, kadehlere doldurdu ve kanepede içmeye devam ettiler. İki kadeh sonra kadın tamamen sızdı, adam onu kaldırıp yatağına yatırdı, sonra usulca ayakkabılarını giydi, kapıyı sessizce kapattı ve gitti.
Halikarnas Şarapçısı
18 Ağustos 2014 Pazartesi
Kadın - 1
Kadın, “işte benim romantik yakışıklım” diyordu adam için. Hande ise kadınların her zaman daha romantik olduğunu söylerdi. Duygulu olmamız acı gerçekleri önceden görmemize, tedbir almamıza yarıyor, diyordu. İster kabul et, ister etme ama erkeklerin hiçbiri romantik yaratılmamıştır. Romantizmi sonradan öğrendikleri için de kadınları bu konuda tam anlamıyla doyurmaları oldukça güçtür. Hatta doyduğunu sanan basit kadınlarsa erkeklerin bu sonradan kazandıkları yeteneklerini çabucak kaybetmelerine neden oluyorlar. Öyle değil mi? Bu görüşe katılmamak elde değildi, yine de bütünüyle böyle düşünmek konusunda temkinli olmalıydı. Her an bir anti tez üretilebilirdi bu gibi konularda.
Artık ara sıra bunalım takılan adamı iyice tanımıştı kadın, özü sözü güzel, kafası, yüreği iyi fakat içinde bulunduğu ortam kötüydü. O ortama da bir süre katlanmak gerekecekti, bunlara katlandığı sürece de, adamın düşeceği bunalımları göze almak, geçiştirmeye çalışmak, onu avutmak, adama olan sevgi borcuydu. Peki ne kadar sürecekti bu borcun ödemesi? Ya hiç bırakmazsa bunalımlar adamın yakasını? Ara sıra kendi içine düşen bu kara bulutları dağıtmaya çalışıyordu.
Kadın bir süre kimseye fark ettirmeden yaşadığı sıkıntılı zamanları geride bıraktıktan sonra adama tam anlamıyla bağlanmıştı. Artık beyaz yalanları bile söylemeyi bırakmıştı, sevişmekten başka bir şey düşünmüyordu adamla bugünkü buluşmasında. En önemli aktivitesi buydu. Oysa, sosyal ortamlarında yapabileceği bir sürü etkinliği vardı. Hande de sıkıştırıyordu, ne zamandır beraber çıkmıyoruz dışarı, diye. Bi şeyler yapalım mı bu akşam? Fakülteden çıkıp sahaflara doğru el ele yürümeye başladılar. Hande’ye cevap vermedi, sonra arar konuşurum, dedi. Sonra Tophane’den çukurcumaya çıkan ara sokağa saptılar. Adam, kadın için antikacılardan birine gelip daha önce satın aldığı muazzam iki bibloyu kadına hediye etti. Mutluluğun yarattığı afrodizyakla kadın adamın dudaklarına yapıştı, öptü, öptü, dakikalarca öpmeye devam etti.. Nefesinin tükendiği bir an ayrılınca adam kendini kurtarıp yeniden kadının elinden tuttu ve dışarı çıktılar. Kumbaracı yokuşundan tekrar sahaflara doğru yöneldiler. Kendinden önce davrandığı için biraz mahcubiyet havasına giren kadın, sahafçılarda bu sürprizin rövanşını alma peşine girişmişti ama çok belli etmişti. Yine de adamın haftalarca aradığı o klasik romanın ilk baskısını bulduğu için adam kendisine çok teşekkür etmiş, kadının dudaklarına yapıştığı gibi ona sarılmış, adeta öc alır gibi yapıştırdığı vücudunu dakikalarca bırakmamıştı. Kemiklerini kırarcasına sımsıkı sarılıyordu kadına, kadın da bu güçlü kollar arasında kalmaktan son derece memnundu, kendinden geçiyordu hatta..
Balık pazarından Nevizadeye girdiler, orada oturup birer bira içtiler, birbirlerinin gözlerinin içlerine bakıyorlardı, ikisinin de gözlerinin içinde şualar fışkırıyordu. Birbirlerinin üzerine atlamamak için zor tutuyorlardı kendilerini. Birbirlerini manevi anlamda son derece tatmin etmişlerdi, şimdi ise maddi anlamda tatmin olmaları gerekiyordu. Hesabı isteyip kalktılar, sıraselvilerden cihangire indiler. Firuzağa camisinin karşısındaki meşhur şarap evinden çok güzel bir kırmızı şarap aldılar. Roma merdivenlerine oturup boğaza karşı şaraplarını içtiler. Hemen alt taraftaki parka inip salıncakta sallandılar, ceviz ağacının gövdesine bir kalp çizdiler, çakırkeyf kafalarla şarkılar mırıldanarak tekrar tophaneye indiler. İstanbul modernin önünden tramvaya bindiler ve Dolmabahçe’den çınarların hışırtıları altında yürüyerek adamın Beşiktaş’taki evine geldiler.
Ara sıra buraya birlikte geldikleri zaman önce bir şeyler hazırlayıp yerler, sonra uzun uzun muhabbet ederler, en son da birbirlerine sarılıp uyurlardı. Yarım bir mutlulukla yaşanan karı kocalıktı bu, sürekli korkular yatıyordu kadının içinde. Hamile kalmak en büyük korkusuydu. Balayında gibiydiler ama her seferinde sevişmeye yeltendiklerinde korunma içgüdüsüne kapılıyordu kadın. Son zamanlarda çok değişmişti, neredeyse kadınlığın tam bilincine varmıştı. Kendini ve isteklerini apaçık tanıyor, tanımlıyordu. Gündüzleri aklını hep adam, bu ev ve birlikte geçirdiği zamanlar kurcalıyordu.
Geçenlerde gazetede okuduğu bir haberde, Ortaköy’de bir parti evinde fuhuş yaparken basılan zengin kızlar kendilerini camdan aşağı atarak canlarına kıymışlardı. Adama bir şeyler sezdirmek istemiyordu, utanıyordu böyle şeyleri onunla konuşmaktan, bir türlü de kurtaramıyordu kendini bu korkudan. Abim burada olsa asla kalamazdım geç saatlere kadar bu evde. Arada kaçamak olurdu tabiî ki ama yine de iyi ki yok, daha fazla tedirgin olmak istemiyorum, dedi kendi kendine. Bir yandan adamı arzuluyor, bir yandan basılmaktan korkuyor, bir yandan da hamilelik yüzünden endişeleniyordu. Bu kez hepsini bir kenara itti, bu gece hiçbir şey düşünmek istemiyorum, canım ne istiyorsa onu yapıcam, hem de sonuna kadar..
