Kitaplığımın raflarındaki tozları temizlemek için bütün kitaplarımı yere indirdim bugün. Eski kitaplarımın arasından eski ajandam da çıktı. Ajandamın arasından eski sevgilimin iki fotoğrafı düştü, birinde mum alevini yaklaştırarak kocaman yeşilimtırak gözleri çekilmiş, diğerinde ise göğüs dekolteli siyah bir badi ile bol kırmızı rujla boyanmış dudaklarıyla çekilmiş. Fotoğraflara göz atıp tekrar ajandamın içine sakladım ve ajandamın ilk sayfasına yazdığı yazıyı gördüm, sanırım yazıldığından beri ilk defa okumuştum, neden böyle bişey yazmıştı acaba diye uzun uzun düşündüm, bir sonuca varamadım ama karşılaştığım bu durum beni etkilemedi desem yalan olurdu.
İnternete yazdığımda yazının alıntı bir yazı olduğunu fark ettim, bir kez de internetten okudum yazıyı ama birebir uyuşmuyordu, demek ki ezberlemiş ve aklında kalanları yazmıştı o zaman. Bugünleri görüp te mi yazmıştı acaba yoksa ilahi bir önseziyle mi yazdırılmıştı, bu düşünce irkilmeme sebep oldu, tüylerim dikeldi. Neden böyle bir tesadüfle karşılaştırmıştı beni Tanrı, neyin mesajını veriyordu bana ve neden şimdi?
Çok şakınım, istemediğim düşüncelerden kaçamıyorum, bitürlü kurtulamıyorum, her seferinde biyerlerden karşıma çıkıyor onu hatırlatacak materyaller. Hay aksi şeytan, arapsaçını doladı yine etrafıma ve zamanlaması bu kadar mı manidar olabilirdi? Dokunsalar ağlayacağım her an..
Dokunsalar Ağlayacağım
Dokunsalar ağlayacağım, iyi demek adettendir ya, iyiyim dedim..
değilim aslında!
anlatılması zor bir duygu içimdeki. Her harf, her kelime ve her cümle olduğundan ya çok basit,
ya da daha karmaşık bir hale getiriyor dilime getiremediklerimi..
Bir gün konuşmayı unutmak, sadece susmak istiyorum. bir gün susmayı unutmak, olur olmaz konuşmak istiyorum..
Kime, neye konuşursan konuş diyorum. Yeter ki susma!
Hiç bir söz yetmiyor beni bana anlatmama. Dinleyemiyorum kendimi acımadan içim.
Dokunsalar ağlayacağım bir ömür boyu.. ve değseler hüznüme, döküleceğim parça parça..
Bir anlık değil boğulduğum bilinmezlik.
Acısı çıkıyor sustuklarımın. Oysa ben iyiyim görünürde.
Anlamını içime çeke çeke mutluluğa erişemiyorum.
Ya hep ben fazla geldim ya hep bişeyler eksik kaldı..
Şİmdi iyi olan ne varsa, üzerine çizgi çekemediğim kırgınlıklar sarıyor dört yanımı..
Halikarnas Şarapçısı
19 Mayıs 2013 Pazar
15 Mayıs 2013 Çarşamba
Rebeka İtiraf Ediyor
Azgın bir sevişmenin ardından yorgun düşen bedenlerimiz savrulmuştu yatağın iki ucuna. O mışıl mışıl uyurken ben hayatımın en mükemmel seks deneyimini yaşamanın tarifi imkansız çakırkeyifliği içerisindeydim. Hala biraz öncesine kadar yaşananlara inanamıyordum, sanki bir rüyadaymışım da uyanmışım gibi geliyordu.
Bu adam, tipik erkekler gibi kendini tatmin edip beni bir başıma bırakmamıştı, ben orgazmı yaşayana kadar devam etmişti sevişmeye. Yaygın olarak bilinen bencilliği yoktu, bu da beni oldukça etkilemişti. Sanırım sabah, o uyanana kadar, belki de öğlene ya da akşam üzerine doğru uyanacak olması muhtemeldi, ne vakit olursa olsun, onun bu tatlı masum halini izlemeye doyamayacaktım. Hatta dayanamayıp bikaç kez öptüm onu uyurken, ağzından burnundan bal damlıyordu resmen, bu kadar mı tatlı olunurdu yahu.
Böylece birkaç saat geçti, tan vaktinin alacakaranlığı hakimdi dışarıya. Yatağın üstünde oturup, pencereden limon ağacını ve denizi izliyordum. Birden bi kıpırdanma hissettim yatakta ve kafamı yastığa koyup gözlerimi kapadım, çakal öldü yapıyordum Türk halk tabiriyle.
