Yarıldı bulutlar, güneş göz kırparak ufaldı, 3 dakikadan daha az zamanda denizle göğün kesiştiği mevkiden kayboldu. başka diyarları aydınlatmak için şimdilik bu diyara veda etti.
Gökyüzünün pembelikten turanja daha sonra da sırasıyla eflatun, lacivert ve karanlığın elli tonuna geçiş yapması sonunda gecemiz başlamış oldu.
Teknenin motorundan gelen ses kesilince, onun nefesini daha derinden hissetmeye başladım. Nefesinin sesinde bir titreme vardı, bu heyecanının ne kadar aşırı olduğunu gösteriyordu. Aslında ben bir yabancı iken, o daha fazla yabancılık çekiyordu kendi evinde. Ben ondan daha rahattım açıkçası, buraya gelme kararımı bile oldukça sakin ve yerinde verilmiş bir karar olarak buldum. Yayıldıkça yayıldım evin her köşesine, o andan itibaren ev benimdi sanki, adeta sihirli bir güçle ele geçirmiştim burayı. Öyle de güzel ve şirin bir evdi ki, gören herkes bu ev kendisinin olmasını isterdi mutlaka. O ise böyle bir eve sahip olmasını umursamıyordu, bütün derdi benimle beraber geçirebileceği bir geceydi. Bu gece için bu evini bile kayıtsızca satabilirdi. Onun bu acizliğine acıdım desem yeridir, yine de çok tatlı görünüyordu gözüme, sırf bu tatlılığı yüzünden onunla sevişebilirdim.
Adamın her geçen dakika karşımda sarhoş olmaya başlaması beni endişelendirse de, bu durumun onun stresini azaltmaya ve heyecanını yatıştırmaya katkısı olduğundan müdahale etmiyordum daha da içmesine. Belki de şarap yerine votka içmesi neden olmuştu bu duruma. Bu ezber bozuş sendelemişti onu, çarpılmıştı çabucak.
İlk bardağı ondan önce bitirmiş olmamı baya bi kafasına takmış, içerlemişti. Sonraki 4 bardağı da benden önce bitirerek erkeklik gururunu kurtarmaya çalıştı aklınca. Bense onun bu halini sevecenlikle izlemeye devam ettim. Gittikçe sersemleşiyor, daha bi şapşallaşıyordu karşımda ama bi o kadar da tatlılaşıyor, dayanılmaz derecede sevişme iç güdümü tetikliyor, an be an tahrik ediyordu beni.. Bir erkeği karşımda böylesine teslim olmuş şekilde çok nadir görürdüm, belki de bir ilkti bu. Aslında cesaret konusunda ne kadar atıp tutsalar da içlerinde hep bi ana kuzusu barındırırlardı. Bu ana kuzusu adamları çok tatlı buluyorum nedense, bana çok doğal geliyorlar, genelde kimseye göstermedikleri, bilinç altlarındaki en gerçek halleri bunlardı oysa. Böylesine masum bir erkekle sevişmek, tadından yenmezdi şimdi.
Onu elinden tuttum ve masadan kaldırdım, sendeleyen bedenini ayakta tutabilmek için kolunun altına girdim ve yatağına kadar taşıdım. Ancak yatağına yatırırken ondan kurtulamadım, beraber yuvarlandık bazanın üstüne. Bu yuvarlanış, sabaha kadar sürecek ateşli bir gece yarısının kıvılcımı olmuştu adeta.
Öpüşmeye ve üzerimizdekileri parçalarcasına çıkarmaya başladık. Henüz biraz önce yarı ölü gibi yatağa zor getirdiğim adam, bir anda kaplana dönüşmüş, beni altına almış ve bütün arzuları şaha kalkmış şekilde geziniyordu bedenimde..
Halikarnas Şarapçısı
'şaraplı geceler'
15 Mayıs 2013 Çarşamba
13 Mayıs 2013 Pazartesi
Rebeka, Votka, Limon
Gece diskoya gitmeyi isteyen Rebeka'yı, bu planından caydırmayı başarmıştım ve beraber Güvercinliğe, benim şirin mi şirin, tatlı mı tatlı, içine girildiğinde insana huzur veren şaraphane görünümlü evceğizime gelmiştik.