Bu kez öylesine umursamaz davrandılar ki, daha içeri adım atıp da dış kapıyı arkalarından kapattıkları anda birbirlerini parçalarcasına sevişmeye başladılar. Filmlerdeki o meşhur sahnedeki gibi, hani adam bir ayağıyla kapıyı arkası dönük şekilde iterek kapatır. Sırtını kapanan kapıya yaslar. Kadın, adamın üzerine atlar, birbirlerinin üzerlerini yırtarcasına çıkarıp soyarlar, yarı çıplak halde yiyişerek yatağa doğru giderler, adam kadını yatağa iter, kadın düşünce adam da kadının üstüne çullanır. Ancak burada bir farklılık vardı, yatağa kadar sabredemediler, salonda yere yığılıverdiler. Saatler içerisinde ikisi de salonun ortasında yerde ayrı köşelerde, boks maçından çıkmış boksörler gibi bitkin ve yarı çıplak bir halde nakavt olmuşlardı. Kaldıramadılar kendilerini, hakemler 10’a kadar değil 10.000’e kadar saysalar yine kalkamazlardı düştükleri yerden. Ölümüne sevişmişler ve sonunda galiba ikisi de kaybetmişlerdi bu maçı..
Halikarnas Şarapçısı
Artık ara sıra bunalım takılan adamı iyice tanımıştı kadın, özü sözü güzel, kafası, yüreği iyi fakat içinde bulunduğu ortam kötüydü. O ortama da bir süre katlanmak gerekecekti, bunlara katlandığı sürece de, adamın düşeceği bunalımları göze almak, geçiştirmeye çalışmak, onu avutmak, adama olan sevgi borcuydu. Peki ne kadar sürecekti bu borcun ödemesi? Ya hiç bırakmazsa bunalımlar adamın yakasını? Ara sıra kendi içine düşen bu kara bulutları dağıtmaya çalışıyordu.
Kadın bir süre kimseye fark ettirmeden yaşadığı sıkıntılı zamanları geride bıraktıktan sonra adama tam anlamıyla bağlanmıştı. Artık beyaz yalanları bile söylemeyi bırakmıştı, sevişmekten başka bir şey düşünmüyordu adamla bugünkü buluşmasında. En önemli aktivitesi buydu. Oysa, sosyal ortamlarında yapabileceği bir sürü etkinliği vardı. Hande de sıkıştırıyordu, ne zamandır beraber çıkmıyoruz dışarı, diye. Bi şeyler yapalım mı bu akşam? Fakülteden çıkıp sahaflara doğru el ele yürümeye başladılar. Hande’ye cevap vermedi, sonra arar konuşurum, dedi. Sonra Tophane’den çukurcumaya çıkan ara sokağa saptılar. Adam, kadın için antikacılardan birine gelip daha önce satın aldığı muazzam iki bibloyu kadına hediye etti. Mutluluğun yarattığı afrodizyakla kadın adamın dudaklarına yapıştı, öptü, öptü, dakikalarca öpmeye devam etti.. Nefesinin tükendiği bir an ayrılınca adam kendini kurtarıp yeniden kadının elinden tuttu ve dışarı çıktılar. Kumbaracı yokuşundan tekrar sahaflara doğru yöneldiler. Kendinden önce davrandığı için biraz mahcubiyet havasına giren kadın, sahafçılarda bu sürprizin rövanşını alma peşine girişmişti ama çok belli etmişti. Yine de adamın haftalarca aradığı o klasik romanın ilk baskısını bulduğu için adam kendisine çok teşekkür etmiş, kadının dudaklarına yapıştığı gibi ona sarılmış, adeta öc alır gibi yapıştırdığı vücudunu dakikalarca bırakmamıştı. Kemiklerini kırarcasına sımsıkı sarılıyordu kadına, kadın da bu güçlü kollar arasında kalmaktan son derece memnundu, kendinden geçiyordu hatta..
Balık pazarından Nevizadeye girdiler, orada oturup birer bira içtiler, birbirlerinin gözlerinin içlerine bakıyorlardı, ikisinin de gözlerinin içinde şualar fışkırıyordu. Birbirlerinin üzerine atlamamak için zor tutuyorlardı kendilerini. Birbirlerini manevi anlamda son derece tatmin etmişlerdi, şimdi ise maddi anlamda tatmin olmaları gerekiyordu. Hesabı isteyip kalktılar, sıraselvilerden cihangire indiler. Firuzağa camisinin karşısındaki meşhur şarap evinden çok güzel bir kırmızı şarap aldılar. Roma merdivenlerine oturup boğaza karşı şaraplarını içtiler. Hemen alt taraftaki parka inip salıncakta sallandılar, ceviz ağacının gövdesine bir kalp çizdiler, çakırkeyf kafalarla şarkılar mırıldanarak tekrar tophaneye indiler. İstanbul modernin önünden tramvaya bindiler ve Dolmabahçe’den çınarların hışırtıları altında yürüyerek adamın Beşiktaş’taki evine geldiler.
Ara sıra buraya birlikte geldikleri zaman önce bir şeyler hazırlayıp yerler, sonra uzun uzun muhabbet ederler, en son da birbirlerine sarılıp uyurlardı. Yarım bir mutlulukla yaşanan karı kocalıktı bu, sürekli korkular yatıyordu kadının içinde. Hamile kalmak en büyük korkusuydu. Balayında gibiydiler ama her seferinde sevişmeye yeltendiklerinde korunma içgüdüsüne kapılıyordu kadın. Son zamanlarda çok değişmişti, neredeyse kadınlığın tam bilincine varmıştı. Kendini ve isteklerini apaçık tanıyor, tanımlıyordu. Gündüzleri aklını hep adam, bu ev ve birlikte geçirdiği zamanlar kurcalıyordu.
Geçenlerde gazetede okuduğu bir haberde, Ortaköy’de bir parti evinde fuhuş yaparken basılan zengin kızlar kendilerini camdan aşağı atarak canlarına kıymışlardı. Adama bir şeyler sezdirmek istemiyordu, utanıyordu böyle şeyleri onunla konuşmaktan, bir türlü de kurtaramıyordu kendini bu korkudan. Abim burada olsa asla kalamazdım geç saatlere kadar bu evde. Arada kaçamak olurdu tabiî ki ama yine de iyi ki yok, daha fazla tedirgin olmak istemiyorum, dedi kendi kendine. Bir yandan adamı arzuluyor, bir yandan basılmaktan korkuyor, bir yandan da hamilelik yüzünden endişeleniyordu. Bu kez hepsini bir kenara itti, bu gece hiçbir şey düşünmek istemiyorum, canım ne istiyorsa onu yapıcam, hem de sonuna kadar..
