SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

10 Ocak 2012 Salı

Çeyrek Asırlık Bir Sır

Zamanın buruk ve ince çizgisi üzerinde
Okaliptus ağaçlarının ayışığı gölgesinde
İnciraltı yollarında el ele koşardık,
Hele bir de yağmur yağdığı zamanlar
Aynı şemsiyenin altına sığmaya çalışırdık..
Kediler dolanırdı peşimizde
Minik bir yavrusu vardı hatırlar mısın?
Göl kenarına oturmalarımız vardı
Martıların balıklara dalışını izlerdik
Türkevini türkü evi sandığımda
Bana ne de güzel gülerdin..
Zorla seni seviyorum dedirttiğin
O kaydıraktan kayarken
Nasıl oldu da unutmuştun
Kentkartını çimlerde..
Tahteravalliye binerdik bi de
Eve gitmeden durakların dibinde..

Gönlüm çalkalanıyor galiba
Dibe çökmüş tortular bulandırıyor beni
İçmeye başalamadan önceki ayran gibi tıpkı
Köpürüyorum çalkalandıkça..

Ayranın bir sırrı vardır bilir misin?
Fazla çalkalanan ayrandan tereyağı olur
Küçükken köyde görmüştüm yayıkların içinde..
Benim de benzer bir sırrım var içimde
Söylemeye cesaret edemediğim belki de,
Ama artık ne önemi var sırrın mırrın
Etmeye ne gerek var mırın kırın
Çıkardım ağzımdaki baklayı
Ben ayran gönüllüyüm sevgilim..

Ulaş Tuzak

6 Ocak 2012 Cuma

Yeniyılın ilk haftası..