Evim her an beklenmeyen bir konuğun gelebilme ihtimaline karşı derli topluydu bulunuyordu. önceleri buna hiç dikkat etmezdim ama burada bu konuya çok önem vermeye başladım nedense. Evden çıkmadan evvel kabataslak her yeri kontrol ediyordum, eksik gedik bişeyler var mı diye.
Ev işlerinde beceremediğim bi tek ütü kaldı, mesela hala gömlek ve tişörtlerimi ütüleyemiyorum hala. Bu konuda bi kadına ihtiyacım var sanırım. Sırf bu yüzden evlenmeyi düşünebilir insan. Garip bir evlenme sebebi değil mi? Bence bir çok insanın evlenme sebebinden daha mantıklıca.
Her neyse, konuyu dağıtmadan Rebeka'ya döneyim. Kendisi tipik kadın psikolojisine sahip olduğu için, (dünyanın neresine giderseniz gidin kadınlar hep böyledir) beklemeye ve ilgisizliğe tahammül edemezler. Hatta bunu bir onur ve gurur meselesi haline getirmeyi başarırlar her seferinde. Bir süre sonra bu triplerinin yersiz olduğunu anlayıp kendileri de sıkılırlar ama bi kere poza girmişlerdir, o flaş patlamadan bozmazlar pozlarını. Neyse, biz de basalım deklanşöre de daha fazla kasılıp kalmasınlar öyle.
Rebeka'ya "ne içersin?" diye sorduğumda, sanki daha önce bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi hiç düşünmeden "votka" dedi. "Şarap içmez misin?" diye değiştirdim sorumu, maniplasyon moduna geçtim, çünkü ben pek votka sevmezdim ve başbaşa içtiğim bir ortamda karşımdaki insanın da benim zevklerime uyması beni olduğundan fazla memnun ederdi.
Ama Rebeka, Lola gibi, "tamam olur" ya da "farketmez" demiyordu, kararlıydı, ille de votka içecekti o. Onun bu kararlılığı beni fena etkilemiş olacak ki, çok hoşuma gitti bu tutumu.
Hayatım boyunca, kendi kararlarını kendi verebilen ve mümkün mertebe erkeğini yönlendirebilen kadınlardan yana olmuşumdur. Deyiş yerindeyse, "ben bilmem beyim bilir" diyen kezbanları, ne kadar güzel olsalar dahi, hep itici ve değersiz bulmuşumdur.
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, Rebeka, disko muhabbeti dışında kendi istekleri konusunda ısrarcıydı. Aslında buraya gelme konusundaki kararını da kendi vermiş olmalı desem yalan olmazdı heralde. Zira çok ısrar etmemiştim, hatta bir sefer teklif etmem yetmişti onun buraya gelmek istemesine. Değişiklik, insanlara her zaman cazip gelir, Rebeka da bu cazibeye kapılmıştı büyük ihtimalle.
Ona istediği votkayı verdim, balkona çıkıp limon ağacını görünce, dalından sıkılma limon suyunu votkasına katmak istedi, oysa bu benim aklıma daha önce neden gelmemişti?
Ben de bu tadı denemek istedim. Elimdeki şarabın mantarını açmaktan vazgeçip, şişeyi bir kenara koydum. Onu bu akşam votka-limon ile aldatacaktım.
Yıllar önce pazardan satın alınma ihtimali çok yüksek olan ve belki de antika değeri olabilecek plastik bir meyve sıkacağı ile Rebeka'nın dalından kopardığı limonları ikiye bölüp sıktık. Üçte birini votka ile doldurduğumuz uzun ince bardakların geri kalan kısmını taze sıkılmış limon suyumuz ile tamamladık. Limon parçacıkları votkanın içinde kurtçuk gibi kıpırdanırken bardaklarımızı kaldırıp birbirine vurduk, çınnn..