Bu kez öylesine umursamaz davrandılar ki, daha içeri adım atıp da dış kapıyı arkalarından kapattıkları anda birbirlerini parçalarcasına sevişmeye başladılar. Filmlerdeki o meşhur sahnedeki gibi, hani adam bir ayağıyla kapıyı arkası dönük şekilde iterek kapatır. Sırtını kapanan kapıya yaslar. Kadın, adamın üzerine atlar, birbirlerinin üzerlerini yırtarcasına çıkarıp soyarlar, yarı çıplak halde yiyişerek yatağa doğru giderler, adam kadını yatağa iter, kadın düşünce adam da kadının üstüne çullanır. Ancak burada bir farklılık vardı, yatağa kadar sabredemediler, salonda yere yığılıverdiler. Saatler içerisinde ikisi de salonun ortasında yerde ayrı köşelerde, boks maçından çıkmış boksörler gibi bitkin ve yarı çıplak bir halde nakavt olmuşlardı. Kaldıramadılar kendilerini, hakemler 10’a kadar değil 10.000’e kadar saysalar yine kalkamazlardı düştükleri yerden. Ölümüne sevişmişler ve sonunda galiba ikisi de kaybetmişlerdi bu maçı..
Halikarnas Şarapçısı
4 Ağustos 2014 Pazartesi
Adam-10
Kadından ayrıldıktan sonra adam minibüste oturduğu cam kenarında karmaşık hislerden uzun süre kurtulamadı. Duygularında dağınıklık vardı, düşüncelerinde de, her şeyinde, bakışlarında bile.. Kendimi toplamam gerek, böyle gidilmez.. dedi. Kadına yalan söylemişti, eve gitmiyordu. Mesai arkadaşlarıyla buluşacaklardı, eski bir arkadaşının eviydi Ortakent’te. Bir gün önce de başka bir arkadaşında kalmıştı, onu da söylemedi kadına, güvensizlikten değil de gereksizlikten. Güldü kendi kendine, bütün arkadaşlarım da kadın yani ben napayım.. bir kadın, başka bir kadını, güzel ve ya çirkin olsun hiç fark etmez, yine de çekemez. Hele ki ortada bir erkek söz konusuysa.. Hiç gereği yok durgun suyu bulandırmanın, dedi.. nasıl olsa bir gün hepsini tanıyacak..
Tanıdığı çevrelerle sık sık buluşmak, onlarla arayı sıcak tutmak ta özverili bir işti. Adam da bunu yapma çabasındaydı. Kendi bile küçümseyecek gibi oluyordu bazı buluşmaları. Buydu belki de adam için bölüşülmüş yargı. Ortakent’li bir torbacının bir gün deyiverdiği sözler arkadaşları arasında şaka konusu olmuştu. – Abe çekipdurun, çekipdurun, kafayı bulamayıpdurun.. böyle giderse evin yolunu da bulameceksin..
Artık daha bilinçli ve daha güvenliydiler. Adamın gizli, önemli ilşkileri bulunduğunu düşünenler de az değildi arkadaşlarının arasında. Pis pis sırıtanlar olurdu, o da onlara acı acı gülerek karşılık verirdi. Pek derin konuşmazlardı içerken yalnız, biri vardı ki aralarında, işte onunla baş başa kaldıklarında dünyanın altını üstüne getirirler, açmadıkları kirli çıkın bırakmazlardı.
Bunlar beni ne sanıyorlar yahu? Daha küçük yaşlardan beri babasının dilinden düşmeyen devrimci şiirleri bazen onlarla birlikte söylemek, Nazım’dan bir dörtlük okuyup günün politik tartışmalarını yapmak, özel sorunlarına ilgili davranmak, becerebilirse yardımda bulunmak, onların gözlerinde büyüttüğü bütün bu şeyler, adamın yalnız yaparken mutluluk duyduğu değil, yapmazsa hayatın tadı tuzu olmayacağına inandığı şeylerdi.
Benden bir şey aldıklarını sanıyorlar, oysa her şeyi onlar veriyor bana.. Marina’da indi, biraz yürüdü, tadıdamak’tan iki peynirli poğaça aldı. Tekrar minibüse bindi, minibüs türk hamamı gibiydi. O kadar sıcaktı ki, terden vıcık vıcık olmuştu insanlar. en arka köşe boştu, oraya geçti yarım açık camı sonuna kadar açtı ve poğaçalarını yemeye başladı. Yolda dura kalka ve sallanarak giden minibüsün arkasında sürekli akan bir trafik, loş ışıklı farlar, izbe sokaklar, kapanmış ya da kapanmakta olan dükkanlar, cadde üzerinde eve dönüş telaşında ya da bir mekana yetişme arzusundaki kadınlı erkekli çocuklu karma kalabalık, bütün gün yiyecek peşinde koşturup duran yorgun sokak köpekleri, azgın bir kedi, yokuş başında bir deniz manzarası, vapurlar, tekneler ve bütün bu tabloyu çerçeveleyecek olan göz kapakları.. o niye yoktu bu tabloda? Gerçekten de kadın yoktu burada. İrkilir gibi oldu birden, çözüm aradı. Nedense başka bir adam geliyordu aklına. O da olmamıştı hiç. Yoksa adam da mı olmamıştı? Sonra yavaş yavaş bildiği her şeyi tek tek yargılar gibi, ayrıntılarıyla gözden geçirmeye başladı. Kadını, kadınla ilişkilerini.. haksızlık ediyorum galiba, ilk karşılaştıkları andan itibaren, dolaştıkları yerlere kadar sosyete, yarı sosyete her yer.. ya bir rastlantı ya da zorunluluktan gitmişti oralara da. Ne kökeni, ne alışkanlıkları, ne inandığı şeyler, ne de zevki o yerlerin kadını olmasına uygun değildi. Bizi yaklaştıran da bu olmadı mı daha ilk gecemizde? Evimizde içtiğimiz geyikli mumlar eşliğindeki kırmızı şaraplardan sonra sabahın beşine kadar ettiğimiz muhabbetler ve güneş dimdik yukarı çıkana kadar yataktan çıkmayışımız.. Ama kadın kopamaz oralardan, Fransa’da büyümüş ne de olsa. Yine de oranın çingenelerinden yoksulluğu görmüş, bi de sokaklarda dilenen çocukları.. Varlıklı soydan gelmek kolay kurtulunucak bir ego değil. Aman, nerden çıktı şimdi bu brujuvazilik.. Hep o torbacının yüzünden, bi türlü güzel mal getirmez ki arkadaş..
Evine geldiğinde bayağı garip duygular kaplamıştı adamın içini. Düşünmekten şimdi bile utandığı kuşkular doluvermişti içine. Hiç hoş bir şey değildi böyle anlamsız işler yapması. Ama ne yapsın? Başka çaresi var mıydı ki? Bulaşmıştı bir kere bu boka, tadını almıştı serseriliğin, nasıl düzeltecekti ki kendini, hayatına düzgün bir kadın girmediği sürece.. Girdi de ne oldu, ya? Düzeltebildi mi her şeyi? Güvensizlik nasıl düzelecek peki, yine de korkuyordu işte bazı şeylerin hiç düzelemeyeceğinden. Bu korku adamı, kendine olduğu kadar başkalarına da güvensiz kılıyordu. Kaldığı yerden yaşamaya devam etme havası vardı, biten hiçbir şey yoktu hayatında, geçici olarak tükenen şeyler, tükettikleri vardı sadece. Bunların yenisini tedarik ettiği sürece de, kalan zamanında bir problem yaşamayacak gibi görünüyordu..
