SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

4 Ağustos 2012 Cumartesi

U Şimdi Asker

U Şimdi Asker ..ve hala kafamın içindeki karmaşa devam etmekteydi. Bir türlü ne yapmam gerektiği konusunda net bir karar veremiyordum. Tanrı henüz bana doğru zamanın gelmediği yolunda mesajlar iletiyordu. Aksi halde şimdiye kadar çoktan kurmam gereken cümleleri kurmuş, atmam gereken adımları atmış olurdum. Bilmiyorum, şu anda içimdeki sesten başka yardımcı olacak hiçbir unsur görünmüyor etrafımda. O içimdeki ses de, bana önümdeki engelleri aşmam gerektiğini söylüyor. Ben de o yüzden önümdeki askerlik engelini aşmak için askerliğe başvurdum. Yapılan işlemler sonucunda yedek subay adaylığı için sınava girmem gerektiği söylendi. Söylenenler doğrultusunda Balıkesir’e gittim bende. İlk gün epey kalabalık olacağı için ikinci gün gittim. Ama ikinci gün de az beklediğim söylenemez. Bursa ve Çanakkale’deki adayların da burada toplanması bu yoğunluğu yaratıyordu. Sabahın 9undan 10 buçuğa kadar çamların altında bekledikten sonra rütbeli bir asker sıraları okumaya başladı. 200den itibaren devam etti saymaya ve 400de bitirdi saymayı. Benim numaram 465 olduğu için bir sonraki seansa kalıyorum. Çamların altındaki yerde volta atmaya, oturmaya, düşünmeye ve sıkılmaya devam ediyorum sırayla. Saat 12 civarı olduğundaysa aynı rütbeli asker tekrar sıradan adayları çağırmaya başlıyor. Çağırılan asker adayları da numaralarını rütbeliye göstererek yanaşan servislere biniyor. Önde bir otobüs arkasında da bir minibüs var. Topu topu 48+27 den 75 kişi götürebiliyorlar. Ben 465 olduğum için ilk sefer içinde gidebiliyorum. Kendimi bu yüzden şanslı sayıyordum, oysa gittiğimiz yerde arkadan gelenleri bekleyeceğimizi bilmiyordum. Arkadan gelen gruplarla beraber, yan yana 5’erli sıralar halinde derin kolda dizildik. Bir takım bilgiler vermek için bir kadın bir de erkek rütbeli konuşmaya başladı. Ardından yeni aday numaraları verilip yakamıza asıldı. Yeni numaram 86200 oldu. Bu numarayı kaybetmememizi söylediler. Eğer kaybolursak bizi bu numaraya göre arayacaklarmış. Derken sıra hareket etmeye başladı ve önümüzdeki binaya doğru ilerledik. Her yerde asılı olan silahla şaka olmaz karikatürlü posteri tebessüm etmemi sağladı. Demek ki silahla şaka yapan bir çok geri zekalı var. Öyle ki, boş olsa bile silahı arkadaşınıza doğrultmayın yazmışlar. Neyse, karışık bir şekilde binanın içindeki sandalyelere oturduk. Her sandalyede kocaman bir zarf ve üzerinde doldurulması gereken birkaç belge vardı. Okuduktan sonra bunların izin ve tebellüğ belgeleri olduğu anlaşıldı. Nasıl doldurulacağı bariz belli olmasına rağmen defalarca tekrar ettiler. Her birinden ikişer tane vardı. Onları doldurduktan sonra, bize şubeden verilen zarfı açtırarak onun içindeki belgeleri de büyük zarfın içine koydurdular. Ama koymadan önce optik forma da en son verilen aday numaramızı kodladık. Daha sonra tek tek sıraya girip nüfus cüzdanlarımızı ve şubeden verilen belgelerimizi kontrol ettirdik. Herkesin kontrollerini bitirmesi için uzun süre bekledik. Herkes oldukça sıkılmış görünüyordu. Hava o kadar sıcaktı ki, gölgelik bir yer bulmak için kaç defa volta attığımı hatırlamıyorum. En sonunda ucundan köşesinden bir götlük yer bulup oturabildim bir arkadaşın yanına. Bir süre sonra bir hareketlenme başladı ve tekrar derin kolda sıraya geçirildik. Yine sınav salonuna doğru yürümeye başladık. Bu arada tepeden direk başıma vuran güneşi kapatmak için elimdeki zarfı şapka niyetine kullandım. Sınav salonunun önünde uzun bir kuyruk oluşturduk, zira daracık kapıdan geçiyorduk. Teker teker sınav sandalyelerine oturduk ve optik formlarımızı zarftan çıkarıp önümüze koyduk. Sahneye bir komutan çıkıp gerekli bilgileri verdikten sonra soru kitapçıkları dağıtıldı. Arkasından yarım A4 boyutunda karalama kağıtları da dağıtıldı. 