Bir aile saadetinin vermiş olduğu deli ezik ruh hali ile İzmir sokaklarına kaçarak kurtulmuşluğun hissettirdiği özgürlüktü geçen yıldaki son anılarım. Önce Alsancak sonra Bornova sonra tekrar Alsancak yaparak bikaç kadeh içki sayesinde sakinleşebildiğim bir sırada saatin 00.00’a yaklaşıyor olduğunu görüp gereksiz bir atraksiyon halinde eve dönmeye çalışırken 70 numaralı eshot’ta giriverdim yeniyıla..
O da nesi? 10,9,8,7,6….2,1,0 sıfıııııııırrrrrr…..!!!! bir alkış, bir kıyamet.. gümbür gümbür bir şamata başladı 70 numaralı otobüsün içinde.. eee haliyle hiç şaşırmadım tabiî ki, çünkü Buca’ya hoş geldin demekti bu.. gitarlar kılıflarından çıkartıldı, sarhoş kafalar baş başa verildi, genci yaşlısı, otobüs şöförü hepsi birden katılıverdi bu coşkuya ve eşlik etmeye başladılar.. adeta gezici bir gazinoyu andırıyordu otobüs. Dışarıdan bakanlar, önce şaşırıyor sonra da gülüp eğlenmeye başlıyorlardı.. eller hava da oynamayan aşağıdaydı resmen. Her yeni durakta binenler olayın ambiansına kayıtsız kalamıyor, cep telefonlarıyla fotoğraflar çekiliyor ve kayıtlar alınıyordu.. itiraf etmeliyim ki, ne alsancakta ne de bornovada böylesine bir eğlence yaşamamıştım..
Her ne ise gırgır şamata geldim bucaya. Eve vardığımda kaynanam olsa sevecekmiş bir ortam vardı. Şaraplar, biralar, çerezler, mezeler, meyveler gırla.. bi de orda demlendim anasını satayım. Bi güzel oldum, vurdum kafayı yattım misler gibi..
Ertesi gün oldu ailecek kahvaltı yapıcaz, zar zor kaldırdılar beni. Yok efendim kahvaltı beni beklemezmiş, çay soğuyacakmış falan filan.. üff püff ederek kalktım yataktan, el yüz yıkamak yok tabi, direk oturdum masaya.. yumurtalar kaynatılmış, bal, tereyağ, zeytin, peynir ne ararsan var yani o biçim bi kahvaltı ettim uzun zaman sonra. Üzerine de bi büyük bardak çay çektim, değmeyin keyfime, havada güneşli mi üstüne. Tam tatil manzarası derken, şeytan dürttü birden. Ulan dedi bodrum’da olmak vardı şimdi.. Zırt mesaj geldi, o da nesi? Bizim bodrumdan akraba, napıyosun gelmiyonmu buralara diyor.. dedim, bekle geliyorum ulan. Atladım arabaya vın turizm bodruma..
İnanırmısın sanki mayıs ayı namussuz. Havada tek bi bulut yok. Gram rüzgar esmiyor. Deniz, asker yatağı gibi aynı bozuk para atsan sektire sektire gider.. orman desen zaten şahane görünüyor. Öyle bir havası var ki deniz ve orman karışımı artık siz hayal edin orasını.. insanı hemen acıktırıyor. Üstüne yiyor yiyor doymuyorsunuz. Sanki doygunluk hissiyatınızı kaybetmişsiniz. Bu ne ürkütücü bir biyolojik tutum. Artık ekmek ve yemeğe dair bir şey kalmayınca sofrada, mecburen kalkıyorum masadan tatminsiz bir tavırla. Sonra çıkıyorum iki adımlık sahil bandına. Minyatür kordonda atıyorum voltamı bizim akrabayla..
Bir sonraki gün çarşıya iniyoruz bodrumda yine bizim amcoğlu servetle. Kale müzesine girelim diyoruz ama pazartesi olduğu için kapalı diyorlar giremiyoruz. Sonra biraz geziniyoruz, ardından zeki müren’in evine girelim diyoruz, bugün pazartesi kapalı diyorlar giremiyoruz. Siz siz olun, pazartesi bodruma inmeyin.. her neyse diyoruz, oturup sahilde bişeyler yiyoruz, bişeyler içiyoruz, muhabbet ediyoruz.. ardından çocuk gibi birbirimizi gaza getirip playsatation 3 oynamaya gidiyoruz. PES 12 atmaya.. tabi akraba tecrübeli olduğundan yeniyor beni ama bu iş orda kalmayacak tabiî ki o da biliyor bunu ve bir anı bırakarak ayrılıyoruz ordan da..
Akşama doğru eve geliyoruz, yemeğimizi yiyip mumcularda bi köye asker düğününe gidiyoruz. Sanki adamı evlendiriyorlar anasını satayım, masalar kurulmuş, yemekler, içkiler davul zurna eğlence dibine kadar.. arada bir sarhoşun biri belinden tabancasını çıkarım sıkıyor havaya, tak,tak,tak.. küçük çocuklar kaçışıyor, anneleri de hemen onları himaye etmeye çalışıyorlar.. ben de her sıkışında tedirgin oluyorum. En sonunda bi kadın gelip alıyor sarhoş adamın elinden silahı da rahatlıyorum. Sonra gidip bi yenirakı alıyoruz servetle, deviriyoruz onu. Davul zurna masamıza geliyor, kulağımın dibinde öttüren zurnacı yüzünden geçici sağarlık yaşıyorum. Kaş göz hareketlerinin ardından bir beşlik yapıştırıyorum sonra gidiyorlar ve bir oh çekiyorum.. iyice çakırkeyf olduktan sonra kalkıp eve gidiyoruz ve yatıyorum..