Halikarnas Şarapçısı
Tanıdığı çevrelerle sık sık buluşmak, onlarla arayı sıcak tutmak ta özverili bir işti. Adam da bunu yapma çabasındaydı. Kendi bile küçümseyecek gibi oluyordu bazı buluşmaları. Buydu belki de adam için bölüşülmüş yargı. Ortakent’li bir torbacının bir gün deyiverdiği sözler arkadaşları arasında şaka konusu olmuştu. – Abe çekipdurun, çekipdurun, kafayı bulamayıpdurun.. böyle giderse evin yolunu da bulameceksin..
Artık daha bilinçli ve daha güvenliydiler. Adamın gizli, önemli ilşkileri bulunduğunu düşünenler de az değildi arkadaşlarının arasında. Pis pis sırıtanlar olurdu, o da onlara acı acı gülerek karşılık verirdi. Pek derin konuşmazlardı içerken yalnız, biri vardı ki aralarında, işte onunla baş başa kaldıklarında dünyanın altını üstüne getirirler, açmadıkları kirli çıkın bırakmazlardı.
Bunlar beni ne sanıyorlar yahu? Daha küçük yaşlardan beri babasının dilinden düşmeyen devrimci şiirleri bazen onlarla birlikte söylemek, Nazım’dan bir dörtlük okuyup günün politik tartışmalarını yapmak, özel sorunlarına ilgili davranmak, becerebilirse yardımda bulunmak, onların gözlerinde büyüttüğü bütün bu şeyler, adamın yalnız yaparken mutluluk duyduğu değil, yapmazsa hayatın tadı tuzu olmayacağına inandığı şeylerdi.
Benden bir şey aldıklarını sanıyorlar, oysa her şeyi onlar veriyor bana.. Marina’da indi, biraz yürüdü, tadıdamak’tan iki peynirli poğaça aldı. Tekrar minibüse bindi, minibüs türk hamamı gibiydi. O kadar sıcaktı ki, terden vıcık vıcık olmuştu insanlar. en arka köşe boştu, oraya geçti yarım açık camı sonuna kadar açtı ve poğaçalarını yemeye başladı. Yolda dura kalka ve sallanarak giden minibüsün arkasında sürekli akan bir trafik, loş ışıklı farlar, izbe sokaklar, kapanmış ya da kapanmakta olan dükkanlar, cadde üzerinde eve dönüş telaşında ya da bir mekana yetişme arzusundaki kadınlı erkekli çocuklu karma kalabalık, bütün gün yiyecek peşinde koşturup duran yorgun sokak köpekleri, azgın bir kedi, yokuş başında bir deniz manzarası, vapurlar, tekneler ve bütün bu tabloyu çerçeveleyecek olan göz kapakları.. o niye yoktu bu tabloda? Gerçekten de kadın yoktu burada. İrkilir gibi oldu birden, çözüm aradı. Nedense başka bir adam geliyordu aklına. O da olmamıştı hiç. Yoksa adam da mı olmamıştı? Sonra yavaş yavaş bildiği her şeyi tek tek yargılar gibi, ayrıntılarıyla gözden geçirmeye başladı. Kadını, kadınla ilişkilerini.. haksızlık ediyorum galiba, ilk karşılaştıkları andan itibaren, dolaştıkları yerlere kadar sosyete, yarı sosyete her yer.. ya bir rastlantı ya da zorunluluktan gitmişti oralara da. Ne kökeni, ne alışkanlıkları, ne inandığı şeyler, ne de zevki o yerlerin kadını olmasına uygun değildi. Bizi yaklaştıran da bu olmadı mı daha ilk gecemizde? Evimizde içtiğimiz geyikli mumlar eşliğindeki kırmızı şaraplardan sonra sabahın beşine kadar ettiğimiz muhabbetler ve güneş dimdik yukarı çıkana kadar yataktan çıkmayışımız.. Ama kadın kopamaz oralardan, Fransa’da büyümüş ne de olsa. Yine de oranın çingenelerinden yoksulluğu görmüş, bi de sokaklarda dilenen çocukları.. Varlıklı soydan gelmek kolay kurtulunucak bir ego değil. Aman, nerden çıktı şimdi bu brujuvazilik.. Hep o torbacının yüzünden, bi türlü güzel mal getirmez ki arkadaş..
Evine geldiğinde bayağı garip duygular kaplamıştı adamın içini. Düşünmekten şimdi bile utandığı kuşkular doluvermişti içine. Hiç hoş bir şey değildi böyle anlamsız işler yapması. Ama ne yapsın? Başka çaresi var mıydı ki? Bulaşmıştı bir kere bu boka, tadını almıştı serseriliğin, nasıl düzeltecekti ki kendini, hayatına düzgün bir kadın girmediği sürece.. Girdi de ne oldu, ya? Düzeltebildi mi her şeyi? Güvensizlik nasıl düzelecek peki, yine de korkuyordu işte bazı şeylerin hiç düzelemeyeceğinden. Bu korku adamı, kendine olduğu kadar başkalarına da güvensiz kılıyordu. Kaldığı yerden yaşamaya devam etme havası vardı, biten hiçbir şey yoktu hayatında, geçici olarak tükenen şeyler, tükettikleri vardı sadece. Bunların yenisini tedarik ettiği sürece de, kalan zamanında bir problem yaşamayacak gibi görünüyordu..
Halikarnas Şarapçısı
3 Ağustos 2014 Pazar
Adam-9
Hiç kimsesi kalmadı yanında, şimdi gerçekten de yapayalnız bir adamdı. Buydu aradığı belki de, amacına bir adım daha yaklaşmış sayıyordu kendini. Arzuladığı o müthiş sıçramayı yapacaktı, yapmalıydı, tam yeri ve zamanıydı. Bu fırsatı belki de bir daha hiç bulamayacaktı. Yoğunlaşmalı, son noktayı koymalıydı artık. Zihninde bütün biriktirdiklerini bir kurguda toplayıp, asrın romanını yazmalıydı. Başka ne için yaşanırdı ki zaten? İnsanların birbirlerine üstünlük kurma yarışlarını iğrenerek izliyordu. Daha fazla bu iğrenç senaryoya maruz kalmak istemiyordu. Böyle bir dünya çekilecek gibi değildi zira.