Adam doğruldu, uykulu bir insanın çıkardığı garip iniltili sesler çıkartarak ayağa kalktı ve odadan çıktı. Kısık gözlerle onu takip ediyordum. Başımı kaldırıp göz ucumla onu izledim, antrenin ışığını yaktı ve hemen karşıdaki mutfağa girdi. Bu saatte ne yapacak acaba mutfakta diye düşünürken bardağa doldurulan su sesi geldi. Mesele anlaşılmıştı, bizimki susamıştı meğer. Oysa benden isteseydi ben ona su getirirdim ama uyanık olduğumu bilmiyordu ki, bilse belki rica ederdi, bende seve seve erkeğime bi koşu suyu, sürahiyi hatta damacanayı getirirdim. Kendi ellerimle bardağa doldurur, kendim içirirdim bu dünyanın en mükemmel erkeğine.
Onu düşünürken, biran dalıp gittiğimi fark ettim, hala gelmemişti yatağa ve hala önce bardağa doldurulan su sesi geliyor ardından “gulp gulp” diye yudumlama sesi duyuluyordu gecenin sessizliğinde. Kaçıncı bardağını içiyordu, bu nasıl bir susamışlıktı acaba? Merak ettim ve kalkıp yanına gittim.
Beni gördüğüne şaşırdı, gözleri kanlanmıştı, neden uyandığımı sordu, susadım ben de dedim. Bir bardak su da bana doldurdu. İyi olup olmadığını sordum, midem çok kötü yanıyor dedi, votka yaramamış ona. Şarap içseymiş hiç bişeyi olmazmış. Onu avurtucasına bir ses tonuyla, tamam canım, bidahakine de şarap içeriz dedim. Bidaha mı? diyerek kötü kötü baktı bana, o an ne demek istediğini anlamamıştım, belki yeni yeni anlıyorum anlatmak istediğini.
Su faslını bitirdikten sonra yatağa geri döndük, az önce bana manalı bir şey söylemiş olmanın verdiği suçluluk duygusuyla, pişmanlık tavırları içinde iki kolunun arasına aldı beni, sımsıkı sardı. O an kendimi bir kelebek kadar hafif ve kundaktaki bir bebek kadar korunaklı, huzur içinde ve güvende hissetmiştim. Saçlarımdan başımı, alnımı öpüyor, adeta sevgi kalkanıyla himaye ediyordu beni. Tıpkı kızına sarılan bir baba gibiydi. Onun bu tavırları, beni ona karşı daha da teslimiyetçi yapıyordu. İçimde büyüyen kocaman bir aşk doğuyordu sanki, bu korkunç bir şeydi, aşık olmak!
Kaçınılmaz bir sona doğru sürüklendiğimi fark ettiğimde artık çok geçti, ben bu adama fena halde aşık olmuştum. Umarım o da benim için aynı şeyleri hissediyordur yoksa vay halime.
Hayatımda ilk defa sabahın olmasını hiç istemedim. Bu anın hiç bitmemesini, zamanın tam da bu anda durmasını, böylece donakalmamızı diledim tanrıdan. Bizi mumyalasınlar istedim buraya. Sabah demek, gece görünen hayallerin sona ermesi ve gerçeklerin gün yüzüne çıkması demekti. Gün ışığından hiçbir şey gizlenemiyordu ve acı gerçeklerle yüzleşmek beni tedirgin ediyordu. Ben bunları düşünürken, horozlar sabahın gelişini felaket telalı gibi müjdeliyorlardı ve içime bir ürperme doğuruyorlardı. Her an, kollarında cenneti bulduğum erkeğimden ayırabilirdi beni bu gün ışığı ve aydınlık yok edebilirdi tüm masum hayallerimi.
Halikarnas Şarapçısı
‘şarapsal anlar’
Bu adam, tipik erkekler gibi kendini tatmin edip beni bir başıma bırakmamıştı, ben orgazmı yaşayana kadar devam etmişti sevişmeye. Yaygın olarak bilinen bencilliği yoktu, bu da beni oldukça etkilemişti. Sanırım sabah, o uyanana kadar, belki de öğlene ya da akşam üzerine doğru uyanacak olması muhtemeldi, ne vakit olursa olsun, onun bu tatlı masum halini izlemeye doyamayacaktım. Hatta dayanamayıp bikaç kez öptüm onu uyurken, ağzından burnundan bal damlıyordu resmen, bu kadar mı tatlı olunurdu yahu.
Böylece birkaç saat geçti, tan vaktinin alacakaranlığı hakimdi dışarıya. Yatağın üstünde oturup, pencereden limon ağacını ve denizi izliyordum. Birden bi kıpırdanma hissettim yatakta ve kafamı yastığa koyup gözlerimi kapadım, çakal öldü yapıyordum Türk halk tabiriyle.