Ben bir yudum almışken, onun bardağı fondip yapması karşısında mahcubiyetimle karışık şaşkınlığımı gizleyemedim. O da bu şaşkın suratıma ağzını kocaman açarak ve can-ı içinden gelen yüksek desibel sesi ile güldü. Bu ezikiliğimi geçiştirmek için ben de diktim bardağı kafama ve suya yanmış ameleler gibi yudumlamaya başladım votkayı. Midemin nasıl yandığını anlatmaya gerek yok sanırım, alkol ve limon asidinin karışımıydı söz konusu olan.
Halikarnas Şarapçısı
Bikaçgün önce Bodrum yakınlarında..
Evim her an beklenmeyen bir konuğun gelebilme ihtimaline karşı derli topluydu bulunuyordu. önceleri buna hiç dikkat etmezdim ama burada bu konuya çok önem vermeye başladım nedense. Evden çıkmadan evvel kabataslak her yeri kontrol ediyordum, eksik gedik bişeyler var mı diye.
Ev işlerinde beceremediğim bi tek ütü kaldı, mesela hala gömlek ve tişörtlerimi ütüleyemiyorum hala. Bu konuda bi kadına ihtiyacım var sanırım. Sırf bu yüzden evlenmeyi düşünebilir insan. Garip bir evlenme sebebi değil mi? Bence bir çok insanın evlenme sebebinden daha mantıklıca.
Her neyse, konuyu dağıtmadan Rebeka'ya döneyim. Kendisi tipik kadın psikolojisine sahip olduğu için, (dünyanın neresine giderseniz gidin kadınlar hep böyledir) beklemeye ve ilgisizliğe tahammül edemezler. Hatta bunu bir onur ve gurur meselesi haline getirmeyi başarırlar her seferinde. Bir süre sonra bu triplerinin yersiz olduğunu anlayıp kendileri de sıkılırlar ama bi kere poza girmişlerdir, o flaş patlamadan bozmazlar pozlarını. Neyse, biz de basalım deklanşöre de daha fazla kasılıp kalmasınlar öyle.
Rebeka'ya "ne içersin?" diye sorduğumda, sanki daha önce bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi hiç düşünmeden "votka" dedi. "Şarap içmez misin?" diye değiştirdim sorumu, maniplasyon moduna geçtim, çünkü ben pek votka sevmezdim ve başbaşa içtiğim bir ortamda karşımdaki insanın da benim zevklerime uyması beni olduğundan fazla memnun ederdi.
Ama Rebeka, Lola gibi, "tamam olur" ya da "farketmez" demiyordu, kararlıydı, ille de votka içecekti o. Onun bu kararlılığı beni fena etkilemiş olacak ki, çok hoşuma gitti bu tutumu.
Hayatım boyunca, kendi kararlarını kendi verebilen ve mümkün mertebe erkeğini yönlendirebilen kadınlardan yana olmuşumdur. Deyiş yerindeyse, "ben bilmem beyim bilir" diyen kezbanları, ne kadar güzel olsalar dahi, hep itici ve değersiz bulmuşumdur.
Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, Rebeka, disko muhabbeti dışında kendi istekleri konusunda ısrarcıydı. Aslında buraya gelme konusundaki kararını da kendi vermiş olmalı desem yalan olmazdı heralde. Zira çok ısrar etmemiştim, hatta bir sefer teklif etmem yetmişti onun buraya gelmek istemesine. Değişiklik, insanlara her zaman cazip gelir, Rebeka da bu cazibeye kapılmıştı büyük ihtimalle.
Ona istediği votkayı verdim, balkona çıkıp limon ağacını görünce, dalından sıkılma limon suyunu votkasına katmak istedi, oysa bu benim aklıma daha önce neden gelmemişti?
Ben de bu tadı denemek istedim. Elimdeki şarabın mantarını açmaktan vazgeçip, şişeyi bir kenara koydum. Onu bu akşam votka-limon ile aldatacaktım.
Yıllar önce pazardan satın alınma ihtimali çok yüksek olan ve belki de antika değeri olabilecek plastik bir meyve sıkacağı ile Rebeka'nın dalından kopardığı limonları ikiye bölüp sıktık. Üçte birini votka ile doldurduğumuz uzun ince bardakların geri kalan kısmını taze sıkılmış limon suyumuz ile tamamladık. Limon parçacıkları votkanın içinde kurtçuk gibi kıpırdanırken bardaklarımızı kaldırıp birbirine vurduk, çınnn..
