Şu an arkama dönüp baktığımda bir arpa boyu yol katedemediysem, kaçırdığım onlarca trenin cemeresini çektiğimdendir. Her tereddütlerimde yaşadığım tökezlemeler yüzünden tutunmaya ramak kala kaçırdığım bu trenler, kararsızlığımın ve şüphelerimden duyduğum huzursuzluğun üzerime yığdığı ağırlıktan dolayı ezilmelerim, sorumsuz ve varlığın hafifliğine doğru kaçışlarım, ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye yüz bulamadığım bir ara evrende sıkışıp kalmama neden oldu. Bu sıkışmaların aynısını kalbimde hissetmem ise sıkıntılar ve stresler içerisinde bocalama arefesinin habercisi olmaya devam etti. Bu korku ise paranoya takıntısını hapsetti bedenime. Hipokondriyak bir zaman tüneli oluştuğunu görüyorum anılarımdan bu güne geçiş sağlayan..
İnsan nedense hayatında kurduğu hayallerin, yaptığı planların ve tuttuğu hesapların hiç mi hiç kendisini tatmin etmediğini görünce vaz geçmek zorunda kalıyor hesap tutmaktan ve plan yapmaktan. Ama bir türlü hayal kurmaktan vazgeçemediğimi fark ediyorum ve histerik bir şekilde damarlarımın melankoli ile dolduğunu hissediyorum. Aylık veya mevsimlik bir döngü olsa gerek bu bendeki kronik hesaplaşma. Ama her muhasebede karşıma çıkan küçük hatalar, her döngüde cari açığın biraz daha artması ile borçlanıyorum, en çokta gönül borcuma faiz biniyor. Bir piyango çıkmaz ise yakın zamanda, haciz memurları kapımı çalıcak, ne var ne yok götürecekler benden..
Nasıl? diye soruyor insan her çaresiz kaldığında kendine. Nasıl oldu da böyle oldu? Yoksa gerçekten kaderimizde böyle yazılı olduğu için mi sadece? Hani kaderi değiştirebiliyorduk, hani bizim tercihlerimize göre ilerliyordu yaşam? Bu biraz okul yıllarımı hatırlattı kendime. Düşük not alınca hoca verdi, yüksek not alınca öğrenci aldı oluyordu ya sanırım insan başarılı olunca kendisine pay biçiyor, başarısız olunca da kadere..
Babamın evlendikten hemen sonra istanbuldan gelen iş teklifini reddetip, bandırmada kalması ilk dönüm noktasıydı kaderimin şekillenmesinde. Böylelikle çocukluğum bandırmada geçti. Abimin sürekli evden kaçıp kaybolması da, daha merkezi bir mahalleden kenar mahalleye taşınmamıza ve hayatımın ilk zamanlarını daha küçük hayallerle yaşamama neden oldu. Yani tamamen şu anki düşüncelerimden uzak ve sığ bir toplum içerisinde ilk kez var olmanın sıkıntılarını uzun süre çektim. O etkileri üzerimden atmak hiç te kolay olmadı. Din ve mahalle rejiminin etkisi altında, hayatın gerçeklerini keşfetmekte oldukça geç kaldım. Şehrin modern kültürü ve samimi ilişkilerini çok çok sonra keşfettim. Yani hayata bikaç sıfır yenik başladım..
İlk kez 11 yaşında çıkıp farklı bir yerde yaşama şansı yakaladım. O da tesadüf eseri abimin peşine takılıp güreş sporuna başlamamla oldu. Milas güreş eğitim merkezini, Türkiye güreş okulları elemelerinde başarılı olarak kazandık. Bir sene orda apayrı bir dünya gördüm ama yine beni tatmin etmeyecekti. Çünkü her ne kadar başka bir kültür olsa da büyükşehir yaşantısı kadar derin değildi. İlişkiler basit ve düşünceler sığ idi. Utangaçlık ve çekingenliğim ilk darbelerini de burada yaşadım tabi ki. Hiç kimseye kendimi ifade edip, derdimi anlatamadım. Yanımda bir aile desteğim olmadığı için ordan ayrıldım ve bir daha da geri dönmedim. Spor akademisyenliği trenini kaçırdığımı ise çok sonradan fark ettim..
İkinci dönüm noktası ise bandırmaya döndükten sonra babamın bize sunduğu imkanları ciddi bir şekilde değerlendirmemem oldu. Önce ud kursuna gönderdi, sonra da resim kursuna. Ben o zamanlar ikisini de eğlence olarak gördüğüm için üzerine fazla düşmedim. Derslerim çok iyi idi ve lise olarak klişe bir düşünce ile Anadolu ve fen liselerini hedefliyordum. Abim ise resim konusunda hem ilgili hem de başarılı idi. O resimi tercih etti ve lisede İzmir güzel sanatlar lisesini kazandı gitti. Ben ise olayın hala şaka ile gerçek arasında gidip geldiğini zannederken kendimi Bandırma Anadolu lisesinde buldum. Oysa zamanında müzik yada resimden birini tercih etmiş olsaydım, yada gerçekten birisi beni bu konuda yönlendirseydi şu an akademik bir sanatçı olma fırsatını kaçırmayacaktım..
4 yıl boyunca kendimi, sonunu bilmediğim bir tünelin içinde yolculuk etmeye bıraktım. Sonunda ne olacağını ve nereye çıkacağımı bilmiyordum. Doğaçlama bir lise hayatında aklımda hep başka yerlere kaçıp gitme düşüncesi vardı ama bir rehber olmadığı için ne yapacağımı bilmiyor, başkaları ne yapıyorsa onları gözlemliyordum. Derken öss sonuçlarına göre biraz da abimin etkisiyle izmiri tercih ettim. Biraz bilgisizlik, biraz da kimsesizlik yüzünden belki o zaman karşıma çıkan İstanbul fırsatını görüp ona göre tercih yapmış olsaydım, şimdi belki de istanbuldan çoktan sıkılmış ve yurtdışına gitmiş biri olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Üniversite okumuş olmak için ne olduğunu bilmeden girdiğim istatistik bölümünden sıkılmam da fazla uzun sürmemişti. Daha birinci sınıfta aklıma tiyatro sevdası girdi. Amatör tiyatrolar ve belediye tiyatroları da kesmeyince kendimi konservatuarların kapısında sınava girmeyi beklerken buldum. Kursların çok pahalı olduğunu öğrenince kendi kendime hazırlanmıştım sınavlara. Daha önceden de bir deneyimim ve herhangi bir torpilim olmadığı için sınavlarda başarısız oldum. Belki daha önce bilinçli bir şekilde araştırıp hazırlansaydım, aileden maddi ve manevi destek görseydim (ki çoğu ailelerin tiyatroya karşı olan standart düşünceleri ve önyargıları bu şekildedir) şu an alaylı değil de okullu bir oyuncu olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Çocukluğumdan gelen utanma ve çekingenliği izmirde üzerimden tamemen atmıştım. Özellikle de tiyatro rahatlık ve sosyal iletişim konusunda çok şey katmıştı bana. İzmirin ve İzmirlinin rahat yaşam tarzına ayak uydurdum kısa sürede ancak hatunların uçsuz buçaksız derinliklerinde kayboldum. Platonik bir çocuğun saf duygularını, saf hayallerini ve hayata bakış açısını 180 derece değiştiren bu kayboluş olmuştu. İçine düştüğüm bu labirentten çıkışı bulana kadar doğal olarak bir sürü kişi ile birlikte oldum. Bu birliktelikler hep çıkışı bulmak için bir umut ışığı idi ancak bir süre sonra çıkış mıkış hikaye oldu. Labirentin sokaklarında takılı kalmak memnuniyetinde bir istikbalsizlik, bir sorumsuzluk bir tembellik nusibetine yakalandım. Belki de bu yüzden, tanrıdan dilediğim kişi karşıma çıktığında, onunla beraber bu labirentten çıkma trenini kaçırdım..