Adam doğruldu, uykulu bir insanın çıkardığı garip iniltili sesler çıkartarak ayağa kalktı ve odadan çıktı. Kısık gözlerle onu takip ediyordum. Başımı kaldırıp göz ucumla onu izledim, antrenin ışığını yaktı ve hemen karşıdaki mutfağa girdi. Bu saatte ne yapacak acaba mutfakta diye düşünürken bardağa doldurulan su sesi geldi. Mesele anlaşılmıştı, bizimki susamıştı meğer. Oysa benden isteseydi ben ona su getirirdim ama uyanık olduğumu bilmiyordu ki, bilse belki rica ederdi, bende seve seve erkeğime bi koşu suyu, sürahiyi hatta damacanayı getirirdim. Kendi ellerimle bardağa doldurur, kendim içirirdim bu dünyanın en mükemmel erkeğine.
Onu düşünürken, biran dalıp gittiğimi fark ettim, hala gelmemişti yatağa ve hala önce bardağa doldurulan su sesi geliyor ardından “gulp gulp” diye yudumlama sesi duyuluyordu gecenin sessizliğinde. Kaçıncı bardağını içiyordu, bu nasıl bir susamışlıktı acaba? Merak ettim ve kalkıp yanına gittim.
Beni gördüğüne şaşırdı, gözleri kanlanmıştı, neden uyandığımı sordu, susadım ben de dedim. Bir bardak su da bana doldurdu. İyi olup olmadığını sordum, midem çok kötü yanıyor dedi, votka yaramamış ona. Şarap içseymiş hiç bişeyi olmazmış. Onu avurtucasına bir ses tonuyla, tamam canım, bidahakine de şarap içeriz dedim. Bidaha mı? diyerek kötü kötü baktı bana, o an ne demek istediğini anlamamıştım, belki yeni yeni anlıyorum anlatmak istediğini.
Su faslını bitirdikten sonra yatağa geri döndük, az önce bana manalı bir şey söylemiş olmanın verdiği suçluluk duygusuyla, pişmanlık tavırları içinde iki kolunun arasına aldı beni, sımsıkı sardı. O an kendimi bir kelebek kadar hafif ve kundaktaki bir bebek kadar korunaklı, huzur içinde ve güvende hissetmiştim. Saçlarımdan başımı, alnımı öpüyor, adeta sevgi kalkanıyla himaye ediyordu beni. Tıpkı kızına sarılan bir baba gibiydi. Onun bu tavırları, beni ona karşı daha da teslimiyetçi yapıyordu. İçimde büyüyen kocaman bir aşk doğuyordu sanki, bu korkunç bir şeydi, aşık olmak!
Kaçınılmaz bir sona doğru sürüklendiğimi fark ettiğimde artık çok geçti, ben bu adama fena halde aşık olmuştum. Umarım o da benim için aynı şeyleri hissediyordur yoksa vay halime.
Hayatımda ilk defa sabahın olmasını hiç istemedim. Bu anın hiç bitmemesini, zamanın tam da bu anda durmasını, böylece donakalmamızı diledim tanrıdan. Bizi mumyalasınlar istedim buraya. Sabah demek, gece görünen hayallerin sona ermesi ve gerçeklerin gün yüzüne çıkması demekti. Gün ışığından hiçbir şey gizlenemiyordu ve acı gerçeklerle yüzleşmek beni tedirgin ediyordu. Ben bunları düşünürken, horozlar sabahın gelişini felaket telalı gibi müjdeliyorlardı ve içime bir ürperme doğuruyorlardı. Her an, kollarında cenneti bulduğum erkeğimden ayırabilirdi beni bu gün ışığı ve aydınlık yok edebilirdi tüm masum hayallerimi.
Halikarnas Şarapçısı
‘şarapsal anlar’
Rebeka'nın Gözünden
Yarıldı bulutlar, güneş göz kırparak ufaldı, 3 dakikadan daha az zamanda denizle göğün kesiştiği mevkiden kayboldu. başka diyarları aydınlatmak için şimdilik bu diyara veda etti.
Gökyüzünün pembelikten turanja daha sonra da sırasıyla eflatun, lacivert ve karanlığın elli tonuna geçiş yapması sonunda gecemiz başlamış oldu.