Ben bir yudum almışken, onun bardağı fondip yapması karşısında mahcubiyetimle karışık şaşkınlığımı gizleyemedim. O da bu şaşkın suratıma ağzını kocaman açarak ve can-ı içinden gelen yüksek desibel sesi ile güldü. Bu ezikiliğimi geçiştirmek için ben de diktim bardağı kafama ve suya yanmış ameleler gibi yudumlamaya başladım votkayı. Midemin nasıl yandığını anlatmaya gerek yok sanırım, alkol ve limon asidinin karışımıydı söz konusu olan.
Halikarnas Şarapçısı
Bikaçgün önce Bodrum yakınlarında..
12 Mayıs 2013 Pazar
Halo Rebeka!

İlk bakışta onu bir rus sanabilirsiniz, önümden süzülerek geçtiğinde ben de öyle sanmıştım. O anda dünyanın en pahalı şarabı mı yoksa bu kız mı? diye sorsalar, tereddüt bile etmeden bu kız derdim. Öyle bir bakışta sarhoş edici etkisi vardı. Böyle kızların şaraptan daha kötü baş ağrısı yaptığını da hesaba katmıyordum ayrıca.
Her neyse, aşırı bir özgüven patlamasının cesareti ile yaklaştım kıza, tipik türk misafirperverliği ile muhabbete girdim, gülümseyerek. Bu arada artık dişlerimi göstermeyi ihmal etmiyordum gülümserken, çünkü aksinin sahte bi etki uyandırdığını öğrenmiştim. Her ne kadar dişlerim mükemmel olmasa da hissettiklerimin mükemmel şeyler olduğunu gösterebiliyordum artık.
Neyse lafı fazla dolandırmayayım, her türk önyargısıyla, dünyanın her yerinde rus denebilecek bu Barbie bebek kılıklı hatun, gerçekte Macar bi babanın Hırvat bi anneyle olan ilişkisinden meydana gelen, balkan melezi bir yavruydu.
Halihazırdaki bilinmezliğiyle tüm çekici büyüsünü üzerinde barındırıyordu. Keşfedilmeye hazır tropik bir adaydı sanki okyanus ortasında biyerde. Onu keşfe çıkacak bir denizci gibi hissettim kendimi. Tekneme atladım, yelkenler fora.
Nedense böylesine insan üstü güzellikler karşısında engel olmadığım bir zaafım vardı. Teknemin halatı, özenle atılmış denizci düğümü, kendiliğinden çözülüveriyordu bu durumlarda ve azgın dalgaların eşliğinde sürüklemeye başlıyordu beni rüzgar. Bu sürükleniş bana Lola’nın varlığını bile unutturmuştu hemen.
İyi bir arkadaş olma yolunda ilerliyorduk, çünkü bu sefer, en azından onun adına konuşmak gerekirse sevişmeyi düşünmemiştik. Beni ise ona doğru çeken, doğanın en büyük yasası olan üreme içgüdüsü hala pimi çekilmemiş bir bomba gibi bekliyordu içimde.
Bodrum’un en güzel manzarasının bulunduğu değirmenlere götürdüm onu. Eline de kız birası olan miller’dan tutuşturdum ve ben de erkek birası olan efes’i aldım elime, şişelerimizi tokuştururken sanki kahvaltıda yumurta tokuşturuyormuşuz hırsını sezdim Rebeka’da. Biralarımızı iki yanı koy olan bükte, güneşin batışı eşliğinde yudumlarken ben, Rebeka’nın doğal pembe dudaklarına yapışmamak için dişlerimi sıkıyordum. O ise kendi yüzünü göremediği için hala manzaya hayran olmakla meşguldü.
Halikarnas Şarapçısı
11.05.13/Bodrum
9 Mayıs 2013 Perşembe
Elveda Lola
Tüm yanılsamaların ardından sadece tensel bir mecrada dolanan ilişkimizden sıkılmıştım. Halbuki o çok eğleniyor görünüyordu. Onun bu tek taraflı memnuniyeti beni çileden çıkartıyordu. Nasıl bir bencillikti bu? Bir insan eğleniyorken karşısındakinin duygularını neden anlamaya çalışmazdı ki, hele de onunla sevişiyorsa. Aramızda bir garipliğin olmasını anlamaması onun adına talihsizlikti.