Şuan istanbulda yaşıyorum. Henüz 4 aydır sadece.. bilgisizlik, tecrübesizlik, kararsızlık ve en kötüsü geçmişle gelecek arasındaki ara evrende sıkışıp kalmamdan dolayı bir sürü tren kaçırdım ve kaçırmaya da devam ediyorum. Burası İstanbul ve her dakika bir tren kalkıyor meçhule doğru. İstiklaldeki tramvayın arkasından koşup tutunanlar gibi herkes bir trenin peşinde koşuşturuyor hergün. Ama ben kaçırıyorum ve kaçırdıkça da kendimle hesaplaşmaya devam ediyorum. Bu döngü, bu bahtımı ne zaman terk edecek, işte o zaman ben de bi trenin koltuğuna oturmadan o tren kalkmayacak..
ULAŞ TUZAK
25 Şubat 2012 Cumartesi
23 Şubat 2012 Perşembe
14 Ocak 2012 Cumartesi
ELEKTRİK

Bir başına, yapayalnız yaşıyordu. Birlikte vakit geçirebileceği bir arkadaşı bile yoktu. Her zamanki gibi öğleye kadar uyumuş ve sağa sola dönerken sırt ve omuzlarının ağrısından kalkmak zorunda kalmıştı, her ne kadar yapacağı bir şey olmadığı için kalkmak istemese de..
Yine her zamanki gibi kalkar kalkmaz laptopunu kucağına alıp internete bakınmaya başladı uykudan şişmiş gözlerle. Her sabah yaptığı ilk iş buydu. Biraz sonra aniden elektrik kesildi. Ve ne olduysa ondan sonra olmaya başladı.
Elektrik kesintisinden sonraki ilk tepkisi, karnının açlıktan acıdığını fark etmesi oldu. Miskin hareketlerle, oflaya puflaya doğruldu ve mutfağa gitti. Epeyce zayıflamıştı, neredeyse kemikleri belli oluyordu. Hızlı hızlı bişeyler atıştırıyordu. Gözüne ilk ne çarparsa, zeytin, peynir vs. bir yandan da düğmeye basıyor, açıp kapıyordu ampulün anahtarını, elektrik geldi mi diye kontrol ediyordu. Karnını üstün körü doyurduktan sonra elektriğin halen gelmediğini görünce bu kez yapıcak bişey bulamadığından can sıkıntısına yenik düşerek dağ gibi olan bulaşığa girişme kararı aldı. Önce bir süzdü, iki süzdü sonra eldivenleri giyip süngeri aldı ve deterjanı üzerine sıktı..
Zaman geçirmek adına baya bi titizlikle uğraştı ve sonunda bulaşıkları bitirip tezgahın üstünü tertemiz yaptıktan sonra tekrar bir umutla ampulü yakmayı denedi ancak elektrik henüz gelmemişti. Mutfakta yapabileceği herhangi bir işi de kalmamıştı şimdilik. Oflayarak mutfaktan çıkıp yatak odasına girdi. Dağınık duran yatağını ve çamaşırlarını katladı, düzenledi, topladı ve kirli eşyalarını ayırıp çamaşır makinesine doldurdu. Elektriğin olmadığını unutmuştu. Deterjanı koydu, makinenin prizini taktı, düğmesine bastı ve çalışmadığını görünce eliyle alnını tokatladı. ‘tüh ulan unutmuşum’ dercesine bir hareketten sonra çamaşırları bırakıp tuvalete girdi. Bu arada üç gündür büyük tuvaletini yapmamış olduğunu da fark etti. Çatır çutur işini hallettikten sonra ‘oh be’ diyerek tuvaletten çıktı. Acayip rahatlamış görünüyordu.
Ellerini yıkarken aynaya baktı ve sakallarının ne kadar uzadığını gördü. Elini sokup parmaklarını sakallarının arasında gezdirdi. Sıvazladı, kaşıdı ve sonunda kesmeye karar verdi. Tıraş makinesini eline aldı ama şarjı bitmek üzereydi ve çok zayıf bir şekilde çalıştı, durdu. Makası buldu ve sakallarını önce makasla inceltti sonra köpükledi ve jiletle daldı sakallarına.
Sakallarını kestikten sonra, elleri saçlarına gitti. Yağlanmış ve kepeklenmiş saçlarından fena halde rahatsız oldu. Üzerindekileri çıkarıp saçlarını yıkamaya karar verdi ancak şofbene bakınca elektriğin olmadığını hatırladı ve hemen mutfağa giderek ketle a su koydu. İçeri gidip temiz bir tişört hazırladı kendine ve geri gelip ketle a bakınca ‘hay allah’ deyip yine elektriğin olmadığını unuttuğunu anladı. Suyu tencereye boşalttı ve ocağın üstüne koydu. Gazı açıp ocağın çakmasını bekledi ama gözü aynı anda fişe ve prize gitti. Eli fişe yeltenmişken ‘ya ne yapıyorum ben’ dedi.raftan bir kibrit bulup çakarak ocağı yaktı.