Teknenin motorundan gelen ses kesilince, onun nefesini daha derinden hissetmeye başladım. Nefesinin sesinde bir titreme vardı, bu heyecanının ne kadar aşırı olduğunu gösteriyordu. Aslında ben bir yabancı iken, o daha fazla yabancılık çekiyordu kendi evinde. Ben ondan daha rahattım açıkçası, buraya gelme kararımı bile oldukça sakin ve yerinde verilmiş bir karar olarak buldum. Yayıldıkça yayıldım evin her köşesine, o andan itibaren ev benimdi sanki, adeta sihirli bir güçle ele geçirmiştim burayı. Öyle de güzel ve şirin bir evdi ki, gören herkes bu ev kendisinin olmasını isterdi mutlaka. O ise böyle bir eve sahip olmasını umursamıyordu, bütün derdi benimle beraber geçirebileceği bir geceydi. Bu gece için bu evini bile kayıtsızca satabilirdi. Onun bu acizliğine acıdım desem yeridir, yine de çok tatlı görünüyordu gözüme, sırf bu tatlılığı yüzünden onunla sevişebilirdim.
Adamın her geçen dakika karşımda sarhoş olmaya başlaması beni endişelendirse de, bu durumun onun stresini azaltmaya ve heyecanını yatıştırmaya katkısı olduğundan müdahale etmiyordum daha da içmesine. Belki de şarap yerine votka içmesi neden olmuştu bu duruma. Bu ezber bozuş sendelemişti onu, çarpılmıştı çabucak.
İlk bardağı ondan önce bitirmiş olmamı baya bi kafasına takmış, içerlemişti. Sonraki 4 bardağı da benden önce bitirerek erkeklik gururunu kurtarmaya çalıştı aklınca. Bense onun bu halini sevecenlikle izlemeye devam ettim. Gittikçe sersemleşiyor, daha bi şapşallaşıyordu karşımda ama bi o kadar da tatlılaşıyor, dayanılmaz derecede sevişme iç güdümü tetikliyor, an be an tahrik ediyordu beni.. Bir erkeği karşımda böylesine teslim olmuş şekilde çok nadir görürdüm, belki de bir ilkti bu. Aslında cesaret konusunda ne kadar atıp tutsalar da içlerinde hep bi ana kuzusu barındırırlardı. Bu ana kuzusu adamları çok tatlı buluyorum nedense, bana çok doğal geliyorlar, genelde kimseye göstermedikleri, bilinç altlarındaki en gerçek halleri bunlardı oysa. Böylesine masum bir erkekle sevişmek, tadından yenmezdi şimdi.
Onu elinden tuttum ve masadan kaldırdım, sendeleyen bedenini ayakta tutabilmek için kolunun altına girdim ve yatağına kadar taşıdım. Ancak yatağına yatırırken ondan kurtulamadım, beraber yuvarlandık bazanın üstüne. Bu yuvarlanış, sabaha kadar sürecek ateşli bir gece yarısının kıvılcımı olmuştu adeta.
Öpüşmeye ve üzerimizdekileri parçalarcasına çıkarmaya başladık. Henüz biraz önce yarı ölü gibi yatağa zor getirdiğim adam, bir anda kaplana dönüşmüş, beni altına almış ve bütün arzuları şaha kalkmış şekilde geziniyordu bedenimde..
Halikarnas Şarapçısı
'şaraplı geceler'
Gökyüzünün pembelikten turanja daha sonra da sırasıyla eflatun, lacivert ve karanlığın elli tonuna geçiş yapması sonunda gecemiz başlamış oldu.
Teknenin motorundan gelen ses kesilince, onun nefesini daha derinden hissetmeye başladım. Nefesinin sesinde bir titreme vardı, bu heyecanının ne kadar aşırı olduğunu gösteriyordu. Aslında ben bir yabancı iken, o daha fazla yabancılık çekiyordu kendi evinde. Ben ondan daha rahattım açıkçası, buraya gelme kararımı bile oldukça sakin ve yerinde verilmiş bir karar olarak buldum. Yayıldıkça yayıldım evin her köşesine, o andan itibaren ev benimdi sanki, adeta sihirli bir güçle ele geçirmiştim burayı. Öyle de güzel ve şirin bir evdi ki, gören herkes bu ev kendisinin olmasını isterdi mutlaka. O ise böyle bir eve sahip olmasını umursamıyordu, bütün derdi benimle beraber geçirebileceği bir geceydi. Bu gece için bu evini bile kayıtsızca satabilirdi. Onun bu acizliğine acıdım desem yeridir, yine de çok tatlı görünüyordu gözüme, sırf bu tatlılığı yüzünden onunla sevişebilirdim.
Adamın her geçen dakika karşımda sarhoş olmaya başlaması beni endişelendirse de, bu durumun onun stresini azaltmaya ve heyecanını yatıştırmaya katkısı olduğundan müdahale etmiyordum daha da içmesine. Belki de şarap yerine votka içmesi neden olmuştu bu duruma. Bu ezber bozuş sendelemişti onu, çarpılmıştı çabucak.