Sabahki ereksiyonun sebep olduğu son sevişmemizin ardından apar topar evden çıkarttım onu. Başka türlü hiç gitmeye niyeti yoktu çünkü, hani kal desem kalacaktı. Ben işten dönünceye kadar evi silip süpürecek sonra da yemek hazırlayıp beni bekleyecek potansiyeli gördüm gözlerinde. Ağzımdan çıkacak bir sözüme odaklanmış, gözlerimin içine bakıyordu. Çıkar ağzındaki baklayı, hadi dökül diyordu sanki. Oysa o bakla bi çıksa ağzımdan, neler olabileceğini zaten anlatmıştım sizlere.
Yola çıkıp minibüse bindik. Lola’nın yüzünde bir durgunluk hakimdi. Yol boyunca hiç konuşmadık, olacakların farkındaydı sanırım. Kafasını bir kez olsun pencereden bana doğru çevirip bakmadı bile yüzüme. Denizi, ağaçları, otelleri izleyerek sessiz sedasız Bodrum merkeze geldik.
Onu oteline bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Nezaketen ısrar edecek oldum ama gözlerindeki nefreti görmem bu ısrarımın daha fazla sürgit yapmaya elverişli olmadığını anlattı bana. Zaten biran evvel ondan kurtulmak istiyordum, yanımda hatta sırtımda koskocaman bir yük ile dolaşıyordum sanki. Ah şu duygular..
Hiç sarılmadık, ellerimiz ellerimize bile değmedi, tokalaşmadık ayrılırken. Göz ucuyla birbirimizi ittik sanki mıknatıstan kopan iki parça gibi. Bir daha da birleşmemiz söz konusu değildi. Meçhul karanlık ebediyete doğru uzaklaştık, uzaklaştıkça ben rahatladım, sanıyorum o benim kadar şanslı değildi, içindeki acıyı tahmin edebiliyordum. Bunu daha önce defalarca yaşamış ve de yaşatmıştım, hatırı sayılır bir tecrübeye sahiptim bu konuda..
Halikarnas Şarapçısı
Sabahki ereksiyonun sebep olduğu son sevişmemizin ardından apar topar evden çıkarttım onu. Başka türlü hiç gitmeye niyeti yoktu çünkü, hani kal desem kalacaktı. Ben işten dönünceye kadar evi silip süpürecek sonra da yemek hazırlayıp beni bekleyecek potansiyeli gördüm gözlerinde. Ağzımdan çıkacak bir sözüme odaklanmış, gözlerimin içine bakıyordu. Çıkar ağzındaki baklayı, hadi dökül diyordu sanki. Oysa o bakla bi çıksa ağzımdan, neler olabileceğini zaten anlatmıştım sizlere.
Yola çıkıp minibüse bindik. Lola’nın yüzünde bir durgunluk hakimdi. Yol boyunca hiç konuşmadık, olacakların farkındaydı sanırım. Kafasını bir kez olsun pencereden bana doğru çevirip bakmadı bile yüzüme. Denizi, ağaçları, otelleri izleyerek sessiz sedasız Bodrum merkeze geldik.
Onu oteline bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Nezaketen ısrar edecek oldum ama gözlerindeki nefreti görmem bu ısrarımın daha fazla sürgit yapmaya elverişli olmadığını anlattı bana. Zaten biran evvel ondan kurtulmak istiyordum, yanımda hatta sırtımda koskocaman bir yük ile dolaşıyordum sanki. Ah şu duygular..
Hiç sarılmadık, ellerimiz ellerimize bile değmedi, tokalaşmadık ayrılırken. Göz ucuyla birbirimizi ittik sanki mıknatıstan kopan iki parça gibi. Bir daha da birleşmemiz söz konusu değildi. Meçhul karanlık ebediyete doğru uzaklaştık, uzaklaştıkça ben rahatladım, sanıyorum o benim kadar şanslı değildi, içindeki acıyı tahmin edebiliyordum. Bunu daha önce defalarca yaşamış ve de yaşatmıştım, hatırı sayılır bir tecrübeye sahiptim bu konuda..