Bir diğer sabah oluyor yine, kuş cıvıltıları, horozlar,tavuklar, köpekler,kuzular.. alibabanın çiftliği gibi güvercinlik.. hava yine sonuna kadar açık, güneş gözüme gözüme vuruyor. Hayata çıkıp bakınıyorum etraflıca, derinlemesine gerilirken son kez okkalı bir esneme sefası yaşıyorum. Deniz pırıl pırıl parlıyor, bahçedeki portakal ve mandalinalar, bana göz kırpıyorlar. Gelin bizi koparın der gibiler sanki.. dayanamıyorum, gidip bir mandalina koparıp yiyiorum. Elim de mis gibi bodrum mandalinası kokuyor. Tadı da şeker gibi aynı, biraz çekirdekli ama olsun bu tada değer..
Akşam oluyor sahilde, biraz üşüyoruz. Budanmış ağaçların dallarını toparlayıp bir kamp ateşi yakıveriyoruz. Acayip ısınıyoruz biranda, muhabbete dalıyoruz gene.. ateş sönücek gibi oluyor, hemen bir koşu yığıveriyoruz taze dalları ateşin üzerine ve kaldığımız yerden devam ediyoruz söyleşiye..
Sabah oluyor, telefonun alarmından anlıyorum. Sabah 9’da uçağım var istanbul’a. 8’de havaalanında olmam lazım. 7 buçukta vedalaşıp çıkıyorum evden ve güvercinlikten. 8de geliyorum, 2 dakikada işlemleri hallediyorum ve bir saat mal mal bekliyorum orada. İçimden de küfrediyorum, neden bir saat önce gelmek zorunda olduğuma. Telefonumu kurcalıyıcam ama onun da şarjının biteceği tutuyor. Çantamdaki kitabım aklıma geliyor birden, çıkartıp bikaç satır okumaya başlıyorum, anons geliyor, kapılar açılıyor ve otobüse tıkışıp uçağın yolunu tutuyoruz..
Henüz kahvaltı etmemişim, midem kıyılor derken hostes gelip bi sandviçle meyvesuyu veriyor. Hemen tıkıştırıyorum, çok mutlu oluyorum. Ardından inişe geçiyoruz, ne çabuk demeye kalmıyor konuveriyoruz istanbula. Havaalanından şişliye gitmem daha uzun sürüyor. Şişli camisinin arka sokağında bi kahveye oturup bi çay içiyorum, bu sırada telefonumu şarj ediyorum. Bir süre sonra kalkıyorum, çıkarken bozukluğumun olmadığını söyleyip kusura bakmayın diyerek 20liği uzatıyorum. Kahveci, canın sağolsun sonra verirsin diyor, eyvallah diyorum. İlk defa istanbul’da böyle iyi bir esnafla karşılaşıyorum, şaşırıyorum..
Bir reklam için deneme çekimine gidiyorum, sözde öğleden önce kimse olmaz rahat rahat çekimi yapar çıkarım diyorum ama bi geliyorum stüdyoya millet kuyruk olmuş, sanırsınız bedava bişeyler dağıtıyorlar. Moralim bozuluyor, kağıda ismimi yazıp sıramın gelmesini bekliyorum. O ara bitane takım elbiseli, kır saçlı lavuk geliyor, masadaki kıza yaklaşıyor ve benim acelem var hemen çeksem çıksam olur mu diye açıkgözlülük yapmaya çalışıyor ama yemiyor. Artislik patinaja geçiyor hemen, o diyafram ve gırtlak karışımı sesiyle ben tiyatrocuyum oyunum var yetişmem lazım diyor. Ama kız umursamaz bir tavırla burada herkes aynı şekilde bekliyor, haksızlık olmasın diyor. Adam resmen artislik yapıcam derken .öt oluyor. Bi dışarı çıkıp hava alıyor sanki biri telefon etmiş gibi elinde cep telefonuyla tık tıklayarak, biraz sonra efendi gibi geri geliyor, kağıda ismini yazıyor ve beklemeye başlıyor. Hemen sonra ben içerdeki stüdyoya girip çekimimi yapıp çıkıyorum, kapıda göz göze geliyoruz, lavuğa bak dercesine geçiyorum ve çıkıyorum..
Telefonuma bakıyorum, bitane mesaj gelmiş. İzmirden bi arkadaşım, istanbula gelmiş ve görüşmek istiyor. Hemen cevap yazıyorum geliyorum diye. Topkapıdaymış, o müzyi gezene kadar yanına varıyorum. Biraz takılıyoruz ve onu uğurluyorum. Ardından eminönünden otobüse binip eve geliyorum..