İlk bardağı ondan önce bitirmiş olmamı baya bi kafasına takmış, içerlemişti. Sonraki 4 bardağı da benden önce bitirerek erkeklik gururunu kurtarmaya çalıştı aklınca. Bense onun bu halini sevecenlikle izlemeye devam ettim. Gittikçe sersemleşiyor, daha bi şapşallaşıyordu karşımda ama bi o kadar da tatlılaşıyor, dayanılmaz derecede sevişme iç güdümü tetikliyor, an be an tahrik ediyordu beni.. Bir erkeği karşımda böylesine teslim olmuş şekilde çok nadir görürdüm, belki de bir ilkti bu. Aslında cesaret konusunda ne kadar atıp tutsalar da içlerinde hep bi ana kuzusu barındırırlardı. Bu ana kuzusu adamları çok tatlı buluyorum nedense, bana çok doğal geliyorlar, genelde kimseye göstermedikleri, bilinç altlarındaki en gerçek halleri bunlardı oysa. Böylesine masum bir erkekle sevişmek, tadından yenmezdi şimdi.
Onu elinden tuttum ve masadan kaldırdım, sendeleyen bedenini ayakta tutabilmek için kolunun altına girdim ve yatağına kadar taşıdım. Ancak yatağına yatırırken ondan kurtulamadım, beraber yuvarlandık bazanın üstüne. Bu yuvarlanış, sabaha kadar sürecek ateşli bir gece yarısının kıvılcımı olmuştu adeta.
Öpüşmeye ve üzerimizdekileri parçalarcasına çıkarmaya başladık. Henüz biraz önce yarı ölü gibi yatağa zor getirdiğim adam, bir anda kaplana dönüşmüş, beni altına almış ve bütün arzuları şaha kalkmış şekilde geziniyordu bedenimde..
Halikarnas Şarapçısı
'şaraplı geceler'
13 Mayıs 2013 Pazartesi
Rebeka, Votka, Limon
Gece diskoya gitmeyi isteyen Rebeka'yı, bu planından caydırmayı başarmıştım ve beraber Güvercinliğe, benim şirin mi şirin, tatlı mı tatlı, içine girildiğinde insana huzur veren şaraphane görünümlü evceğizime gelmiştik.
Evim her an beklenmeyen bir konuğun gelebilme ihtimaline karşı derli topluydu bulunuyordu. önceleri buna hiç dikkat etmezdim ama burada bu konuya çok önem vermeye başladım nedense. Evden çıkmadan evvel kabataslak her yeri kontrol ediyordum, eksik gedik bişeyler var mı diye.
Ev işlerinde beceremediğim bi tek ütü kaldı, mesela hala gömlek ve tişörtlerimi ütüleyemiyorum hala. Bu konuda bi kadına ihtiyacım var sanırım. Sırf bu yüzden evlenmeyi düşünebilir insan. Garip bir evlenme sebebi değil mi? Bence bir çok insanın evlenme sebebinden daha mantıklıca.
Her neyse, konuyu dağıtmadan Rebeka'ya döneyim. Kendisi tipik kadın psikolojisine sahip olduğu için, (dünyanın neresine giderseniz gidin kadınlar hep böyledir) beklemeye ve ilgisizliğe tahammül edemezler. Hatta bunu bir onur ve gurur meselesi haline getirmeyi başarırlar her seferinde. Bir süre sonra bu triplerinin yersiz olduğunu anlayıp kendileri de sıkılırlar ama bi kere poza girmişlerdir, o flaş patlamadan bozmazlar pozlarını. Neyse, biz de basalım deklanşöre de daha fazla kasılıp kalmasınlar öyle.
Rebeka'ya "ne içersin?" diye sorduğumda, sanki daha önce bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi hiç düşünmeden "votka" dedi. "Şarap içmez misin?" diye değiştirdim sorumu, maniplasyon moduna geçtim, çünkü ben pek votka sevmezdim ve başbaşa içtiğim bir ortamda karşımdaki insanın da benim zevklerime uyması beni olduğundan fazla memnun ederdi.
Ama Rebeka, Lola gibi, "tamam olur" ya da "farketmez" demiyordu, kararlıydı, ille de votka içecekti o. Onun bu kararlılığı beni fena etkilemiş olacak ki, çok hoşuma gitti bu tutumu.
Hayatım boyunca, kendi kararlarını kendi verebilen ve mümkün mertebe erkeğini yönlendirebilen kadınlardan yana olmuşumdur. Deyiş yerindeyse, "ben bilmem beyim bilir" diyen kezbanları, ne kadar güzel olsalar dahi, hep itici ve değersiz bulmuşumdur.