Kimisi holdingleriyle.. kimisi uçakları, yatları, arabalarıyla.. kimisi dededen, babadan kalma mallarıyla.. kimisi üç kuruş biriktirip aldığı eviyle.. kimisi şansı yaver gidip elde ettiği kariyeriyle.. kimisi çocuğuyla, kimisi çoluğuyla, kimisi eşinin dostunun akrabasının başarılarıyla.. kimisi salt güzelliğiyle, kimisi giyimi kuşamı, süsüyle.. kimisi atıp tutmaca hayalleriyle.. neyi kanıtlamaya çalışıyorlardı ki? Niye böyle bir kompleksle yaşıyorlardı ki? Ah! Zavallı insancıklar ah! Beğenilme, takdir görme arzusu, çılgınlık derecesine varan, çevresine yüce görünme çabası.. peki ya bütün bunları düşünürken hiç mutlu muyuz acaba, diye düşünüyorlar mı? Tüm bunların hepsi aslında insanları mutsuz etmek için çok önceden planlanmış bir oyun değil mi? Keza bu oyunu düzenleyenleri de zamanla bir bataklık gibi içine çekmiş olan bir oyun.. sermayecilik oyunu! İnsanların anlık hoş hislerini malzeme olarak kullanıp, bu malzemeleri onlara satarak para kazanma oyunu.. hoş anlar geçtikten sonra ne malzemeyi satan mutlu, ne de onu satın alanlar mutlu..
Maddeye sahip olarak her şeye sahip olunabileceği düşüncesi ve bununla beraber mutlu olunabileceği teorisine inanmak.. ne kadar da yanıltıcı.. koskoca bir çölde serap görüyor insanlar, ve yaklaştıkça kaybolan, uzakta yenisi beliren ve asla yakalanmayacak olan hayallerin peşinde koşturup hayatını boşuna harcıyorlar.. ve bunu keşfedene kadar yaşlanıp son nefesine dayanıyorlar, ah! Zavallı insancıklar ah! Daha da elem verici bir nokta da şu ki, süreç içerisinde ders almayı öğrenemiyorlar, sadece tecrübe kazandıklarını söylüyorlar birbirlerine ama yeri gelince aynı serabın peşinden gitmeyi de elden bırakmıyorlar. Acizlik diz boyu..
Bir başka sorun da şu; mutluluğu hep başka yerde, uzaklarda, karşı taraflarda aramak.. neden hep komşunun bahçesindeki çimen yeşil gelirse işte.. aynı şekilde arkadaşlarının işleri daha güzel, arabası daha çekici, karısı yada kocası daha anlayışlı, evi daha sıcak, çocukları daha akıllı gibi gelir.. Kendilerinden o kadar nefret etmişlerdir ki, düşünceleri bile ezik, aşağılık bir insan oldukları mesajını verir. Bu aşağılık kompleksini de yeni bir iş, yeni bir araba, yeni bir eş, yeni bir ev ve yeni bir çocuk ile çözmeye çalışırlar.
Adam ne yapsın bu hem iğrenç hem de zavallı kolonilerin arasında kendi köşesine çekilmekten başka.. efendim diyorlar ki, sen böyle söylüyorsun amma, sana söylemesi kolay. İşin yok, paran yok, araban yok, karın yok, çoluğun çocuğun yok.. hele bir senin de olsun da o zaman seni de görücez.. Görücez bakalım! dedi adam.. ne değişecekse? Sanki bu sayılanlar mı insanın daima mutlu olacağına garanti ediyor? Herkesin yaptığı, herkesin sahip olduğu şeyler zaten mutlu edemiyor ki adamı.. bunu niye anlamıyorlar, anlayamazlar ya, öylesine soruyor işte.. ne kadar çok insan bir şeyin peşinden gidiyorsa, orada mutlaka değerli bir şey vardır elbette ama ne kadar az insan bir şeyin peşinden gitmeye cesaret ediyorsa orada daha çok değerli bir şey vardır kesinlikle.. o çok değerli şeye sahip olmak, bu sıradan insanların saydığı şeylere sahip olmaktan çok daha önemliydi adam ve onun gibi olan diğer azınlıktaki insanlar için. Asla bir kaybetmişlik değil ya da kaybetmişlikten doğan bir düşünce değil bu, eninde sonunda ulaşılacak mutlu bir sonun bekleyişiydi. Hem de durgun, çaresiz ve anlamsız bir bekleyiş değil, aksine umut dolu, heyecanlı ve bilinçli bir bekleyişti. Durmadan çalışıyor, yeni yollar üretiyordu. Kimse ona inanmasa da, şu anda yalnız da olsa, maddi dünya dışında yalnız olmadığına gayet emindi. Bunu tüm kalbiyle, tüm damarlarında hissediyordu çünkü. İçine kapıldığı sinerji, bundan yüzlerce yıl önce yer yüzünde aynı şekilde yaşamış olan insanların beynini kurcalayan düşüncelerdi, şimdi ise onun beynini kurcalıyordu.. ve sıradan insanlar bu düşünceleri şeytani olarak yorumluyor hatta şeytanın ta kendisi olarak ilan ediyordu. Zaten nerede, yanlış olmasa bile aykırı bir olgusallık, aykırı bir biçim, çoğunluğun tartışmaya bile cesaret edemediği durumlar, olaylar olsa hemen şeytana atıfta bulunuluyordu. Öyleyse onların gözünde, içine şeytan kaçmıştı adamın. Şeytanın, tasvir edilen şekillerde olmadığı hatta korkunç bile olmadığını biliyordu adam. Tanrı’yı kafasında oluşturduğu kavram kadar şeytanı da oluşturmuştu. İkisi de enerji, ikisi de güçlü, ikisi de düşünce sonucu ortaya çıkan olgulardı fakat biri iyiliğin, diğeri kötülüğün simgesi olmuştu. Peki neye göre, kime göre? Tanrıya göre mi, şeytana göre mi? Tabiî ki de insana göre.. neden diğer canlılara da göre olmasın? Onların aklı fikri yok değil mi? İşte bunlar da insanın aklına göre düzenlenip sunuluyor doğaya. Hiç de doğal olmayan bu kurallar sanki doğanın kanunuymuş gibi algılatılmaya çalışılıyor, nitekim de büyük çoğunluk etki altına alınmış olunuyor. Bu yapay kanunların etkisinden kurtulmuş olan şanslı insanlar, birbirleriyle çok mutlu birliktelikler sağlayabiliyorlar. Bu gibi örneklere şahit olmuş olan adamın da tek gayesi buydu. Kısa süre içinde yakaladığı dış etkilerden arınmış bir mutlu birlikteliği, uzun vadeye yayabilecek, ısrarla sürdürebilecek ve böylece adamın teorisini kanıtlayabilecek bir insanla kuracağı hayatı yaşamayı umut ediyordu.