Suyu ısıtıp saçlarını yıkadıktan sonra bir rahatlama hissi geldi. Aynada saçlarını havlu ile kurularken çeşitli mimikler yapıyordu. Gülerken dişlerinin sarılığını fark etti. En son ne zaman dişlerini fırçaladığını hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı. Diş fırçasını ald, iyice yıkadı ve temizlediğine kanaat getirdikten sonra macunu aradı fakat bulamadı. Fırça kutusunun içinden çıkardığı diş macununu sıktı ancak kapağı açık kaldığı için içi kurumuştu. ‘neyse’ deyip öylece fırçaladı dişlerini. Ardından birkaç kere gargara yaptıktan sonra tükürdü. Son kez bidaha baktı aynada kendine ve cımbızı alıp elmacık kemiklerinin üzerindeki kılları, tüyleri ağdaladı. Şimdi gözüne daha yakışıklı görünüyordu. İçine bir coşku gelmişti. Bir süre salonda kendinden geçerek dans etti. Yoruldu ama şarkı söylemeye devam etti. Ondan da sıkılınca kitaplığına yöneldi. Yarım bıraktığı kitabı eline aldı ve isteksizce okumaya başladı. Bir süre kendini kitaba kaptırdı. Havanın kararıyor olduğunu, yazıları seçememesinden fark etti ve cama gidip perdeyi araladı. Ancak perdeyi açtıktan sonra tekrar kitaba konsantre olamadı. Kitabı bir kenara attı ve oflaya puflaya kalktı. Ampulü kontrol etti ve elektriğin gelmemiş olmasına sinirlendi. Bu sırada cebindeki telefonu eline ilişti. Cebinden hevesle çıkarıp kurcalamaya başladı. Telefon rehberine ve eski mesajlarına baktı. Arayacak kimseyi bulamadı ancak eski mesajlarının arasında kendisinden uzun zamandır hoşlanan bir kız arkadaşının mesajını gördü. İlk okuduğunda umursamamıştı, ilgisizce okuyup ‘amaaann’ dedikten sonra unutmuştu bile. O an üzerinde durmadığı bu mesaj, şimdi onu duygulandırmıştı. Vicdansızlık yaptığını düşündü ve içi sızladı.
Kendini cesaretlendirip kızı aramayı denedi birkaç kez ancak her seferinde vazgeçti, yapamadı. Bir süre hiç bir şey yapmadan öylece bekledi. Sonra, canının sıkılmasından duyduğu rahatsızlığı bastırmak için hiç düşünmeden telefonu alıp kızı aradı. Kızla biraz zorlanarak ta olsa, eveledi geveledi ve onu yemeğe evine çağırdı. Kız zaten dünden razı olduğu için hiç naz yapmadı ve kabul etti.
Yere baktı ve süpürülmesi gerektiğini düşündü. Diğer odaya gidip elektrikli süpürgenin yanına geldi biran duraksadı ve geri dönüp balkona çıktı. Kapının arkasındaki tel süpürge ve faraşı alıp yerleri süpürdü. Sonra mutfağa girip dolabı açtı ancak dolap bomboştu. Alel acele dışarı çıkıp markete girdi. Birkaç bişey alıp eve geldi.
Masayı sildi, örtüsünü örttü, şamdanı koydu ve mumları yerleştirdi. Hava iyice kararınca mumları yaktı, kadehleri ve şarabı masaya koydu. Tam o sırada kapı tıklandı. Kapıyı açtı ve karşısındaki o güzel manzaraya hayran kaldı. Loş ışıkta öyle güzel görünüyordu ki kız, aşık olmamak elde değildi. Kibarca elini öptü ve masaya kadar eşlik edip sandalyesini çekti ve kızı masaya oturttu. Kendisi de karşıya geçip şarabı açtı ve kadahlere doldurdu. Tam kadehleri havaya kaldırmışlardı ki açık unuttuğu ampul yandı. İkisi de o an irkildi. Bir süre öyle birbirlerine bakakaldılar ve hemen ışığı söndürüp geldi, kaldıkları yerden romantizme devam ettiler..
Mum iyice erimiş, sonuna gelmişti. Biraz sonra o da sönecekti. Masadakilerin sarhoşluğu birbirlerine olan samimiyetinden belli oluyordu. Birbirlerine dolandılar, tam öpüşmeye yeltendiler ve mum bitti oda karardı..
ULAŞ TUZAK
10 Ocak 2012 Salı
Çeyrek Asırlık Bir Sır
Zamanın buruk ve ince çizgisi üzerinde
Okaliptus ağaçlarının ayışığı gölgesinde
İnciraltı yollarında el ele koşardık,
Hele bir de yağmur yağdığı zamanlar
Aynı şemsiyenin altına sığmaya çalışırdık..
Kediler dolanırdı peşimizde
Minik bir yavrusu vardı hatırlar mısın?
Göl kenarına oturmalarımız vardı
Martıların balıklara dalışını izlerdik
Türkevini türkü evi sandığımda
Bana ne de güzel gülerdin..
Zorla seni seviyorum dedirttiğin
O kaydıraktan kayarken
Nasıl oldu da unutmuştun
Kentkartını çimlerde..
Tahteravalliye binerdik bi de
Eve gitmeden durakların dibinde..
Gönlüm çalkalanıyor galiba
Dibe çökmüş tortular bulandırıyor beni
İçmeye başalamadan önceki ayran gibi tıpkı
Köpürüyorum çalkalandıkça..
Ayranın bir sırrı vardır bilir misin?
Fazla çalkalanan ayrandan tereyağı olur
Küçükken köyde görmüştüm yayıkların içinde..
Benim de benzer bir sırrım var içimde
Söylemeye cesaret edemediğim belki de,
Ama artık ne önemi var sırrın mırrın
Etmeye ne gerek var mırın kırın
Çıkardım ağzımdaki baklayı
Ben ayran gönüllüyüm sevgilim..
Ulaş Tuzak
Okaliptus ağaçlarının ayışığı gölgesinde
İnciraltı yollarında el ele koşardık,
Hele bir de yağmur yağdığı zamanlar
Aynı şemsiyenin altına sığmaya çalışırdık..
Kediler dolanırdı peşimizde
Minik bir yavrusu vardı hatırlar mısın?
Göl kenarına oturmalarımız vardı
Martıların balıklara dalışını izlerdik
Türkevini türkü evi sandığımda
Bana ne de güzel gülerdin..
Zorla seni seviyorum dedirttiğin
O kaydıraktan kayarken
Nasıl oldu da unutmuştun
Kentkartını çimlerde..
Tahteravalliye binerdik bi de
Eve gitmeden durakların dibinde..
Gönlüm çalkalanıyor galiba
Dibe çökmüş tortular bulandırıyor beni
İçmeye başalamadan önceki ayran gibi tıpkı
Köpürüyorum çalkalandıkça..
Ayranın bir sırrı vardır bilir misin?
Fazla çalkalanan ayrandan tereyağı olur
Küçükken köyde görmüştüm yayıkların içinde..
Benim de benzer bir sırrım var içimde
Söylemeye cesaret edemediğim belki de,
Ama artık ne önemi var sırrın mırrın
Etmeye ne gerek var mırın kırın
Çıkardım ağzımdaki baklayı
Ben ayran gönüllüyüm sevgilim..
Ulaş Tuzak
6 Ocak 2012 Cuma
Yeniyılın ilk haftası..
Bir aile saadetinin vermiş olduğu deli ezik ruh hali ile İzmir sokaklarına kaçarak kurtulmuşluğun hissettirdiği özgürlüktü geçen yıldaki son anılarım. Önce Alsancak sonra Bornova sonra tekrar Alsancak yaparak bikaç kadeh içki sayesinde sakinleşebildiğim bir sırada saatin 00.00’a yaklaşıyor olduğunu görüp gereksiz bir atraksiyon halinde eve dönmeye çalışırken 70 numaralı eshot’ta giriverdim yeniyıla..