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, Rebeka, disko muhabbeti dışında kendi istekleri konusunda ısrarcıydı. Aslında buraya gelme konusundaki kararını da kendi vermiş olmalı desem yalan olmazdı heralde. Zira çok ısrar etmemiştim, hatta bir sefer teklif etmem yetmişti onun buraya gelmek istemesine. Değişiklik, insanlara her zaman cazip gelir, Rebeka da bu cazibeye kapılmıştı büyük ihtimalle.
Ona istediği votkayı verdim, balkona çıkıp limon ağacını görünce, dalından sıkılma limon suyunu votkasına katmak istedi, oysa bu benim aklıma daha önce neden gelmemişti?
Ben de bu tadı denemek istedim. Elimdeki şarabın mantarını açmaktan vazgeçip, şişeyi bir kenara koydum. Onu bu akşam votka-limon ile aldatacaktım.
Yıllar önce pazardan satın alınma ihtimali çok yüksek olan ve belki de antika değeri olabilecek plastik bir meyve sıkacağı ile Rebeka'nın dalından kopardığı limonları ikiye bölüp sıktık. Üçte birini votka ile doldurduğumuz uzun ince bardakların geri kalan kısmını taze sıkılmış limon suyumuz ile tamamladık. Limon parçacıkları votkanın içinde kurtçuk gibi kıpırdanırken bardaklarımızı kaldırıp birbirine vurduk, çınnn..
Ben bir yudum almışken, onun bardağı fondip yapması karşısında mahcubiyetimle karışık şaşkınlığımı gizleyemedim. O da bu şaşkın suratıma ağzını kocaman açarak ve can-ı içinden gelen yüksek desibel sesi ile güldü. Bu ezikiliğimi geçiştirmek için ben de diktim bardağı kafama ve suya yanmış ameleler gibi yudumlamaya başladım votkayı. Midemin nasıl yandığını anlatmaya gerek yok sanırım, alkol ve limon asidinin karışımıydı söz konusu olan.
Halikarnas Şarapçısı
Bikaçgün önce Bodrum yakınlarında..
Evim her an beklenmeyen bir konuğun gelebilme ihtimaline karşı derli topluydu bulunuyordu. önceleri buna hiç dikkat etmezdim ama burada bu konuya çok önem vermeye başladım nedense. Evden çıkmadan evvel kabataslak her yeri kontrol ediyordum, eksik gedik bişeyler var mı diye.
Ev işlerinde beceremediğim bi tek ütü kaldı, mesela hala gömlek ve tişörtlerimi ütüleyemiyorum hala. Bu konuda bi kadına ihtiyacım var sanırım. Sırf bu yüzden evlenmeyi düşünebilir insan. Garip bir evlenme sebebi değil mi? Bence bir çok insanın evlenme sebebinden daha mantıklıca.
Her neyse, konuyu dağıtmadan Rebeka'ya döneyim. Kendisi tipik kadın psikolojisine sahip olduğu için, (dünyanın neresine giderseniz gidin kadınlar hep böyledir) beklemeye ve ilgisizliğe tahammül edemezler. Hatta bunu bir onur ve gurur meselesi haline getirmeyi başarırlar her seferinde. Bir süre sonra bu triplerinin yersiz olduğunu anlayıp kendileri de sıkılırlar ama bi kere poza girmişlerdir, o flaş patlamadan bozmazlar pozlarını. Neyse, biz de basalım deklanşöre de daha fazla kasılıp kalmasınlar öyle.
Rebeka'ya "ne içersin?" diye sorduğumda, sanki daha önce bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi hiç düşünmeden "votka" dedi. "Şarap içmez misin?" diye değiştirdim sorumu, maniplasyon moduna geçtim, çünkü ben pek votka sevmezdim ve başbaşa içtiğim bir ortamda karşımdaki insanın da benim zevklerime uyması beni olduğundan fazla memnun ederdi.
Ama Rebeka, Lola gibi, "tamam olur" ya da "farketmez" demiyordu, kararlıydı, ille de votka içecekti o. Onun bu kararlılığı beni fena etkilemiş olacak ki, çok hoşuma gitti bu tutumu.
Hayatım boyunca, kendi kararlarını kendi verebilen ve mümkün mertebe erkeğini yönlendirebilen kadınlardan yana olmuşumdur. Deyiş yerindeyse, "ben bilmem beyim bilir" diyen kezbanları, ne kadar güzel olsalar dahi, hep itici ve değersiz bulmuşumdur.
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, Rebeka, disko muhabbeti dışında kendi istekleri konusunda ısrarcıydı. Aslında buraya gelme konusundaki kararını da kendi vermiş olmalı desem yalan olmazdı heralde. Zira çok ısrar etmemiştim, hatta bir sefer teklif etmem yetmişti onun buraya gelmek istemesine. Değişiklik, insanlara her zaman cazip gelir, Rebeka da bu cazibeye kapılmıştı büyük ihtimalle.