Ulaş Tuzak
06.01.2012

30 Aralık 2011 Cuma

KADERE İNANMAYAN KADER’İN KADERİ

Bu tür safsatalara karnım tok diyen ve çevresinde dönüp duran vesveselere kulaklarını tıkayan kader, kendi kaderim kendi elimde deyip hayatın azgın dalgalarıyla boğuşmaya devam etmek için her Allahın günü kendini kapıdan şehrin engin denizine bırakıveriyordu. İnsanların ne dedikleri ve ne yaptıkları umrunda değildi. İçinde bulunduğu devinimde istese de ilgilenemezdi bunlarla zaten. Herkes bişekilde kader denen senaryoya kendini mahkum etmiş ve teslimiyetçi bir hayat yaşarken, o da inadına daha çok çabalıyor ve hiçbir zaman kadere teslim olmayacağını, alnında yazılan diye bişey olmadığını, bunu yaşarken kendinin yazdığını söylüyordu. Bigün gerçekten bunu kanıtlayacağından adı gibi emindi. En azından buna tüm benliği ile inanıyordu. Dedikleri gibi bir yazgı olma ihtimali varsa bile bunu silebilecek, yeniden yazabilecek ve isterse yeniden değiştirebilecek güce sahip olduğunu düşünüyordu. Bu gücü de, insanların çaresizlikleri içinde hiç bişey yapmadıkları için isyan etmesinde buluyordu. İsyanında haklıydı. Gerçekten insanlar hiç bişey yapmıyorlar ve sadece dua edip öylece bekliyorlardı. Kimisi de biyere kadar zorlayıp, ne yapalım kaderimiz böyleymiş, deyip kendini avutuyordu. Bunları gördükçe, hayatın kendisine sunduğu olanakları sonuna kadar kullanarak, hatta zorlayarak biyerlere varmak düşüncesi iyice aldı başını gitti kaderde. Ne parasızlık, ne bilgisizlik, ne de dış görünüşü korkutabildi kaderi. Kafasına koymuştu bikere, bu makus talih zırvalığına bir son verecek ve gerçekten de tanrının insanlara zenginliklerini tesadüf eseri vermediğini gösterecekti. Bu hayatta her şeyin bir karşılığı vardır ve ilahi adalet her seferinde kendini gösterir. Bazı insanlar bunun farkına bile varmazken, bazıları bunu sadece iyi veya kötü şans olarak nitelendirirler.
Her ne ise, yılbaşından bikaç gün önce yolda karşısına çıkan bir piyangocu ile uzun uzadıya tartışma yaşar. Haliyle piyongocu kader kısmet ve şans gibi zırvalıklarla kaderi ikna edip satış yapma peşindedir ancak kaderi önceden tanımış olsa buna yeltenmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Ama her ne hikmetse bizim kader piyangocunun bu saçmalıklarına karşın yine de ona açıklama yapma zahmetinde bulunmuştu. Kaderin mantıklı açıklamaları piyangocuyu etkilemiş olacak ki piyangocu kadere bilet satmaktan vazgeçti. Bunun üzerine kolay gelsin dilekleriyle oradan ayrıldı kader. Piyangocu ise elinde kalan bileti daha sonra yaşlı bir adama satmıştı, hem de hiç çabalamadan.
Kader yalnız yaşıyordu. Ailesi onu henüz bebekken terk etmişti ve devlet elinde büyümüştü. Üniversite çağına gelince de okumak istemediği için devletin sorumluluğundan erken yaşta çıkmıştı. Orda burada geçici işlerde çalışan ve tek başına ayakta kalmayı becerebilen kader, insan üstü bir özgüvene sahipti. Hem de parasına, güzelliğine ya da bilgisine güvenenler gibi değildi. Çünkü onda hiçbiri yoktu. O sadece, iyi bir insan olduğu için tanrının kendisini koruduğuna inanıyordu. İçinden bir ses böyle olmaya devam ettiği sürece kendisinin daha da iyi bir hayata sahip olacağını söylüyordu. Her zaman, şeytan denen varlık, insanı zevk ve zaaflarına doğru yönlendirip kandırır ve kötü bir olay yaşamasına neden olur, derdi. Oysa tanrı, insanı acı ve kedere yönlendirip sabrını test eder, sonra onu mükafatlandırır, diye düşünürdü. Yani şeytan kötünün içindeki iyiyi, tanrı ise iyinin içindeki kötüyü gösterir insana, derdi hep kendine. Kadere inanmayışı ismine olan bir isyan da olabilirdi ama asıl sebep henüz iyinin içindeki iyiye ulaşamamış olmasıydı.