O da nesi? 10,9,8,7,6….2,1,0 sıfıııııııırrrrrr…..!!!! bir alkış, bir kıyamet.. gümbür gümbür bir şamata başladı 70 numaralı otobüsün içinde.. eee haliyle hiç şaşırmadım tabiî ki, çünkü Buca’ya hoş geldin demekti bu.. gitarlar kılıflarından çıkartıldı, sarhoş kafalar baş başa verildi, genci yaşlısı, otobüs şöförü hepsi birden katılıverdi bu coşkuya ve eşlik etmeye başladılar.. adeta gezici bir gazinoyu andırıyordu otobüs. Dışarıdan bakanlar, önce şaşırıyor sonra da gülüp eğlenmeye başlıyorlardı.. eller hava da oynamayan aşağıdaydı resmen. Her yeni durakta binenler olayın ambiansına kayıtsız kalamıyor, cep telefonlarıyla fotoğraflar çekiliyor ve kayıtlar alınıyordu.. itiraf etmeliyim ki, ne alsancakta ne de bornovada böylesine bir eğlence yaşamamıştım..
Her ne ise gırgır şamata geldim bucaya. Eve vardığımda kaynanam olsa sevecekmiş bir ortam vardı. Şaraplar, biralar, çerezler, mezeler, meyveler gırla.. bi de orda demlendim anasını satayım. Bi güzel oldum, vurdum kafayı yattım misler gibi..
Ertesi gün oldu ailecek kahvaltı yapıcaz, zar zor kaldırdılar beni. Yok efendim kahvaltı beni beklemezmiş, çay soğuyacakmış falan filan.. üff püff ederek kalktım yataktan, el yüz yıkamak yok tabi, direk oturdum masaya.. yumurtalar kaynatılmış, bal, tereyağ, zeytin, peynir ne ararsan var yani o biçim bi kahvaltı ettim uzun zaman sonra. Üzerine de bi büyük bardak çay çektim, değmeyin keyfime, havada güneşli mi üstüne. Tam tatil manzarası derken, şeytan dürttü birden. Ulan dedi bodrum’da olmak vardı şimdi.. Zırt mesaj geldi, o da nesi? Bizim bodrumdan akraba, napıyosun gelmiyonmu buralara diyor.. dedim, bekle geliyorum ulan. Atladım arabaya vın turizm bodruma..
İnanırmısın sanki mayıs ayı namussuz. Havada tek bi bulut yok. Gram rüzgar esmiyor. Deniz, asker yatağı gibi aynı bozuk para atsan sektire sektire gider.. orman desen zaten şahane görünüyor. Öyle bir havası var ki deniz ve orman karışımı artık siz hayal edin orasını.. insanı hemen acıktırıyor. Üstüne yiyor yiyor doymuyorsunuz. Sanki doygunluk hissiyatınızı kaybetmişsiniz. Bu ne ürkütücü bir biyolojik tutum. Artık ekmek ve yemeğe dair bir şey kalmayınca sofrada, mecburen kalkıyorum masadan tatminsiz bir tavırla. Sonra çıkıyorum iki adımlık sahil bandına. Minyatür kordonda atıyorum voltamı bizim akrabayla..
Bir sonraki gün çarşıya iniyoruz bodrumda yine bizim amcoğlu servetle. Kale müzesine girelim diyoruz ama pazartesi olduğu için kapalı diyorlar giremiyoruz. Sonra biraz geziniyoruz, ardından zeki müren’in evine girelim diyoruz, bugün pazartesi kapalı diyorlar giremiyoruz. Siz siz olun, pazartesi bodruma inmeyin.. her neyse diyoruz, oturup sahilde bişeyler yiyoruz, bişeyler içiyoruz, muhabbet ediyoruz.. ardından çocuk gibi birbirimizi gaza getirip playsatation 3 oynamaya gidiyoruz. PES 12 atmaya.. tabi akraba tecrübeli olduğundan yeniyor beni ama bu iş orda kalmayacak tabiî ki o da biliyor bunu ve bir anı bırakarak ayrılıyoruz ordan da..
Akşama doğru eve geliyoruz, yemeğimizi yiyip mumcularda bi köye asker düğününe gidiyoruz. Sanki adamı evlendiriyorlar anasını satayım, masalar kurulmuş, yemekler, içkiler davul zurna eğlence dibine kadar.. arada bir sarhoşun biri belinden tabancasını çıkarım sıkıyor havaya, tak,tak,tak.. küçük çocuklar kaçışıyor, anneleri de hemen onları himaye etmeye çalışıyorlar.. ben de her sıkışında tedirgin oluyorum. En sonunda bi kadın gelip alıyor sarhoş adamın elinden silahı da rahatlıyorum. Sonra gidip bi yenirakı alıyoruz servetle, deviriyoruz onu. Davul zurna masamıza geliyor, kulağımın dibinde öttüren zurnacı yüzünden geçici sağarlık yaşıyorum. Kaş göz hareketlerinin ardından bir beşlik yapıştırıyorum sonra gidiyorlar ve bir oh çekiyorum.. iyice çakırkeyf olduktan sonra kalkıp eve gidiyoruz ve yatıyorum..
Bir diğer sabah oluyor yine, kuş cıvıltıları, horozlar,tavuklar, köpekler,kuzular.. alibabanın çiftliği gibi güvercinlik.. hava yine sonuna kadar açık, güneş gözüme gözüme vuruyor. Hayata çıkıp bakınıyorum etraflıca, derinlemesine gerilirken son kez okkalı bir esneme sefası yaşıyorum. Deniz pırıl pırıl parlıyor, bahçedeki portakal ve mandalinalar, bana göz kırpıyorlar. Gelin bizi koparın der gibiler sanki.. dayanamıyorum, gidip bir mandalina koparıp yiyiorum. Elim de mis gibi bodrum mandalinası kokuyor. Tadı da şeker gibi aynı, biraz çekirdekli ama olsun bu tada değer..
Akşam oluyor sahilde, biraz üşüyoruz. Budanmış ağaçların dallarını toparlayıp bir kamp ateşi yakıveriyoruz. Acayip ısınıyoruz biranda, muhabbete dalıyoruz gene.. ateş sönücek gibi oluyor, hemen bir koşu yığıveriyoruz taze dalları ateşin üzerine ve kaldığımız yerden devam ediyoruz söyleşiye..
Sabah oluyor, telefonun alarmından anlıyorum. Sabah 9’da uçağım var istanbul’a. 8’de havaalanında olmam lazım. 7 buçukta vedalaşıp çıkıyorum evden ve güvercinlikten. 8de geliyorum, 2 dakikada işlemleri hallediyorum ve bir saat mal mal bekliyorum orada. İçimden de küfrediyorum, neden bir saat önce gelmek zorunda olduğuma. Telefonumu kurcalıyıcam ama onun da şarjının biteceği tutuyor. Çantamdaki kitabım aklıma geliyor birden, çıkartıp bikaç satır okumaya başlıyorum, anons geliyor, kapılar açılıyor ve otobüse tıkışıp uçağın yolunu tutuyoruz..