Ona istediği votkayı verdim, balkona çıkıp limon ağacını görünce, dalından sıkılma limon suyunu votkasına katmak istedi, oysa bu benim aklıma daha önce neden gelmemişti?
Ben de bu tadı denemek istedim. Elimdeki şarabın mantarını açmaktan vazgeçip, şişeyi bir kenara koydum. Onu bu akşam votka-limon ile aldatacaktım.
Yıllar önce pazardan satın alınma ihtimali çok yüksek olan ve belki de antika değeri olabilecek plastik bir meyve sıkacağı ile Rebeka'nın dalından kopardığı limonları ikiye bölüp sıktık. Üçte birini votka ile doldurduğumuz uzun ince bardakların geri kalan kısmını taze sıkılmış limon suyumuz ile tamamladık. Limon parçacıkları votkanın içinde kurtçuk gibi kıpırdanırken bardaklarımızı kaldırıp birbirine vurduk, çınnn..
Ben bir yudum almışken, onun bardağı fondip yapması karşısında mahcubiyetimle karışık şaşkınlığımı gizleyemedim. O da bu şaşkın suratıma ağzını kocaman açarak ve can-ı içinden gelen yüksek desibel sesi ile güldü. Bu ezikiliğimi geçiştirmek için ben de diktim bardağı kafama ve suya yanmış ameleler gibi yudumlamaya başladım votkayı. Midemin nasıl yandığını anlatmaya gerek yok sanırım, alkol ve limon asidinin karışımıydı söz konusu olan.
Halikarnas Şarapçısı
Bikaçgün önce Bodrum yakınlarında..
12 Mayıs 2013 Pazar
Halo Rebeka!

İlk bakışta onu bir rus sanabilirsiniz, önümden süzülerek geçtiğinde ben de öyle sanmıştım. O anda dünyanın en pahalı şarabı mı yoksa bu kız mı? diye sorsalar, tereddüt bile etmeden bu kız derdim. Öyle bir bakışta sarhoş edici etkisi vardı. Böyle kızların şaraptan daha kötü baş ağrısı yaptığını da hesaba katmıyordum ayrıca.
Her neyse, aşırı bir özgüven patlamasının cesareti ile yaklaştım kıza, tipik türk misafirperverliği ile muhabbete girdim, gülümseyerek. Bu arada artık dişlerimi göstermeyi ihmal etmiyordum gülümserken, çünkü aksinin sahte bi etki uyandırdığını öğrenmiştim. Her ne kadar dişlerim mükemmel olmasa da hissettiklerimin mükemmel şeyler olduğunu gösterebiliyordum artık.
Neyse lafı fazla dolandırmayayım, her türk önyargısıyla, dünyanın her yerinde rus denebilecek bu Barbie bebek kılıklı hatun, gerçekte Macar bi babanın Hırvat bi anneyle olan ilişkisinden meydana gelen, balkan melezi bir yavruydu.
Halihazırdaki bilinmezliğiyle tüm çekici büyüsünü üzerinde barındırıyordu. Keşfedilmeye hazır tropik bir adaydı sanki okyanus ortasında biyerde. Onu keşfe çıkacak bir denizci gibi hissettim kendimi. Tekneme atladım, yelkenler fora.
Nedense böylesine insan üstü güzellikler karşısında engel olmadığım bir zaafım vardı. Teknemin halatı, özenle atılmış denizci düğümü, kendiliğinden çözülüveriyordu bu durumlarda ve azgın dalgaların eşliğinde sürüklemeye başlıyordu beni rüzgar. Bu sürükleniş bana Lola’nın varlığını bile unutturmuştu hemen.
İyi bir arkadaş olma yolunda ilerliyorduk, çünkü bu sefer, en azından onun adına konuşmak gerekirse sevişmeyi düşünmemiştik. Beni ise ona doğru çeken, doğanın en büyük yasası olan üreme içgüdüsü hala pimi çekilmemiş bir bomba gibi bekliyordu içimde.
Bodrum’un en güzel manzarasının bulunduğu değirmenlere götürdüm onu. Eline de kız birası olan miller’dan tutuşturdum ve ben de erkek birası olan efes’i aldım elime, şişelerimizi tokuştururken sanki kahvaltıda yumurta tokuşturuyormuşuz hırsını sezdim Rebeka’da. Biralarımızı iki yanı koy olan bükte, güneşin batışı eşliğinde yudumlarken ben, Rebeka’nın doğal pembe dudaklarına yapışmamak için dişlerimi sıkıyordum. O ise kendi yüzünü göremediği için hala manzaya hayran olmakla meşguldü.