Birgün evine gelince bir zarf buldu kapısının önünde. Kendisini savcılığa çağıran bir tebligattı bu. Ayrıntı verilmemişti ama bir miras davası söz konusuydu. Oldukça şaşırmıştı, çünkü kimsesiz büyüyen bir kıza nasıl böyle bir tebligat gelebilirdi. Galiba bir yanlışlık olmalı diye düşündü ve apar topar savcılığın yolunu tuttu. Yolda uzun uzun düşündü, geçmişini düşündü. Çok küçük anlar ve bulanık görüntülerden başka bir şey anımsayamıyordu, seçemiyordu neyin ne olduğunu. Bir şeyler çıkaramadı ve savcının karşısında buldu kendini. Savcı soğuk yüzlü ancak sıcak davranmaya çalışan birinin izlerini taşıyordu. Bir yapmacıklık vardı tavırlarında. Artık insan sarrafı olmuş olan kader bunu hemen seziverdi. Temkinli yaklaştı ve bu işin aslı astarının ne olduğunu sordu. Savcı başladı anlatmaya..
Kader dinlerken hiç te şaşırmıyor görünüyordu, oysa savcının anlattıkları dudak uçuklatacak boyuttaydı. Savcıya karşı bir türlü güven oluşmamıştı içinde ve bir sahtekar olabileceği düşüncesi aklını karıştırıyordu ta ki duruşma gününe kadar. O gün hakim karşısına geçinceye kadar her şey bir düzmeceden ibaret gibi gelmişti ama mahkemedeki ciddiyet ilk kez tebligatta yazılanları haklı çıkarmıştı ona göre.
“Yaz kızım gereği düşünüldü; hak sahibinin ifadeleri ve elimizdeki belgeler doğrultusunda, incelediğimiz bu davanın bir miras davası olduğu aşikar bulunup, belgelerin ise vasiyet olgusuna uygun görülmesine.. kişinin tüm mal varlığının devir teslimine onay verilmesine..” işte bu andan sonra gözlerine bir karaltı çöken kader oracıkta bayılıverir.
Bir yıl sonra tekrar aynı yerde o biletçi ile karşılaşır. Biletçi yine, kader kısmet şans diye başlayıp biletini satmaya çalışır. Kader yine aldırış etmeden geçip gitmek üzereyken biletçi; “geçen sene de böyle bi kadın biletimi almamıştı ancak elimde kalan o bileti ondan sonra gelen bir bey amca almıştı ve büyük ikramiye ona çıktı..” deyince, kader durdu ve arkasını döndü. Biletçi konuşmaya devam etti; “bey amca o kadar enteresan bi adamdı ki, ona bu yaştan sonra büyük ikramiye çıkarsa ne yapacaksın o kadar parayı dediğimde, yıllar önce kaybettiğim vicdanımı geri alıcam demişti. Nasıl yani diye sordum, bi kızım vardı, yoksulluk illeti yüzünden ondan ayrılmak zorunda kaldım, babalık görevimi yerine getirememenin acısını yaşıyorum. Evlat özlemi nedir bilir misin? Ben çok acı çekiyorum, belki de masum bir sabinin ahını alıyorumdur.. tam bu sırada kader biletçiye iyice yaklaşır ve başka, başka bişey demedi mi? diye sorar.. biletçi devam eder; “dedi elbette.. kızımın nerde olduğunu buldum, onu gizlice takip ediyorum ancak birtürlü karşısına geçip ben senin babanım diyemiyorum. O cesareti bulamıyorum kendimde. Yüzüm yok biliyorum ama bu bilete şans vurursa belki o zaman kendimde bir cesaret bulurum ona karşı..”
Kaderin gözlerinden akan yaşlar çoktan yanaklarına kadar ulaşmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Boğazı düğüm düğümdü.. biletçi ise neden ağladığını soracak oldu vaz geçti. Çünkü kader arkasını dönmüş, hıçkıra hıçkıra gitmişti bile. Artık kader, başına gelen durumu çözmüştü. Şimdi nasıl kadere inanmıyorum diyebilirdi, diyemezdi. Bu yaşananlara kaderden başka bir şey denemezdi..