Halikarnas Şarapçısı
8 Mayıs 2013 Çarşamba
Lola'nın Bilmediği Gerçekler ve Şeytan Tüyü
Lola, deniz kıyısındaki şirin evimi çok beğendi. Buradaki anormal şekilde geçirdiğim yaşantımdan bir hayli etkilendiğini söyledi. Bu arada ilk tanıştığımızda bana oynadığı oyununu anlattı. Lola, çok iyi hatta benden bile daha iyi İngilizce konuşuyordu. Neden bilmiyormuş gibi davrandığını açıklaması, çok zeki bir kadın olduğu izlenimi yarattı. Erkeklerin kadınlara ve Türklerin yabancılara karşı olan ilgilenme zaaflarını kullanmıştı. Hale bakın ki, Türk bir erkeğin, yabancı bir kadına olan ilgilenmesi herhalde tam isabet olmuştu. Bu karşı koyulmaz iki zaafın oluşturduğu güçlü arzu, tutkuya dönüşüvermiş, beyaz köpüklü turkuaz dalgaların içinde sürüklenip gitmiştim. O da bu çaresizliğimden istifade edip beni cinselliğine ve güzelliğine hapsetmişti dişi tarantulalar gibi, namı diğer karadullar. Tıpkı onların tabiatında olduğu gibi, bu ilişkiden sonra Lola’nın beni zehriyle öldürerek yiyebileceğini düşündüm. Bu fantastik düşüncem bile çok hoşuma gitti o an.
Her neyse, İngilizce konuşarak, aramızdaki tek problem olan iletişim problemini de aşmış bulunuyorduk. Konuştukça zekasına olan hayranlığım daha da artıyor, bu hayranlığımı güzelliğine olan hayranlığımla birleştirince gözüme tanrısal, büyülü bir varlık gibi görünmeye başlıyordu. Bu kadının önünde secde etmemek elde değildi, içimde ona tapınma iç güdüsü doğmuştu bi kere. Ona bayılıyordum, yüzüne baktıkça yüreğime şerbetler akıyor ve damarlarımdan tüm vücuduma yayılıyordu.
Sevişmeden önceki bu ihtirasın, sevişmeden sonra kaybolmaması, aksine artarak daha güçlü bir tutkuya dönüşmesi, ona tapacak derecede aşık olduğumun açıkça beyanıydı adeta.
Bir yanından deniz, bir yanında orman manzarası bulunun ve limon ağacının yeşil yaprakları, koyu kahve dalları ve sarı meyveleriyle hoş bir dekor oluşturduğu balkona çıktık. İki kişilik ahşap mini bir masa ve iki iskemle bulunuyordu, üzerinde de şamdan. Masaya oturduk, şamdanın üzerinde yarım kalan erimiş mumları yaktım, ortama aromalı mum kokusu yayılmaya başlarken, bir yandan da şişenin mantarını açmış, kadehlerimize rose şarabı dolduruyordum.
Bu egzotik anın tam ortasında, birbirimizin gözleri içinde kendi mutluluğumuzu izliyorduk. Birden bişeyler söylemeye yeltendi, işaret parmağımla dudaklarına dokunup onu susturdum. İçimdeki tüm şehveti ona anlatmak istiyordum ama söze nasıl başlayacağımı bir türlü kestiremiyordum. Bu duraksamamdan yararlanarak konuşmak için bir hamle daha yaptı, bu kez durduramadım onu. İçinde ne varsa döküldü, bana olan hayranlığından tutun da, aşkın ta kendisinin benim olduğuma kadar sürüp gitti muhabbeti.