Henüz kahvaltı etmemişim, midem kıyılor derken hostes gelip bi sandviçle meyvesuyu veriyor. Hemen tıkıştırıyorum, çok mutlu oluyorum. Ardından inişe geçiyoruz, ne çabuk demeye kalmıyor konuveriyoruz istanbula. Havaalanından şişliye gitmem daha uzun sürüyor. Şişli camisinin arka sokağında bi kahveye oturup bi çay içiyorum, bu sırada telefonumu şarj ediyorum. Bir süre sonra kalkıyorum, çıkarken bozukluğumun olmadığını söyleyip kusura bakmayın diyerek 20liği uzatıyorum. Kahveci, canın sağolsun sonra verirsin diyor, eyvallah diyorum. İlk defa istanbul’da böyle iyi bir esnafla karşılaşıyorum, şaşırıyorum..
Bir reklam için deneme çekimine gidiyorum, sözde öğleden önce kimse olmaz rahat rahat çekimi yapar çıkarım diyorum ama bi geliyorum stüdyoya millet kuyruk olmuş, sanırsınız bedava bişeyler dağıtıyorlar. Moralim bozuluyor, kağıda ismimi yazıp sıramın gelmesini bekliyorum. O ara bitane takım elbiseli, kır saçlı lavuk geliyor, masadaki kıza yaklaşıyor ve benim acelem var hemen çeksem çıksam olur mu diye açıkgözlülük yapmaya çalışıyor ama yemiyor. Artislik patinaja geçiyor hemen, o diyafram ve gırtlak karışımı sesiyle ben tiyatrocuyum oyunum var yetişmem lazım diyor. Ama kız umursamaz bir tavırla burada herkes aynı şekilde bekliyor, haksızlık olmasın diyor. Adam resmen artislik yapıcam derken .öt oluyor. Bi dışarı çıkıp hava alıyor sanki biri telefon etmiş gibi elinde cep telefonuyla tık tıklayarak, biraz sonra efendi gibi geri geliyor, kağıda ismini yazıyor ve beklemeye başlıyor. Hemen sonra ben içerdeki stüdyoya girip çekimimi yapıp çıkıyorum, kapıda göz göze geliyoruz, lavuğa bak dercesine geçiyorum ve çıkıyorum..
Telefonuma bakıyorum, bitane mesaj gelmiş. İzmirden bi arkadaşım, istanbula gelmiş ve görüşmek istiyor. Hemen cevap yazıyorum geliyorum diye. Topkapıdaymış, o müzyi gezene kadar yanına varıyorum. Biraz takılıyoruz ve onu uğurluyorum. Ardından eminönünden otobüse binip eve geliyorum..
Ulaş Tuzak
06.01.2012
O da nesi? 10,9,8,7,6….2,1,0 sıfıııııııırrrrrr…..!!!! bir alkış, bir kıyamet.. gümbür gümbür bir şamata başladı 70 numaralı otobüsün içinde.. eee haliyle hiç şaşırmadım tabiî ki, çünkü Buca’ya hoş geldin demekti bu.. gitarlar kılıflarından çıkartıldı, sarhoş kafalar baş başa verildi, genci yaşlısı, otobüs şöförü hepsi birden katılıverdi bu coşkuya ve eşlik etmeye başladılar.. adeta gezici bir gazinoyu andırıyordu otobüs. Dışarıdan bakanlar, önce şaşırıyor sonra da gülüp eğlenmeye başlıyorlardı.. eller hava da oynamayan aşağıdaydı resmen. Her yeni durakta binenler olayın ambiansına kayıtsız kalamıyor, cep telefonlarıyla fotoğraflar çekiliyor ve kayıtlar alınıyordu.. itiraf etmeliyim ki, ne alsancakta ne de bornovada böylesine bir eğlence yaşamamıştım..
Her ne ise gırgır şamata geldim bucaya. Eve vardığımda kaynanam olsa sevecekmiş bir ortam vardı. Şaraplar, biralar, çerezler, mezeler, meyveler gırla.. bi de orda demlendim anasını satayım. Bi güzel oldum, vurdum kafayı yattım misler gibi..
Ertesi gün oldu ailecek kahvaltı yapıcaz, zar zor kaldırdılar beni. Yok efendim kahvaltı beni beklemezmiş, çay soğuyacakmış falan filan.. üff püff ederek kalktım yataktan, el yüz yıkamak yok tabi, direk oturdum masaya.. yumurtalar kaynatılmış, bal, tereyağ, zeytin, peynir ne ararsan var yani o biçim bi kahvaltı ettim uzun zaman sonra. Üzerine de bi büyük bardak çay çektim, değmeyin keyfime, havada güneşli mi üstüne. Tam tatil manzarası derken, şeytan dürttü birden. Ulan dedi bodrum’da olmak vardı şimdi.. Zırt mesaj geldi, o da nesi? Bizim bodrumdan akraba, napıyosun gelmiyonmu buralara diyor.. dedim, bekle geliyorum ulan. Atladım arabaya vın turizm bodruma..
İnanırmısın sanki mayıs ayı namussuz. Havada tek bi bulut yok. Gram rüzgar esmiyor. Deniz, asker yatağı gibi aynı bozuk para atsan sektire sektire gider.. orman desen zaten şahane görünüyor. Öyle bir havası var ki deniz ve orman karışımı artık siz hayal edin orasını.. insanı hemen acıktırıyor. Üstüne yiyor yiyor doymuyorsunuz. Sanki doygunluk hissiyatınızı kaybetmişsiniz. Bu ne ürkütücü bir biyolojik tutum. Artık ekmek ve yemeğe dair bir şey kalmayınca sofrada, mecburen kalkıyorum masadan tatminsiz bir tavırla. Sonra çıkıyorum iki adımlık sahil bandına. Minyatür kordonda atıyorum voltamı bizim akrabayla..
Bir sonraki gün çarşıya iniyoruz bodrumda yine bizim amcoğlu servetle. Kale müzesine girelim diyoruz ama pazartesi olduğu için kapalı diyorlar giremiyoruz. Sonra biraz geziniyoruz, ardından zeki müren’in evine girelim diyoruz, bugün pazartesi kapalı diyorlar giremiyoruz. Siz siz olun, pazartesi bodruma inmeyin.. her neyse diyoruz, oturup sahilde bişeyler yiyoruz, bişeyler içiyoruz, muhabbet ediyoruz.. ardından çocuk gibi birbirimizi gaza getirip playsatation 3 oynamaya gidiyoruz. PES 12 atmaya.. tabi akraba tecrübeli olduğundan yeniyor beni ama bu iş orda kalmayacak tabiî ki o da biliyor bunu ve bir anı bırakarak ayrılıyoruz ordan da..