Halikarnas Şarapçısı
Kimisi holdingleriyle.. kimisi uçakları, yatları, arabalarıyla.. kimisi dededen, babadan kalma mallarıyla.. kimisi üç kuruş biriktirip aldığı eviyle.. kimisi şansı yaver gidip elde ettiği kariyeriyle.. kimisi çocuğuyla, kimisi çoluğuyla, kimisi eşinin dostunun akrabasının başarılarıyla.. kimisi salt güzelliğiyle, kimisi giyimi kuşamı, süsüyle.. kimisi atıp tutmaca hayalleriyle.. neyi kanıtlamaya çalışıyorlardı ki? Niye böyle bir kompleksle yaşıyorlardı ki? Ah! Zavallı insancıklar ah! Beğenilme, takdir görme arzusu, çılgınlık derecesine varan, çevresine yüce görünme çabası.. peki ya bütün bunları düşünürken hiç mutlu muyuz acaba, diye düşünüyorlar mı? Tüm bunların hepsi aslında insanları mutsuz etmek için çok önceden planlanmış bir oyun değil mi? Keza bu oyunu düzenleyenleri de zamanla bir bataklık gibi içine çekmiş olan bir oyun.. sermayecilik oyunu! İnsanların anlık hoş hislerini malzeme olarak kullanıp, bu malzemeleri onlara satarak para kazanma oyunu.. hoş anlar geçtikten sonra ne malzemeyi satan mutlu, ne de onu satın alanlar mutlu..
Maddeye sahip olarak her şeye sahip olunabileceği düşüncesi ve bununla beraber mutlu olunabileceği teorisine inanmak.. ne kadar da yanıltıcı.. koskoca bir çölde serap görüyor insanlar, ve yaklaştıkça kaybolan, uzakta yenisi beliren ve asla yakalanmayacak olan hayallerin peşinde koşturup hayatını boşuna harcıyorlar.. ve bunu keşfedene kadar yaşlanıp son nefesine dayanıyorlar, ah! Zavallı insancıklar ah! Daha da elem verici bir nokta da şu ki, süreç içerisinde ders almayı öğrenemiyorlar, sadece tecrübe kazandıklarını söylüyorlar birbirlerine ama yeri gelince aynı serabın peşinden gitmeyi de elden bırakmıyorlar. Acizlik diz boyu..
Bir başka sorun da şu; mutluluğu hep başka yerde, uzaklarda, karşı taraflarda aramak.. neden hep komşunun bahçesindeki çimen yeşil gelirse işte.. aynı şekilde arkadaşlarının işleri daha güzel, arabası daha çekici, karısı yada kocası daha anlayışlı, evi daha sıcak, çocukları daha akıllı gibi gelir.. Kendilerinden o kadar nefret etmişlerdir ki, düşünceleri bile ezik, aşağılık bir insan oldukları mesajını verir. Bu aşağılık kompleksini de yeni bir iş, yeni bir araba, yeni bir eş, yeni bir ev ve yeni bir çocuk ile çözmeye çalışırlar.
Adam ne yapsın bu hem iğrenç hem de zavallı kolonilerin arasında kendi köşesine çekilmekten başka.. efendim diyorlar ki, sen böyle söylüyorsun amma, sana söylemesi kolay. İşin yok, paran yok, araban yok, karın yok, çoluğun çocuğun yok.. hele bir senin de olsun da o zaman seni de görücez.. Görücez bakalım! dedi adam.. ne değişecekse? Sanki bu sayılanlar mı insanın daima mutlu olacağına garanti ediyor? Herkesin yaptığı, herkesin sahip olduğu şeyler zaten mutlu edemiyor ki adamı.. bunu niye anlamıyorlar, anlayamazlar ya, öylesine soruyor işte.. ne kadar çok insan bir şeyin peşinden gidiyorsa, orada mutlaka değerli bir şey vardır elbette ama ne kadar az insan bir şeyin peşinden gitmeye cesaret ediyorsa orada daha çok değerli bir şey vardır kesinlikle.. o çok değerli şeye sahip olmak, bu sıradan insanların saydığı şeylere sahip olmaktan çok daha önemliydi adam ve onun gibi olan diğer azınlıktaki insanlar için. Asla bir kaybetmişlik değil ya da kaybetmişlikten doğan bir düşünce değil bu, eninde sonunda ulaşılacak mutlu bir sonun bekleyişiydi. Hem de durgun, çaresiz ve anlamsız bir bekleyiş değil, aksine umut dolu, heyecanlı ve bilinçli bir bekleyişti. Durmadan çalışıyor, yeni yollar üretiyordu. Kimse ona inanmasa da, şu anda yalnız da olsa, maddi dünya dışında yalnız olmadığına gayet emindi. Bunu tüm kalbiyle, tüm damarlarında hissediyordu çünkü. İçine kapıldığı sinerji, bundan yüzlerce yıl önce yer yüzünde aynı şekilde yaşamış olan insanların beynini kurcalayan düşüncelerdi, şimdi ise onun beynini kurcalıyordu.. ve sıradan insanlar bu düşünceleri şeytani olarak yorumluyor hatta şeytanın ta kendisi olarak ilan ediyordu. Zaten nerede, yanlış olmasa bile aykırı bir olgusallık, aykırı bir biçim, çoğunluğun tartışmaya bile cesaret edemediği durumlar, olaylar olsa hemen şeytana atıfta bulunuluyordu. Öyleyse onların gözünde, içine şeytan kaçmıştı adamın. Şeytanın, tasvir edilen şekillerde olmadığı hatta korkunç bile olmadığını biliyordu adam. Tanrı’yı kafasında oluşturduğu kavram kadar şeytanı da oluşturmuştu. İkisi de enerji, ikisi de güçlü, ikisi de düşünce sonucu ortaya çıkan olgulardı fakat biri iyiliğin, diğeri kötülüğün simgesi olmuştu. Peki neye göre, kime göre? Tanrıya göre mi, şeytana göre mi? Tabiî ki de insana göre.. neden diğer canlılara da göre olmasın? Onların aklı fikri yok değil mi? İşte bunlar da insanın aklına göre düzenlenip sunuluyor doğaya. Hiç de doğal olmayan bu kurallar sanki doğanın kanunuymuş gibi algılatılmaya çalışılıyor, nitekim de büyük çoğunluk etki altına alınmış olunuyor. Bu yapay kanunların etkisinden kurtulmuş olan şanslı insanlar, birbirleriyle çok mutlu birliktelikler sağlayabiliyorlar. Bu gibi örneklere şahit olmuş olan adamın da tek gayesi buydu. Kısa süre içinde yakaladığı dış etkilerden arınmış bir mutlu birlikteliği, uzun vadeye yayabilecek, ısrarla sürdürebilecek ve böylece adamın teorisini kanıtlayabilecek bir insanla kuracağı hayatı yaşamayı umut ediyordu.