25 türkçe ve 25matematik olmak üzere toplam 50 soruya 60 dakika süre verildi. Her neyse sınav başladı. Başta okuduğum soruları anlamakta zorluk çektim çünkü saat öğleden sonra 2 buçuk civarıydı ve hem karnım acıkmıştı hem de çok sıcaktı. Bir yorgunluk ve halsizlik halinde sorulara konsantre olmakta güçlük çekiyordum.hatta o kadar ki, içimden sınavı bırakıp gitmek bile geçmedi değil. Ama kendimi motive edip soruları çözmeye devam etmeyi kolay olmasa da başardım. Biraz zaman kaybetmiştim ama nasıl olsa fazladan 10 dakika verilmişti diye düşündüm. Rahat bir şekilde soruları çözerek forma kodladım. Buna rağmen sınavın bitmesine zaman kalmıştı. Üstelik çıkmak ta yasaktı. Bu yüzden zaman geçirmek adına boş bıraktığım sorulara dönüp onları çözdüm. İnanırmısınız 6-7 tane soruyu sırf sıkıntıdan zaman geçirmek için çözdüm. Sonunda sınav bitti ve optik formları arkadan öne doğru uzatmamızı istediler. Optik formlardan sonra müsveddeleri de aynı şekilde istemeleri herkeste bir şaşkınlık ifadesi yarattı. Neyse fazla söylenmeden paşa paşa onları da aynı şekilde iade ettik. Kimisi buruşturduğu kağıdı eliyle ütüleyerek veriyordu ve bir başkası da imza denemesi yaptığı kağıdı verirken tebessüm ediyordu. Ben de ufak bir desen patlatmıştım müsveddenin arkasına, öylece verdim. Ne de olsa askeriyedeydik, hiçbir şeyi sorgulamamak gerektiğini ilk günden öğrenmeliydik. Daha sonra yine sırayı bozmadan, tek sıra halinde son kontrol merkezine gönderildik. Başka bir salona, yan tarafa geçtik. Yine yeni sandalyelerimize oturtulduk. İçerisi kazan dairesi gibiydi ve resmen yanıyordu sanki. Herkes zarfları yelpaze yaptı ve sallamaya başladı. Bu defa karşımıza taşralı Akdeniz şivesiyle konuşan komik bir rütbeli asker çıktı. Aklımdan direk, stand up mı yapıyor ne, acaba diye geçti. Zaten salonda bulunan herkes içten içe gülmeye ve tebessüm etmeye başlamıştı. Ama o hiç buna aldırış etmiyor, inatla arka taraftan birine laf yetiştirmeye çalışıyor, bir yandan da bize dönüp bişeyler anlatmaya çalışıyordu. Söylediklerini anlamakta biraz zorluk çeksek te eğleniyorduk. Aramızda avukat,hakim,savcı, beden eğitimi öğretmeni, konservatuar mezunu, şehit yakını vs. olup olmadığını sordu. Bir avukatla beden eğitimi öğretmeni el kaldırdı. Onlara ayrı muamele yapılacağını söyleyip, onları gruptan ayırdı. Diğerlerine, yani bize, elimizdeki zarfları açtırıp ikişer nüsha olan belgelerin birer tanelerini arkadaki arkadaşa teslim etmemizi söyledi. Arkadaki arkadaşta sandalye üzerine çıkıp mebus edasıyla bizleri selamladı elindeki kırmızı kutuyla beraber. Çıkarken de imza atmamız gerektiğini söyleyen bir arkadaş görünüyor elinde dosyasıyla. Yine tek sıra halinde ilerlerken tanıdık bir arkadaşa rastlıyorum. Muhabbet edeyim derken sırayı kaçırıyorum. Dışarıda görüşürüz deyip sıramı yakalamaya koşuyorum. Son anda yetişiyorum belge teslim kutusuna. Ardından imza atmaya geçiyorum ve kapıdan çıkarken içerideki arkadaş aklıma geliyor. Ona dönüp allahaısmarladık diyorum ve servise koşuyorum. Son anda otobüs kapıyı kapatıyor ve kaçırıyorum. Sonraki minibüs geliyor ve ona binebiliyorum ancak. İçerisi oldukça eğlenceli, gırgır şamata şeklinde hareket ettik. Konuşmalar şu şekilde;
-abi askerlikten soğudum resmen
-evet abi beni de bir günde soğuttular
-bir günlük askerliğimizi yaptık sanki anasını satayım
Vs..
Onlara hak vermemek elde değildi. Gerçekten de öyle, bir günlük askerliğimizi yapmıştık resmen. Üstelik neredeyse aç bırakılıyorduk. Nizamiye çıkışı, bize sabah girerken vermiş oldukları yemek fişleri ile bir sandviç,ayran ve top kek alabildik. Aç kurt gibi 2 dakikada yiyip bitirdim. O sırada karşıma geçip oturan bir adam ile muhatap oldum. O’da oğlunu Bursa’dan getirmiş. Derken sırf muhabbet olsun diye, yukarıda duymuş olduğum haberi söyledim; makine mühendisleri burada kalacakmış dedim. Bakım okulu olduğu için ihtiyaç varmış. Hadi ya, dedi adam, gözleri parladı birden. Benim oğlan da makine mühendisi, dedi. Vay anasını dedim içimden, adama müjdeli haberi ben vermiştim. Ne güzel, birini sevindirmiş olmanın sevincini yaşadım. Ardından o sordu bana, istatistik dedim. Hayırlısı olsun dedi, inşallah, sizin de hayırlısı olsun dedim ve kalktım. Nizamiyeden ayrıldığımda saat 17’ye geliyordu. Neyse ki 17.30daki araca yetişebildim ve Bandırma2ya döndüm. Şu an düşünüyorum da, hakikaten 5 ayda çok şey görücez ve yaşıyıcaz..