Akşama doğru eve geliyoruz, yemeğimizi yiyip mumcularda bi köye asker düğününe gidiyoruz. Sanki adamı evlendiriyorlar anasını satayım, masalar kurulmuş, yemekler, içkiler davul zurna eğlence dibine kadar.. arada bir sarhoşun biri belinden tabancasını çıkarım sıkıyor havaya, tak,tak,tak.. küçük çocuklar kaçışıyor, anneleri de hemen onları himaye etmeye çalışıyorlar.. ben de her sıkışında tedirgin oluyorum. En sonunda bi kadın gelip alıyor sarhoş adamın elinden silahı da rahatlıyorum. Sonra gidip bi yenirakı alıyoruz servetle, deviriyoruz onu. Davul zurna masamıza geliyor, kulağımın dibinde öttüren zurnacı yüzünden geçici sağarlık yaşıyorum. Kaş göz hareketlerinin ardından bir beşlik yapıştırıyorum sonra gidiyorlar ve bir oh çekiyorum.. iyice çakırkeyf olduktan sonra kalkıp eve gidiyoruz ve yatıyorum..
Bir diğer sabah oluyor yine, kuş cıvıltıları, horozlar,tavuklar, köpekler,kuzular.. alibabanın çiftliği gibi güvercinlik.. hava yine sonuna kadar açık, güneş gözüme gözüme vuruyor. Hayata çıkıp bakınıyorum etraflıca, derinlemesine gerilirken son kez okkalı bir esneme sefası yaşıyorum. Deniz pırıl pırıl parlıyor, bahçedeki portakal ve mandalinalar, bana göz kırpıyorlar. Gelin bizi koparın der gibiler sanki.. dayanamıyorum, gidip bir mandalina koparıp yiyiorum. Elim de mis gibi bodrum mandalinası kokuyor. Tadı da şeker gibi aynı, biraz çekirdekli ama olsun bu tada değer..
Akşam oluyor sahilde, biraz üşüyoruz. Budanmış ağaçların dallarını toparlayıp bir kamp ateşi yakıveriyoruz. Acayip ısınıyoruz biranda, muhabbete dalıyoruz gene.. ateş sönücek gibi oluyor, hemen bir koşu yığıveriyoruz taze dalları ateşin üzerine ve kaldığımız yerden devam ediyoruz söyleşiye..
Sabah oluyor, telefonun alarmından anlıyorum. Sabah 9’da uçağım var istanbul’a. 8’de havaalanında olmam lazım. 7 buçukta vedalaşıp çıkıyorum evden ve güvercinlikten. 8de geliyorum, 2 dakikada işlemleri hallediyorum ve bir saat mal mal bekliyorum orada. İçimden de küfrediyorum, neden bir saat önce gelmek zorunda olduğuma. Telefonumu kurcalıyıcam ama onun da şarjının biteceği tutuyor. Çantamdaki kitabım aklıma geliyor birden, çıkartıp bikaç satır okumaya başlıyorum, anons geliyor, kapılar açılıyor ve otobüse tıkışıp uçağın yolunu tutuyoruz..
Henüz kahvaltı etmemişim, midem kıyılor derken hostes gelip bi sandviçle meyvesuyu veriyor. Hemen tıkıştırıyorum, çok mutlu oluyorum. Ardından inişe geçiyoruz, ne çabuk demeye kalmıyor konuveriyoruz istanbula. Havaalanından şişliye gitmem daha uzun sürüyor. Şişli camisinin arka sokağında bi kahveye oturup bi çay içiyorum, bu sırada telefonumu şarj ediyorum. Bir süre sonra kalkıyorum, çıkarken bozukluğumun olmadığını söyleyip kusura bakmayın diyerek 20liği uzatıyorum. Kahveci, canın sağolsun sonra verirsin diyor, eyvallah diyorum. İlk defa istanbul’da böyle iyi bir esnafla karşılaşıyorum, şaşırıyorum..
Bir reklam için deneme çekimine gidiyorum, sözde öğleden önce kimse olmaz rahat rahat çekimi yapar çıkarım diyorum ama bi geliyorum stüdyoya millet kuyruk olmuş, sanırsınız bedava bişeyler dağıtıyorlar. Moralim bozuluyor, kağıda ismimi yazıp sıramın gelmesini bekliyorum. O ara bitane takım elbiseli, kır saçlı lavuk geliyor, masadaki kıza yaklaşıyor ve benim acelem var hemen çeksem çıksam olur mu diye açıkgözlülük yapmaya çalışıyor ama yemiyor. Artislik patinaja geçiyor hemen, o diyafram ve gırtlak karışımı sesiyle ben tiyatrocuyum oyunum var yetişmem lazım diyor. Ama kız umursamaz bir tavırla burada herkes aynı şekilde bekliyor, haksızlık olmasın diyor. Adam resmen artislik yapıcam derken .öt oluyor. Bi dışarı çıkıp hava alıyor sanki biri telefon etmiş gibi elinde cep telefonuyla tık tıklayarak, biraz sonra efendi gibi geri geliyor, kağıda ismini yazıyor ve beklemeye başlıyor. Hemen sonra ben içerdeki stüdyoya girip çekimimi yapıp çıkıyorum, kapıda göz göze geliyoruz, lavuğa bak dercesine geçiyorum ve çıkıyorum..
Telefonuma bakıyorum, bitane mesaj gelmiş. İzmirden bi arkadaşım, istanbula gelmiş ve görüşmek istiyor. Hemen cevap yazıyorum geliyorum diye. Topkapıdaymış, o müzyi gezene kadar yanına varıyorum. Biraz takılıyoruz ve onu uğurluyorum. Ardından eminönünden otobüse binip eve geliyorum..