Onun bu acı itirafı, içimdeki aşkı yerle bir etmişti. Onu saniyeler içerisinde küçücük, karanlık bir insan silueti haline getirmişti karşımda. O anda, masadan devrilen kadehin yere düşüp dağılması gibi, ben de yere çakılmıştım ve paramparça olmuştu yüreğim. Az önce aşkımı itiraf etmeye hazırlandığım kadın karşısında buz kesilmiştim resmen. Onu bu kadar gözümde değersizleştiren şeyin ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Kurşun yemiş bir insan gibi peltekleşmişti dilim. Öksürmeye başladım, ağzımdan kan gelir gibi, dudaklarımın yanından şarap akıyordu boynuma doğru.
Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Biraz evvel, onu Tanrıçalaştıran, ben değil miydim? Secde edip önünde kapanacak, sarhoşluğum geçene kadar kucağında ibadet edecek, ona tapıncak kişi ben değil miydim? Neydi şimdi bu hissettiklerim? Bu duygusal bozuklukta neyin nesiydi, bu kadarı da fazlaydı artık! Nasıl bu kadar hızlı bir başkalaşım geçirebilirdi duygular? Kendime ve duygulara hayretler ettim.
Bir yandan da içimde engelleyemediğim bir ego dışa vurdu kendini. Kısa süreli acayip bir özgüven patlaması yaşadım. “Bende de ne şeytan tüyü var arkadaş, kiminle yatsam bana aşık oluyor.”
Ben tutkunun ‘ulaşılmazlık’ olduğunu bir kez daha ispatladım o gece. Nasıl ki Tanrı’yı Tanrı yapan O’na ulaşılmazlık ise, aşkı da aşk yapan bu fenomendi.
Lola’nın benimle eğlenip, sonra beklenildiği şekilde beni terk edip gideceği düşüncesi, ona deliler gibi aşık olduğumu zannettirdi bana fakat bana olan aşk itirafı onu gözümde un ufak etti, küçülttü, değersizleştirdi, büyüsünü kaybetti. Ben onu etkilemeyi başarmıştım ya, artık o da cepteydi ya! Her ne kadar şimdi sokağa çıksa, onu gören yüzlerce erkeğin peşinden depar atarcasına koşacağına emin olsam da, onun beni seçmiş olduğunu bilmek ona olan ilgimi kaybettiriyordu. Yani ona oynayacağım içinde belirsizlik barındıran gizli küçük aşk oyunları sona ermişti. Benim de bir ilişkide en çok keyif aldığım durum bu oyunlardı.
Bunu bilmek gururumu okşasa da, kalbimde bir iticilik, bir tiksinti oluşturuyordu. Evet, biliyorum, normal bi durum değil bu bendeki, hatta böyle hissettiğimi bilse, o anda gülerek müthiş tatlılıkla gözlerimin içine bakmayı sürdürmezdi heralde. Muhtemelen, elindeki kadehi şerefsizliğime kaldırıp, içindeki şarabı suratıma boca ederdi, sonra tükürürdü yüzüme, iğrenerek bakardı bana. Bildiği bütün argo kelimeleri kullanarak, lisanı nezaketini bozmadan nefretini kusardı üstüme ve ardına bile bakmadan çıkar giderdi evimden.
Ben görmesem bile bilirdim ki, o gururu erinmiş gözlerinin her iki tarafından şelale gibi yaşlar süzülürdü yüzünden, çenesinin altından damlamaya başlardı. İki gözü iki kan çanağını andırırcasına yürür, burnunu çeke çeke tüm olanlara ve saflığından dolayı kendine lanetler okurdu.
Neyse ki henüz bu düşüncelerimden habersizdi ve tüm bu düşünceler dilimin altında bakla olarak kaldı. Çünkü hala bir çift lacivert masum göz, beni mutluluklar içerisinde seyrediyordu, kim bilir neler hayal ediyordu. Bu durumda kimseyi hayal kırıklığına uğratmak adetim değildir, istesem de yapamam böyle bir şeyi.
Lola karşımda oldukça mutlu ve güzel görünüyordu. Onu bu haliyle gören dünyanın bütün erkeklerinin ve hatta tüm lezbiyenlerinin ona aşık olmaktan başka çareleri kalmazdı. O ise tüm tatlılığıyla bana bakıyor, gülümsüyor, beni tahrik etmek için dudağını ısırıyor ve bir kez daha sevişmek için kur yapıyordu bana.