Halikarnas Şarapçısı
1 Ağustos 2014 Cuma
Adam-8
Pazar gününü beklemek yeniden zorlamıştı adamı. Nilüfer’den ayrıldığı akşam, iş yerine gelinceye kadar kendine kızıp durmuştu. Bütün gün çene çal da kızın nerde oturduğunu bile doğru dürüst öğrenmeden ayrıl. Kitapçıya gelince, Oğuz, Arzu hanımın birkaç kez aradığını söyledi. Bakışında da ayrı bir gariplik vardı sanki. Adam hiçbir şeyi umursayacak durumda değildi. Arzu hanımı bile. Daha merdivenleri yeniden çıkarken telefon yine çalmıştı, Arzu hanımdı. Adamı kızdırmaktan çekinerek, nerede olduğunu merak ettiğini söylüyordu sadece. Adam: bunalmıştım, biraz dolaşmaya çıktım, çok iyiyim şimdi, dedi. Alacaklarını da unutmamıştı. Oğuz da duymuş olmalıydı bu konuşmaları. İş yeri bomboş, sessizdi. Ne kadar düşük konuşsa da duyardı Oğuz zaten.
Sevgilisini aldatan adamdı bu, biraz sonra hesabı almaya inince, çocuğun gözlerinde hep, “buydu demek aramasını beklediği, kızı da atlatıverdin hadi” diyen sinsice gülen gözler görecekti. Oğuz’a gitmesini söyledi yukardan, yalnız kalınca aşağı tezgaha baktı. Nilüfer’i orada ilk gördüğü anı düşündü. Nasıl da olmuştu bu iş? Ama yine gitmişti işte, peşinde de o pis herif. Yoksa alıp götürmüşler midir kızı? Peki ne yaparım o zaman ben? diye düşündü.
Yine o boşluk duygusu, salıncaktan, tepelerden aşağı kaymadaki boşalma, iç ezikliği. Sonra bu duygu iyice yerleşti tüm hücrelerine. Azalıp çoğalıyordu sadece, hiç geçmiyordu. Nilüfer’i bir daha hiç görememek korkusuyla oluşan dayanılmaz acı; çıkageldiği günün anısıyla mutluluğa dönüşüyordu bazen ama hiç geçmiyordu. Belki de buydu aradığı, tatlı bir işkence!
Bu inişli çıkışlı duyguyla yaşadığı günlerden biri, Pazar sabahı hazırlanırken Arzu, öğleden sonra alışverişe çıkmalarını isteyince, terslememek için güç tuttu kendini. Bilmiyor muydu, üstelik Pazar günleri alışverişe gitmekten nefret ettiğini o? Ses çıkarmadı Arzu, yalnız eve geç dönmemesini istedi, akşama annesi gelecekmiş yemeğe belki. Başka bir arkadaşı da İstanbul’dan dönüyormuş, telefon etmiş akşam. Adam bir şey demedi. Kapıda Arzu, kollarını adamın boynuna doladı, sevgi dolu bakışla gülerek; çok sinirlisin, dedi. Ne olur, sıkma kendini, her şey yoluna girer.
Aynı sıcaklıkla yüzünün her yanına öpücükler kondurdu, öyle salıverdi kapıdan. Tam aranan kadın özelliği işte! Fazla soru sormadan sıkıntıyı anlayıp, durumu idare edebilme.. Bir ilişki ancak böyle sorunsuzca devam edebilirdi. Herkes zaman zaman böyle durumlarla karşılaşıyordu nasılsa, büyütmemek ve takmamak gerekirdi.. İzmir’de okul müdürü sık sık bu özelliğinden dolayı överdi Arzu’yu. Bu okulda bir yıl öğretmenlik yapmıştı Arzu, sonra başka okula tayini çıkmıştı. Müdürün artikülasyon problemi vardı yalnız, bazı harfleri mesela Z ve C harflerini J gibi söylüyordu. Halk tabiriyle dili basıktı. Arada taklidini yapıp gülüştükleri olurdu evde. Adam bir süre janım Arjum diye takılırdı bu muhabbetten sonra. Adam bazen şakayı abartır ve Arzu da işi alınganlığa döker, kızmış gibi yapardı.
Aslında Arzu gerçekten de mükemmele yakın bir kadındı. Son tahvilde dürüst; evine, sevgilisine bağlı ve ilişkisinden başka bir şey düşünmeyen, hayatını adama göre temellendiren bir kadındı. Anne ve babasının yaşam hikayesi onda bir nevi adama tapma içgüdüsü oluşturmuştu.
Adam, bugüne kadar Arzu’ya hiç yalan söylememişti, ilişki kurduğu kadınlar hakkında bile.. Zaten çok zor bir şey değildi, açıklamıştı her şeyi, birlikte olmaya başladıktan sonra da ciddi bir kaçamağı olmamıştı. Yalnız bir defa, bir iş için gittiği Bodrum’da, önceden tanıştığı bir kadınla içkili bir gecenin ardından yatmıştı. Büyük bir pişmanlık duymuştu sonra, vicdan yapmıştı. Birkaç kez anlatmayı denedi ama bir türlü dili varmadı, belki de o sakin ve anlayışlı kadının bu kez anşlılay tutumundan vazgeçeceği korkusuna kapıldı. Çirkin yüzünü görmek istemiyordu Arzu’nun. Fakat, adam aradan geçen bir haftadan sonra vicdanına yenik düşüp bütün olan biteni kadına anlattı. Kadın günlerce için için ağladı, dürüst davrandığı için ve karakteri de elvermediğinden bişey de diyemedi. Yaklaşık on gün kadar uzak durdu adamdan. Sonra kendiliğinden unutmuş göründü. Bir süre sonra sakin ve gücenmiş bir ses tonuyla: senden bişey istiyicem, ne olur bi daha böyle bişey olmasın, tamam mı? Sonra kızarak ekledi: duymak istemiyorum böyle bişey, dayanamıyorum başkasının sana dokunmasına!..
Bundan sonraki yaşamları dümdüz devam etti. Kadın kendini mutlu sayıyordu, elde ettikleri onun ölçülerine tastamam uygundu. Adam da kendini iyice edebiyata yaslamış, o kitap senin bu kitap benim okumaya devam ediyordu. İdeal yaşamını arıyordu belki de bu okuduklarının içinden..
Nilüfer mi? Onun da nerede olduğu, şu anda ne yaptığı belli değildi. Kim bilir hangi şartlarda yaşamını sürdürüyordu? Bu soru, adamın okuduğu her kitabın her sayfasındaki her satırda aklına geliyor, gözleri her cümlede bir cevap arıyordu. Belki de bir gün aradığı cevabı bulacaktı, hayat sürprizlerle doluydu nasıl olsa..