Ulaş Tuzak
06.01.2012
30 Aralık 2011 Cuma
KADERE İNANMAYAN KADER’İN KADERİ
Bu tür safsatalara karnım tok diyen ve çevresinde dönüp duran vesveselere kulaklarını tıkayan kader, kendi kaderim kendi elimde deyip hayatın azgın dalgalarıyla boğuşmaya devam etmek için her Allahın günü kendini kapıdan şehrin engin denizine bırakıveriyordu. İnsanların ne dedikleri ve ne yaptıkları umrunda değildi. İçinde bulunduğu devinimde istese de ilgilenemezdi bunlarla zaten. Herkes bişekilde kader denen senaryoya kendini mahkum etmiş ve teslimiyetçi bir hayat yaşarken, o da inadına daha çok çabalıyor ve hiçbir zaman kadere teslim olmayacağını, alnında yazılan diye bişey olmadığını, bunu yaşarken kendinin yazdığını söylüyordu. Bigün gerçekten bunu kanıtlayacağından adı gibi emindi. En azından buna tüm benliği ile inanıyordu. Dedikleri gibi bir yazgı olma ihtimali varsa bile bunu silebilecek, yeniden yazabilecek ve isterse yeniden değiştirebilecek güce sahip olduğunu düşünüyordu. Bu gücü de, insanların çaresizlikleri içinde hiç bişey yapmadıkları için isyan etmesinde buluyordu. İsyanında haklıydı. Gerçekten insanlar hiç bişey yapmıyorlar ve sadece dua edip öylece bekliyorlardı. Kimisi de biyere kadar zorlayıp, ne yapalım kaderimiz böyleymiş, deyip kendini avutuyordu. Bunları gördükçe, hayatın kendisine sunduğu olanakları sonuna kadar kullanarak, hatta zorlayarak biyerlere varmak düşüncesi iyice aldı başını gitti kaderde. Ne parasızlık, ne bilgisizlik, ne de dış görünüşü korkutabildi kaderi. Kafasına koymuştu bikere, bu makus talih zırvalığına bir son verecek ve gerçekten de tanrının insanlara zenginliklerini tesadüf eseri vermediğini gösterecekti. Bu hayatta her şeyin bir karşılığı vardır ve ilahi adalet her seferinde kendini gösterir. Bazı insanlar bunun farkına bile varmazken, bazıları bunu sadece iyi veya kötü şans olarak nitelendirirler.
Her ne ise, yılbaşından bikaç gün önce yolda karşısına çıkan bir piyangocu ile uzun uzadıya tartışma yaşar. Haliyle piyongocu kader kısmet ve şans gibi zırvalıklarla kaderi ikna edip satış yapma peşindedir ancak kaderi önceden tanımış olsa buna yeltenmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Ama her ne hikmetse bizim kader piyangocunun bu saçmalıklarına karşın yine de ona açıklama yapma zahmetinde bulunmuştu. Kaderin mantıklı açıklamaları piyangocuyu etkilemiş olacak ki piyangocu kadere bilet satmaktan vazgeçti. Bunun üzerine kolay gelsin dilekleriyle oradan ayrıldı kader. Piyangocu ise elinde kalan bileti daha sonra yaşlı bir adama satmıştı, hem de hiç çabalamadan.
Kader yalnız yaşıyordu. Ailesi onu henüz bebekken terk etmişti ve devlet elinde büyümüştü. Üniversite çağına gelince de okumak istemediği için devletin sorumluluğundan erken yaşta çıkmıştı. Orda burada geçici işlerde çalışan ve tek başına ayakta kalmayı becerebilen kader, insan üstü bir özgüvene sahipti. Hem de parasına, güzelliğine ya da bilgisine güvenenler gibi değildi. Çünkü onda hiçbiri yoktu. O sadece, iyi bir insan olduğu için tanrının kendisini koruduğuna inanıyordu. İçinden bir ses böyle olmaya devam ettiği sürece kendisinin daha da iyi bir hayata sahip olacağını söylüyordu. Her zaman, şeytan denen varlık, insanı zevk ve zaaflarına doğru yönlendirip kandırır ve kötü bir olay yaşamasına neden olur, derdi. Oysa tanrı, insanı acı ve kedere yönlendirip sabrını test eder, sonra onu mükafatlandırır, diye düşünürdü. Yani şeytan kötünün içindeki iyiyi, tanrı ise iyinin içindeki kötüyü gösterir insana, derdi hep kendine. Kadere inanmayışı ismine olan bir isyan da olabilirdi ama asıl sebep henüz iyinin içindeki iyiye ulaşamamış olmasıydı.
Birgün evine gelince bir zarf buldu kapısının önünde. Kendisini savcılığa çağıran bir tebligattı bu. Ayrıntı verilmemişti ama bir miras davası söz konusuydu. Oldukça şaşırmıştı, çünkü kimsesiz büyüyen bir kıza nasıl böyle bir tebligat gelebilirdi. Galiba bir yanlışlık olmalı diye düşündü ve apar topar savcılığın yolunu tuttu. Yolda uzun uzun düşündü, geçmişini düşündü. Çok küçük anlar ve bulanık görüntülerden başka bir şey anımsayamıyordu, seçemiyordu neyin ne olduğunu. Bir şeyler çıkaramadı ve savcının karşısında buldu kendini. Savcı soğuk yüzlü ancak sıcak davranmaya çalışan birinin izlerini taşıyordu. Bir yapmacıklık vardı tavırlarında. Artık insan sarrafı olmuş olan kader bunu hemen seziverdi. Temkinli yaklaştı ve bu işin aslı astarının ne olduğunu sordu. Savcı başladı anlatmaya..
Kader dinlerken hiç te şaşırmıyor görünüyordu, oysa savcının anlattıkları dudak uçuklatacak boyuttaydı. Savcıya karşı bir türlü güven oluşmamıştı içinde ve bir sahtekar olabileceği düşüncesi aklını karıştırıyordu ta ki duruşma gününe kadar. O gün hakim karşısına geçinceye kadar her şey bir düzmeceden ibaret gibi gelmişti ama mahkemedeki ciddiyet ilk kez tebligatta yazılanları haklı çıkarmıştı ona göre.
“Yaz kızım gereği düşünüldü; hak sahibinin ifadeleri ve elimizdeki belgeler doğrultusunda, incelediğimiz bu davanın bir miras davası olduğu aşikar bulunup, belgelerin ise vasiyet olgusuna uygun görülmesine.. kişinin tüm mal varlığının devir teslimine onay verilmesine..” işte bu andan sonra gözlerine bir karaltı çöken kader oracıkta bayılıverir.
Bir yıl sonra tekrar aynı yerde o biletçi ile karşılaşır. Biletçi yine, kader kısmet şans diye başlayıp biletini satmaya çalışır. Kader yine aldırış etmeden geçip gitmek üzereyken biletçi; “geçen sene de böyle bi kadın biletimi almamıştı ancak elimde kalan o bileti ondan sonra gelen bir bey amca almıştı ve büyük ikramiye ona çıktı..” deyince, kader durdu ve arkasını döndü. Biletçi konuşmaya devam etti; “bey amca o kadar enteresan bi adamdı ki, ona bu yaştan sonra büyük ikramiye çıkarsa ne yapacaksın o kadar parayı dediğimde, yıllar önce kaybettiğim vicdanımı geri alıcam demişti. Nasıl yani diye sordum, bi kızım vardı, yoksulluk illeti yüzünden ondan ayrılmak zorunda kaldım, babalık görevimi yerine getirememenin acısını yaşıyorum. Evlat özlemi nedir bilir misin? Ben çok acı çekiyorum, belki de masum bir sabinin ahını alıyorumdur.. tam bu sırada kader biletçiye iyice yaklaşır ve başka, başka bişey demedi mi? diye sorar.. biletçi devam eder; “dedi elbette.. kızımın nerde olduğunu buldum, onu gizlice takip ediyorum ancak birtürlü karşısına geçip ben senin babanım diyemiyorum. O cesareti bulamıyorum kendimde. Yüzüm yok biliyorum ama bu bilete şans vurursa belki o zaman kendimde bir cesaret bulurum ona karşı..”