Simyacı

Düşüncelerime sürülen bir simya olsa gerek sanrılarım
Büyülü hislerinle hapsedildiğim tatlı kabuslarında
Dünyevi kuruntulardan arınmış şekillere sokuluyorum
Ey yüce simyacı, Tanrı’nın mucizesi muhteşem yaratık
Yine dokunduğun her şeyi altın gibi parlatıyorsun
Gözlerimi kör edip gönül kapılarımı açıyorsun
Bu kapkaranlık aleminde bembeyaz sayfalar açtırıyorsun
El yordamıyla yepyeni bir kader yazdırıyorsun
Nasıl güzel okuyorsun, ne de güzel eserin
Sesinle beni benden alıp, aşık ediyorsun kendine..

Ulaş Tuzak

26 Temmuz 2012 Perşembe

boşver

boşver gitsin yüreğim, zaten önceden de gitmişti
boşver, özgürce uçsun uçmayı öğrensin iyice
doruklara sevdalansın sonra düşsün, düşmeyi öğrensin
acı çeksin boşver, acıya katlanmayı da öğrensin
sonra bir gün pişman olup dönmeyi de öğrenir elbet..

15 Temmuz 2012 Pazar

Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler

Bir güvercin kanat çırpar yaşlı çınarın üzerine doğru, rüzgar eser dallarının arasından hışırdatır yaprakları ve çınarın altında oturan insanlar karıştırırlar çaylarını. Kuru kamış dekorlu çardağın altında yavru kediler birbirlerinin kuyruklarını kapmaca oynamakta, kayıkta balık tutmaya çalışan çocuklar güneşin altında kavrulmakta ve kimisi sıcağa dayanamayıp suya atlamakta. Akşamcı’da iki lavuk öğle sıcağında rakı yudumlamakta buz gibi bira dururken, şezlongta güneşlenen hatunlar koftiden kitap okumakta. Gözlerinde güneş gözlüğü olan abeciler de onlara bakmakta sözde çaktırmadan. Balıkçı teknesi ağlarını topluyor o da akşama hazırlanmakta, kahvaltı zamanı geçti şuan öğle vakti bizim restoran sinek avlamakta. Sandalyelerin üzerinde tembel kediler uyurken küçük kız çocuğu onu eline alıp kucaklamakta. Bir yanda on yıldır tekne yarışlarını kimseye kaptırmayan vedat amca hadi sizi tekneyle gezdireyim deyip durmakta, diğer yanda apemeia’nın baş sorumlusu Emrah, aman yabancı turistler gelebilir diye telaş yapmakta. Arabasını sürükleyerek gelen darıcı, organik mısır bunlar diye bağırırken midyeci müşterisine bir porsiyon daha açmakta. Gümüşçü abla tezgahını dizmekte komşusu dövmeciyle sohbet ederken, biracı kasaları indirmekte. Buzcu çuval çuval buz getirdi, restorancılar el arabalarıyla buzları almaya gitmekte. Sonra kavun karpuzcu, kömürcü, manav gelmekte sırayla, paralarını tahsil edip gitmekte. Sonunda bizim mekana da bir müşteri teşrif etmekte ve bu saatte kahvaltı istemekte. Bunu duyan Emrah yine üzülmekte ama her halükarda adisyonu geçirmeye devam etmekte. Neyse benimde çayım bitmekte, kalkıp demli tek şekerli bir ilave yapayım kendime..