Ulaş Tuzak

29 Aralık 2011 Perşembe

ikibinoniki - 2012 -




Artık geleneksel hale gelen yılbaşı yazıma başlamadan evvel şöyle bir göz attım ikibindokuz, ikibinon ve ikibinonbir başlıklı yazılarıma. İlk kez kendim için duygulandım, kendime acıdım inanırmısınız buna. Nasıl da akıp gitti gözümden, nasıl da süzüldü yanaklarımdan ve sakallarımın arasında nasıl da kayboldu o yaşanmış hikayeler.. Bir çizgi daha belirdi alnımda biraz daha yaşlanmış suratıma bakınca aynada. Bir ben okuyabiliyorum o her bir çizginin neler anlattığını..
Geçmişin izlerini taşıyan sadece yüzüm değildi haliyle. Yüreğimde de belli belirsiz izler durmaktaydı. Alın çizgisi gibi tıpkı, çizik çizikti onlar da. Hani dedim ya belli belirsiz diye, bir ağacın kabuğuna yazılan isim gibi yıllar geçtikçe üzerinde yeni kabuklar örtünüyor, saklamaya çalışıyordu izlerini. Bense her ziyaret edişimde o ağacı, elimdeki çakıyla üzerini tekrardan deşiyordum ve tekrar belirgin hale getiriyordum. İstemsizce bir duyguydu bu, bir takıntıydı sanırsam.
Bir takıntım daha var yıllara dair. Oldum olası tek sayılı yılları sevmemişimdir. Bir eksiklik duyarım hep tek sayılara karşı. Birebir eşleme yaptığımda birisi tek kalır diye üzülürdüm, istemezdim o yüzden. İlkokuldan beri süregelen bir takıntı. İşte şimdi 2011 yılının bitmesine seviniyorum, çünkü 2012 yılı çift bir sayı ve bana heyecan veriyor, sebepsizce sevinmeme neden oluyor..
Sebepsizce seviniyorum bu yeni yıla girmeye ramak kalmışken. Çakırkeyifliğin getirmiş olduğu salaş bir tebessüm hakim yüzümde. Sanki güzel bir haber getirecekmiş kuşlar da, mutlu olacakmışım gibi geliyor. Hissi kablel vuku mu bu yoksa. Tanrı bir melek yolladıysa bana, onun rüzgarını hissediyorum sanırım. Üşümelerim de, içimin titremesi de bu yüzden heralde..
Yeni bir sayfa; karalanmış, yıpranmış, yırtılmış eski bir sayfanın üzerine açılacak olan yepyeni gıcır gıcır bir sayfa, ikibinoniki. Söylemesi bile tekerleme gibi, ikibinoniki. Çeyrek asırlık hayatımın bir dönüm noktası olsun ikibinoniki. Sanki bir tılsımı, sanki büyülü bir havası var gibi değil mi? Totemlerin tutacağı, herkesin gönlündekini bulacağı bir yıl bu ikibinoniki..
Bu yıl siyaset meydanı oldukça kardeşçe ve dostça geçecek. Alınacak kararlar, halkın yüzünü güldürecek ve halkların birlik, beraberlik içinde kardeşçe yaşamasına neden olacak. Kürt, ermeni, sünni, alevi gibi ayrımlar suç sayılacak, ayrımcılık yapanlar en ağır cezalarla cezalandırılacak. Herkes sevginin asıl güç olduğunu kavrayacak ve sevgi politikası güden siyasetçiler halkın sevgilisi olacaklar.
Spor camiası ikibinoniki yılında, birbirinden zevkli mücadelelere sahne olacak. Tüm branşlarda hedeflenen başarılar yakalanıp, yurtdışında ve uluslararası arenada ülkemizi en iyi yerlerde, en üst derecelerde temsil edecekler. Özellikle futbolda sahtekarlık ve şike olayları yok olacak, Atatürk’ün istediği gibi zeki, çevik ve ahlaklı sporcular yetişecek, tertemiz, dürüst ve adaletli bir yönetim anlayışı hakim olacak. Aksi şekilde davrananlar, gözlerinin yaşlarına bakılmaksızın en ağır cezalara çarptırılacaklar.
Ve sanat.. benim en hassas olduğum bu konuda sanırım büyük bir gelişme olacak. Hükümet başta olmak üzere, basın ve halkın ilgisi sanata yönelecek. Herkes tiyatrolara, konserlere ve sergilere hücum edecek. Aileler, çocuklarını sanata yönlendiricekler ve sanatçılarımızın sayısında artış olacak. Uluslararası platformda tanınan ve başarılı olan sanatçılarımız ile ülkemizi kültürel ve sosyal açıdan dünyaya daha kaliteli bir şekilde tanıtabilicez. Bütün bu gelişmelere kayıtsız kalamayan İzmir Büyükşehir Belediyesi, nihayet İzmir Şehir Tiyatrosunu açacak ve izmirliler muratlarına kavuşacak..
Aşk mı? İkibinoniki yılında kimse aşktan korkmayacak. Herkes cesur olacak. Kadını erkeği göğsünü gere gere ‘ben şu kişiye aşığım ulan’ diyebilecek. Kimse aşkından dolayı yargılanamayacak ve kimse karşılıksız kalmayacak. Yalnızlık dedikleri gerçekten sadece allaha mahsus kalacak..
Hiç kimse ikibinoniki yılının bitmesini istemeyecek çünkü herkes çok mutlu çok mesut olacak. Kimse bu huzurun kaçmasını istemeyecek, sımsıkı yapışacaklar bu yıla. Öyle kenetleneceğiz ki ülkemiz halkı olarak, marduk bile korkacak. Bırakın dünyanın yörüngesine teğet geçmeyi, teleskopla bile görülemeyecek..
Sanırım sabah oluyor, arnavutköyde ayaz var ve üzerim de açık kalmış galiba..