Kaderin gözlerinden akan yaşlar çoktan yanaklarına kadar ulaşmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Boğazı düğüm düğümdü.. biletçi ise neden ağladığını soracak oldu vaz geçti. Çünkü kader arkasını dönmüş, hıçkıra hıçkıra gitmişti bile. Artık kader, başına gelen durumu çözmüştü. Şimdi nasıl kadere inanmıyorum diyebilirdi, diyemezdi. Bu yaşananlara kaderden başka bir şey denemezdi..
Ulaş Tuzak
Her ne ise, yılbaşından bikaç gün önce yolda karşısına çıkan bir piyangocu ile uzun uzadıya tartışma yaşar. Haliyle piyongocu kader kısmet ve şans gibi zırvalıklarla kaderi ikna edip satış yapma peşindedir ancak kaderi önceden tanımış olsa buna yeltenmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Ama her ne hikmetse bizim kader piyangocunun bu saçmalıklarına karşın yine de ona açıklama yapma zahmetinde bulunmuştu. Kaderin mantıklı açıklamaları piyangocuyu etkilemiş olacak ki piyangocu kadere bilet satmaktan vazgeçti. Bunun üzerine kolay gelsin dilekleriyle oradan ayrıldı kader. Piyangocu ise elinde kalan bileti daha sonra yaşlı bir adama satmıştı, hem de hiç çabalamadan.
Kader yalnız yaşıyordu. Ailesi onu henüz bebekken terk etmişti ve devlet elinde büyümüştü. Üniversite çağına gelince de okumak istemediği için devletin sorumluluğundan erken yaşta çıkmıştı. Orda burada geçici işlerde çalışan ve tek başına ayakta kalmayı becerebilen kader, insan üstü bir özgüvene sahipti. Hem de parasına, güzelliğine ya da bilgisine güvenenler gibi değildi. Çünkü onda hiçbiri yoktu. O sadece, iyi bir insan olduğu için tanrının kendisini koruduğuna inanıyordu. İçinden bir ses böyle olmaya devam ettiği sürece kendisinin daha da iyi bir hayata sahip olacağını söylüyordu. Her zaman, şeytan denen varlık, insanı zevk ve zaaflarına doğru yönlendirip kandırır ve kötü bir olay yaşamasına neden olur, derdi. Oysa tanrı, insanı acı ve kedere yönlendirip sabrını test eder, sonra onu mükafatlandırır, diye düşünürdü. Yani şeytan kötünün içindeki iyiyi, tanrı ise iyinin içindeki kötüyü gösterir insana, derdi hep kendine. Kadere inanmayışı ismine olan bir isyan da olabilirdi ama asıl sebep henüz iyinin içindeki iyiye ulaşamamış olmasıydı.
Birgün evine gelince bir zarf buldu kapısının önünde. Kendisini savcılığa çağıran bir tebligattı bu. Ayrıntı verilmemişti ama bir miras davası söz konusuydu. Oldukça şaşırmıştı, çünkü kimsesiz büyüyen bir kıza nasıl böyle bir tebligat gelebilirdi. Galiba bir yanlışlık olmalı diye düşündü ve apar topar savcılığın yolunu tuttu. Yolda uzun uzun düşündü, geçmişini düşündü. Çok küçük anlar ve bulanık görüntülerden başka bir şey anımsayamıyordu, seçemiyordu neyin ne olduğunu. Bir şeyler çıkaramadı ve savcının karşısında buldu kendini. Savcı soğuk yüzlü ancak sıcak davranmaya çalışan birinin izlerini taşıyordu. Bir yapmacıklık vardı tavırlarında. Artık insan sarrafı olmuş olan kader bunu hemen seziverdi. Temkinli yaklaştı ve bu işin aslı astarının ne olduğunu sordu. Savcı başladı anlatmaya..
Kader dinlerken hiç te şaşırmıyor görünüyordu, oysa savcının anlattıkları dudak uçuklatacak boyuttaydı. Savcıya karşı bir türlü güven oluşmamıştı içinde ve bir sahtekar olabileceği düşüncesi aklını karıştırıyordu ta ki duruşma gününe kadar. O gün hakim karşısına geçinceye kadar her şey bir düzmeceden ibaret gibi gelmişti ama mahkemedeki ciddiyet ilk kez tebligatta yazılanları haklı çıkarmıştı ona göre.
“Yaz kızım gereği düşünüldü; hak sahibinin ifadeleri ve elimizdeki belgeler doğrultusunda, incelediğimiz bu davanın bir miras davası olduğu aşikar bulunup, belgelerin ise vasiyet olgusuna uygun görülmesine.. kişinin tüm mal varlığının devir teslimine onay verilmesine..” işte bu andan sonra gözlerine bir karaltı çöken kader oracıkta bayılıverir.
Bir yıl sonra tekrar aynı yerde o biletçi ile karşılaşır. Biletçi yine, kader kısmet şans diye başlayıp biletini satmaya çalışır. Kader yine aldırış etmeden geçip gitmek üzereyken biletçi; “geçen sene de böyle bi kadın biletimi almamıştı ancak elimde kalan o bileti ondan sonra gelen bir bey amca almıştı ve büyük ikramiye ona çıktı..” deyince, kader durdu ve arkasını döndü. Biletçi konuşmaya devam etti; “bey amca o kadar enteresan bi adamdı ki, ona bu yaştan sonra büyük ikramiye çıkarsa ne yapacaksın o kadar parayı dediğimde, yıllar önce kaybettiğim vicdanımı geri alıcam demişti. Nasıl yani diye sordum, bi kızım vardı, yoksulluk illeti yüzünden ondan ayrılmak zorunda kaldım, babalık görevimi yerine getirememenin acısını yaşıyorum. Evlat özlemi nedir bilir misin? Ben çok acı çekiyorum, belki de masum bir sabinin ahını alıyorumdur.. tam bu sırada kader biletçiye iyice yaklaşır ve başka, başka bişey demedi mi? diye sorar.. biletçi devam eder; “dedi elbette.. kızımın nerde olduğunu buldum, onu gizlice takip ediyorum ancak birtürlü karşısına geçip ben senin babanım diyemiyorum. O cesareti bulamıyorum kendimde. Yüzüm yok biliyorum ama bu bilete şans vurursa belki o zaman kendimde bir cesaret bulurum ona karşı..”
Kaderin gözlerinden akan yaşlar çoktan yanaklarına kadar ulaşmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Boğazı düğüm düğümdü.. biletçi ise neden ağladığını soracak oldu vaz geçti. Çünkü kader arkasını dönmüş, hıçkıra hıçkıra gitmişti bile. Artık kader, başına gelen durumu çözmüştü. Şimdi nasıl kadere inanmıyorum diyebilirdi, diyemezdi. Bu yaşananlara kaderden başka bir şey denemezdi..
Ulaş Tuzak
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