13 Temmuz 2012 Cuma

Derbent

Kıldan ince kılıçtan keskin bir yolda yürüyorum. Ahrette değilim, hala yaşıyorum halbuki.. Kanı alkolden süzülmüş saf bir sabaha uyanıyorum, duru denizin turkuaz koynuna bırakıyorum kendimi. Bikaç metre kulaçladıktan sonra sırtüstü kalıp derin düşüncelerime dip dalıyorum. Abimin durumu düşündürüyor önce beni, şu son iki gün içindeki yaşadığı huzursuzluk. İki aile arasında kalışının ilk zorluklarını yaşamaya başlıyor yavaştan. Bir yanda kendi anne babası, diğer yanda eşinin anne babası. Hangisinin yanına gitse diğer taraf kıskanıcak, kırılıcak yersiz yere üzülücekler ve üzücekler birbirlerini. Daha önce söylenen tüm sözler yerini duygusal travmalara ve tribal davranışlara bırakıyor, görüldüğü üzre. Biri aldı gitti kızımı bidaha bana göstermicek derdine düşer, diğeri oğlumuz hanım köylü oldu, kız oğlumu elimden aldı istediği yere çekip götürüyor der. İki kaynananın soğuk çekişmesinde hep arada çocuklar kalıyor. Allah yardımcıları olsun ne diyim başka, kendi etti kendi buldu.. O değil de balayından dönüşte izmirde kalan abime küsen annemle abimin arasını düzelteyim derken ikisininde arasında ben kaldım. İkisi de kendi kızgınlık ve sıkıntılarını bana anlatıyor, içlerini bana döküp rahatlıyor, beni farkında olmadan şişiriyorlar, geriyorlar, sıkıntıya boğuyorlar. Ben ne yapabilirim ki? Oysa annem telefonu açsa, birbirlerinin yüzüne konuşsalar daha kolay anlaşabilirler ve problemlerini çözebilirler. Bi anneme bi abime laf yetiştirmekten ben de sonunda iki arada bi derede kaldım. En sonunda ben de pes ettim, çünkü ısrarlı bir tavır alma söz konusu idi. Kendi hallerine bıraktım ve aradan çekildim maalesef.. Umutsuz bir sabaha güzel haberlerle uyanmak içimizi rahatlatmıştı. Abimin sms manifestosu işe yaramış, her ne ise sonunda annemin inadı, o yufka yüreğine yenik düşmüş ve bugün arayıp konuşmuşlar. Bikaç gün sonra geleceklerini söylemiş abim, rahatlatmış annemi. Bunun üzerine ben de tatilimi bitirip geleceğimi söyledim yanına ve iyice buzlarını erittik annemin. En azından şimdilik öyle görünüyor. Aynı tantanaların nüksetmeme olasılığı ise çok düşük bence. İnşallah ileride oluşabilecek bu gibi sıkıntıları en az kırgınlıkla atlatırlar. Sadece karşılıklı hoşgörü ve alttan alma olsun yeter. Kin güdülürse dönüşü olmayan bir yola girilir. En güzeli büyüğe düşen affetmek, küçüğe düşen de affedilince artık dikkat etmek aynı hatalara tekrar düşmemek. Bikaç gün sonra memlekete yolculuk var, bandırmaya. Sonra zaten askere gidicem, benim için bir yol ayrımı söz konusu. Bu ayrımda arkamda huzurlu bir aile tablosu bırakarak gidersem gözüm arkada kalmaz diye düşünüyorum..

12 Temmuz 2012 Perşembe

rakı balık akşamı

nerden düştün aklıma yine, neden düştün?
hep hüzün saçıyor etrafına güneş batarken
özlediğim bembeyaz tenin, gül kokulu yüzün
burnumda tütüyorsun sevgilim akşam olurken,
dün yine hayalinle seviştim bilesin..
burda herşey çok güzel, heryer cennet gibi
ama adem ne yapsın havvasız cenneti?
meyve vermeyen ağaç, yumurtlamayan tavuk
süt vermeyen inek ne işe yarar ki?
susuz gül nasıl kurur bilirsin
sevgilisiz ömür de çöl gibi olur değil mi?
ormandaki ağaçlar ve denizdeki balıklar
bi düşünsene çöl gibi yerde nasıl yaşarlar?
güneş battı, balık yan yattı
sevdan bu akşam rakıma buz kattı
saçlarımda bikaç tel daha beyazladı
içiyorum bu akşam sana ve bana
ikimize birden kaldırıyorum kadehimi
oysa sen benimle hiç içmedin ki
hiç vurmadık ki kadehlerimizi birbirine
olsun, ben senin yerine de içerim
senin yerine de sarhoş olur
senin yerine de severim kendimi..

ulaş tuzak