Ulaş Tuzak

26 Aralık 2011 Pazartesi

İhaleli Pişti

batağa saplandım seninle
bitürlü çıkamadım içinden,
bu el de bana kaldı ihale
bu el de battım yeniden..

son ele gelmeden evvel
hesabı kurtarmam lazım,
kalpler pişti olana kadar
oynayacak bir oyun lazım..

Ulaş Tuzak

17 Aralık 2011 Cumartesi

keşif yolculuğu

yaklaşamıyorum aşkın karasularına
dev dalgalar açığa götürüyor beni
fırtınalar çoktan koparttı yelkenlerimi
alabora olmam an meselesi
yada bir yol daha var girdaba yakalanmazsam eğer
etrafından dolaşıp diğer tarafından denemek
bu riski almaya değer mi ki acaba?
aşksız yaşamak ölmekmiş meğer
ada bu, aşk adası
okyanuslar arasında kalmış küçük biyer
burada saklı tropik bir meyve var
onu alıp ta yemek var aklımda
yiyip te doymak var aşka
aşkın girdabında kaybolmak sonra
bir karadelik yolculuğu gibi
ardında hiç bir iz bırakmamak
sadece kendin için, bencilce
ama tertemiz ve suçsuzca
bikerecik olsun tatmak var aşkı
tanrıyı bulmak var işin ucunda
ona çıkar bu karadeliğin yolu
sırra kadem basan bu aşk adasını
risk alıp keşfeden kaşifler
tanrı huzurunda mükafatlandırılır
sonsuza dek huzurla..