Halikarnas Şarapçısı
‘şarapsal anlar’
7 Mayıs 2013 Salı
LOLA
Tahmin ettiğim gibi marinada Lola ile karşılaştım. Bu karşılaşma gerçekten de iyi bir tesadüf olmuştu. Yoksa geçen seferki yaşananları beynimin bana oynadığı şizofren düşüncelerden oluşan bir yanılsama olduğunu zannedip duracaktım. Lola beni görünce kaşlarını kaldırıp gülümsedi. Ben de ona aynı şekilde gülümsedim. Birbirimize tamamen yaklaşınca, ben elimi uzatmışken o elimi es geçip dudaklarını dudaklarıma götürdü, şaşaladım kaldım. Mermerden yapılmış bir heykel gibi donakaldım. Kalbim mi durmuştu yoksa zaman mı durmuştu belli değildi. İşaret parmağının ucuyla eğer göğsüme dokunup dürtmeseydi beni sonsuza kadar orada öylece kalabilirdim. Ben yeniden canlanınca el ele tutuşup azmakbaşı tarafına doğru yürüdük. Çat pat öğrendiği türkçe kelimelerle konuşmaya çalışıyordu. Bu jestinden etkilenmediğimi söylesem yalan olurdu. Onun bu tavrında zaten beni etkilemek için olduğunu anlamış ama çaktırmamıştım. Çok hoşuma gittiğini ona beden diliyle anlatmaya çalıştım, daha da anlamamış olma ihtimalini göz önünde bulundurarak dudaklarını öpmeye teşebbüs ettim ve öptüm tekrardan. Sanki geçen gün deliler gibi sevişen biz değilmişiz gibi bir yabancılık çekiyordum. Yine de içimde engelleyemediğim, bir türlü gem vuramadığım bir arzuyla onu sürekli öpmem dürtüsü beni itekleyip duruyordu. Bu ilk cüretimden sonra, biyere oturana, oturup güneşi batırana, bişeyler içip hava iyicene kararana kadar kaç kez daha onu öptüğümü hatırlamıyordum. Neresine denk gelirse onu öpüyordum. Dudağını, yanağını, elmacık kemiklerini, alnını, gözlerini, burnunu, tekrar dudaklarını, çenesini, kulak memesini, boynunu, saçlarını ve bir kez daha dudaklarını öpüyordum. Kendimi durduramıyordum, hep ama hep öpmek, hatta ısırıp yemek istiyordum bu tatlılığı bir vampir iştahıyla. Bu ne güçlü karşı koyulmaz bir içgüdüydü tanrım! Sevişmeden dinmeyecekti, bunu çok iyi biliyordum. İkinci içkilerimizi içtikten sonra ona bana gelmesini teklif ettim. Ne dediğimi tam anlamamış gibi baktı. Bunun üzerine tüm tiyatral yeteneğimi kullanarak, sanki sessiz sinema oynuyormuş gibi ona olan davetimi anlatmayı başardım. Anladığındaysa ağzını kocaman açarak gülmeye başladı. Dişleri bembeyaz ve çok tatlıydı. O kocaman açtığı ağzını öpmeden duramadım tabi ki. Bana otele gitmezse sorun olup olmayacağını ima etti. Sorun olmaz dedim, hatta otelini arayıp bu konuda bilgi verebileceğimi söyledim. Hatta hemen cep telefonumu çıkartıp ondan otelin kartvizitini istedim. Cüzdanından kartviziti çıkartıp bana uzattı, ben de numarayı aradım. Resepsiyona gereken açıklamayı zor da olsa yapabildikten sonra artık Lola’yı kolundan tutup kaldırdım. Kalkıp birlikte hesabı ödedikten sonra belime sarıldı. Ben de onun boynundan sarıldım. Saçlarını öpe öpe otogara doğru yürüdük. Güvercinlik'e gitmemize sadece bir minibüs mesafesi kadar yakındık artık..
Halikarnas Şarapçısı
‘şarapsal hikayeler serisi’
Halikarnas Şarapçısı
‘şarapsal hikayeler serisi’
Kaydol:
Yorumlar (Atom)