Halikarnas Şarapçısı
Sevgilisini aldatan adamdı bu, biraz sonra hesabı almaya inince, çocuğun gözlerinde hep, “buydu demek aramasını beklediği, kızı da atlatıverdin hadi” diyen sinsice gülen gözler görecekti. Oğuz’a gitmesini söyledi yukardan, yalnız kalınca aşağı tezgaha baktı. Nilüfer’i orada ilk gördüğü anı düşündü. Nasıl da olmuştu bu iş? Ama yine gitmişti işte, peşinde de o pis herif. Yoksa alıp götürmüşler midir kızı? Peki ne yaparım o zaman ben? diye düşündü.
Yine o boşluk duygusu, salıncaktan, tepelerden aşağı kaymadaki boşalma, iç ezikliği. Sonra bu duygu iyice yerleşti tüm hücrelerine. Azalıp çoğalıyordu sadece, hiç geçmiyordu. Nilüfer’i bir daha hiç görememek korkusuyla oluşan dayanılmaz acı; çıkageldiği günün anısıyla mutluluğa dönüşüyordu bazen ama hiç geçmiyordu. Belki de buydu aradığı, tatlı bir işkence!
Bu inişli çıkışlı duyguyla yaşadığı günlerden biri, Pazar sabahı hazırlanırken Arzu, öğleden sonra alışverişe çıkmalarını isteyince, terslememek için güç tuttu kendini. Bilmiyor muydu, üstelik Pazar günleri alışverişe gitmekten nefret ettiğini o? Ses çıkarmadı Arzu, yalnız eve geç dönmemesini istedi, akşama annesi gelecekmiş yemeğe belki. Başka bir arkadaşı da İstanbul’dan dönüyormuş, telefon etmiş akşam. Adam bir şey demedi. Kapıda Arzu, kollarını adamın boynuna doladı, sevgi dolu bakışla gülerek; çok sinirlisin, dedi. Ne olur, sıkma kendini, her şey yoluna girer.
Aynı sıcaklıkla yüzünün her yanına öpücükler kondurdu, öyle salıverdi kapıdan. Tam aranan kadın özelliği işte! Fazla soru sormadan sıkıntıyı anlayıp, durumu idare edebilme.. Bir ilişki ancak böyle sorunsuzca devam edebilirdi. Herkes zaman zaman böyle durumlarla karşılaşıyordu nasılsa, büyütmemek ve takmamak gerekirdi.. İzmir’de okul müdürü sık sık bu özelliğinden dolayı överdi Arzu’yu. Bu okulda bir yıl öğretmenlik yapmıştı Arzu, sonra başka okula tayini çıkmıştı. Müdürün artikülasyon problemi vardı yalnız, bazı harfleri mesela Z ve C harflerini J gibi söylüyordu. Halk tabiriyle dili basıktı. Arada taklidini yapıp gülüştükleri olurdu evde. Adam bir süre janım Arjum diye takılırdı bu muhabbetten sonra. Adam bazen şakayı abartır ve Arzu da işi alınganlığa döker, kızmış gibi yapardı.
Aslında Arzu gerçekten de mükemmele yakın bir kadındı. Son tahvilde dürüst; evine, sevgilisine bağlı ve ilişkisinden başka bir şey düşünmeyen, hayatını adama göre temellendiren bir kadındı. Anne ve babasının yaşam hikayesi onda bir nevi adama tapma içgüdüsü oluşturmuştu.
Adam, bugüne kadar Arzu’ya hiç yalan söylememişti, ilişki kurduğu kadınlar hakkında bile.. Zaten çok zor bir şey değildi, açıklamıştı her şeyi, birlikte olmaya başladıktan sonra da ciddi bir kaçamağı olmamıştı. Yalnız bir defa, bir iş için gittiği Bodrum’da, önceden tanıştığı bir kadınla içkili bir gecenin ardından yatmıştı. Büyük bir pişmanlık duymuştu sonra, vicdan yapmıştı. Birkaç kez anlatmayı denedi ama bir türlü dili varmadı, belki de o sakin ve anlayışlı kadının bu kez anşlılay tutumundan vazgeçeceği korkusuna kapıldı. Çirkin yüzünü görmek istemiyordu Arzu’nun. Fakat, adam aradan geçen bir haftadan sonra vicdanına yenik düşüp bütün olan biteni kadına anlattı. Kadın günlerce için için ağladı, dürüst davrandığı için ve karakteri de elvermediğinden bişey de diyemedi. Yaklaşık on gün kadar uzak durdu adamdan. Sonra kendiliğinden unutmuş göründü. Bir süre sonra sakin ve gücenmiş bir ses tonuyla: senden bişey istiyicem, ne olur bi daha böyle bişey olmasın, tamam mı? Sonra kızarak ekledi: duymak istemiyorum böyle bişey, dayanamıyorum başkasının sana dokunmasına!..
Bundan sonraki yaşamları dümdüz devam etti. Kadın kendini mutlu sayıyordu, elde ettikleri onun ölçülerine tastamam uygundu. Adam da kendini iyice edebiyata yaslamış, o kitap senin bu kitap benim okumaya devam ediyordu. İdeal yaşamını arıyordu belki de bu okuduklarının içinden..
Nilüfer mi? Onun da nerede olduğu, şu anda ne yaptığı belli değildi. Kim bilir hangi şartlarda yaşamını sürdürüyordu? Bu soru, adamın okuduğu her kitabın her sayfasındaki her satırda aklına geliyor, gözleri her cümlede bir cevap arıyordu. Belki de bir gün aradığı cevabı bulacaktı, hayat sürprizlerle doluydu nasıl olsa..
Halikarnas Şarapçısı
28 Temmuz 2014 Pazartesi
Şans Eseri
Hem şanssız hem de şansız
Bir şair elinden çıktı
Şanslı olan bu şiir..
Dikkatleri üzerine kadınla çekmeyi başardı
Kadın bilseydi belki bu şiir onunla yaşardı
Ben karşına çıkmışsam onun şansına
O karşıma çıkmışsa benim şanssızlığıma
Şans ona güldü, şanssızlık bana
Ah ne şanslı o, ben ne şanssızım!
Ben dünyanın en şanssız insanı
O dünyanın en şanslı kadını
Bu şiir bile onun şansına yazıldı
‘Şans Eseri’ dense yeridir buna
Halikarnas Şarapçısı
Bir şair elinden çıktı
Şanslı olan bu şiir..
Dikkatleri üzerine kadınla çekmeyi başardı
Kadın bilseydi belki bu şiir onunla yaşardı
Ben karşına çıkmışsam onun şansına
O karşıma çıkmışsa benim şanssızlığıma
Şans ona güldü, şanssızlık bana
Ah ne şanslı o, ben ne şanssızım!
Ben dünyanın en şanssız insanı
O dünyanın en şanslı kadını
Bu şiir bile onun şansına yazıldı
‘Şans Eseri’ dense yeridir buna
Halikarnas Şarapçısı
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