Halikarnas Şarapçısı
11.05.13/Bodrum
9 Mayıs 2013 Perşembe
Elveda Lola
Tüm yanılsamaların ardından sadece tensel bir mecrada dolanan ilişkimizden sıkılmıştım. Halbuki o çok eğleniyor görünüyordu. Onun bu tek taraflı memnuniyeti beni çileden çıkartıyordu. Nasıl bir bencillikti bu? Bir insan eğleniyorken karşısındakinin duygularını neden anlamaya çalışmazdı ki, hele de onunla sevişiyorsa. Aramızda bir garipliğin olmasını anlamaması onun adına talihsizlikti.
Sabahki ereksiyonun sebep olduğu son sevişmemizin ardından apar topar evden çıkarttım onu. Başka türlü hiç gitmeye niyeti yoktu çünkü, hani kal desem kalacaktı. Ben işten dönünceye kadar evi silip süpürecek sonra da yemek hazırlayıp beni bekleyecek potansiyeli gördüm gözlerinde. Ağzımdan çıkacak bir sözüme odaklanmış, gözlerimin içine bakıyordu. Çıkar ağzındaki baklayı, hadi dökül diyordu sanki. Oysa o bakla bi çıksa ağzımdan, neler olabileceğini zaten anlatmıştım sizlere.
Yola çıkıp minibüse bindik. Lola’nın yüzünde bir durgunluk hakimdi. Yol boyunca hiç konuşmadık, olacakların farkındaydı sanırım. Kafasını bir kez olsun pencereden bana doğru çevirip bakmadı bile yüzüme. Denizi, ağaçları, otelleri izleyerek sessiz sedasız Bodrum merkeze geldik.
Onu oteline bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Nezaketen ısrar edecek oldum ama gözlerindeki nefreti görmem bu ısrarımın daha fazla sürgit yapmaya elverişli olmadığını anlattı bana. Zaten biran evvel ondan kurtulmak istiyordum, yanımda hatta sırtımda koskocaman bir yük ile dolaşıyordum sanki. Ah şu duygular..
Hiç sarılmadık, ellerimiz ellerimize bile değmedi, tokalaşmadık ayrılırken. Göz ucuyla birbirimizi ittik sanki mıknatıstan kopan iki parça gibi. Bir daha da birleşmemiz söz konusu değildi. Meçhul karanlık ebediyete doğru uzaklaştık, uzaklaştıkça ben rahatladım, sanıyorum o benim kadar şanslı değildi, içindeki acıyı tahmin edebiliyordum. Bunu daha önce defalarca yaşamış ve de yaşatmıştım, hatırı sayılır bir tecrübeye sahiptim bu konuda..
Halikarnas Şarapçısı
Sabahki ereksiyonun sebep olduğu son sevişmemizin ardından apar topar evden çıkarttım onu. Başka türlü hiç gitmeye niyeti yoktu çünkü, hani kal desem kalacaktı. Ben işten dönünceye kadar evi silip süpürecek sonra da yemek hazırlayıp beni bekleyecek potansiyeli gördüm gözlerinde. Ağzımdan çıkacak bir sözüme odaklanmış, gözlerimin içine bakıyordu. Çıkar ağzındaki baklayı, hadi dökül diyordu sanki. Oysa o bakla bi çıksa ağzımdan, neler olabileceğini zaten anlatmıştım sizlere.
Yola çıkıp minibüse bindik. Lola’nın yüzünde bir durgunluk hakimdi. Yol boyunca hiç konuşmadık, olacakların farkındaydı sanırım. Kafasını bir kez olsun pencereden bana doğru çevirip bakmadı bile yüzüme. Denizi, ağaçları, otelleri izleyerek sessiz sedasız Bodrum merkeze geldik.
Onu oteline bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Nezaketen ısrar edecek oldum ama gözlerindeki nefreti görmem bu ısrarımın daha fazla sürgit yapmaya elverişli olmadığını anlattı bana. Zaten biran evvel ondan kurtulmak istiyordum, yanımda hatta sırtımda koskocaman bir yük ile dolaşıyordum sanki. Ah şu duygular..
Hiç sarılmadık, ellerimiz ellerimize bile değmedi, tokalaşmadık ayrılırken. Göz ucuyla birbirimizi ittik sanki mıknatıstan kopan iki parça gibi. Bir daha da birleşmemiz söz konusu değildi. Meçhul karanlık ebediyete doğru uzaklaştık, uzaklaştıkça ben rahatladım, sanıyorum o benim kadar şanslı değildi, içindeki acıyı tahmin edebiliyordum. Bunu daha önce defalarca yaşamış ve de yaşatmıştım, hatırı sayılır bir tecrübeye sahiptim bu konuda..
Halikarnas Şarapçısı
Kaydol:
Yorumlar (Atom)