SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

19 Eylül 2020 Cumartesi

Aktör Eksper

 


Son 2 aydır bilgisayar başında yazdığım tek konu gayrimenkul değerleme raporu. Muhtelif bankalara konut, villa, işyeri, dükkan, ofis vs. ekspertizi yapıyorum, işim bu oldu pandemiden sonra. Hala İstanbulda’yım. Dün 2 ay sonra ilk defa sete gittim. Malum bir hipermarketin reklam filminde oynadım. Dizi işleri de açılmaya başladı. Önem sırasına göre üst kademeden başlayarak işsiz kalan oyuncular iş yapmaya başladılar. Sıra bize de gelmeye başladı nihayet. Sektöre geri dönmek güzel, özlemişiz. Diğer taraftan, bahaneyle maaşlı sigortalı iş sahibi olmak da güzel oldu. Serbest zamanlı gibi çalışıyorum ama full time kazanıyorum. Allah bereket versin. Şanslı olmak böyle bir şey demek ki.

İşin aslını size anlatmak istiyorum;

Daha önceki yazımda anlatmıştım. Bir dizi işi için Haziran başında Bodrum’dan İstanbul’a geldim. Ancak işler yolunda gitmeyince yine boşta kalmıştım. Yaklaşık 10 gün sonra bir sabah Üsküdar sahilde, Paşalimanı’nda yürüyüş yaparken, Tekel Sahnesinin önünde durup boğazdan geçen devasa gemileri izliyordum. Telefonum çaldı. Kibar bir erkek sesi, rahatlatıcı bir tonda hal hatır sordu. Sonra konuya girdi. Arayan beni defalarca arayan değerleme şirketlerinden birinin insan kaynakları müdürü Harun bey. Eski CV’lerimden bana ulaşmış. Üstelik Bodrum bölgesi için. Ben Bodrum’da olmadığımı artık İstanbul’da olduğumu söyleyip telefonu kapatmak istedim. Ama Harun bey kapatmak istemiyordu, İstanbul’da çalışmak istemez misin? diye sordu. Diğer şirketlere verdiğim net cevabımı hemen yapıştırdım; ben o sektörü bıraktım, artık o işi yapmak istemiyorum. Neden diye sormaya devam etti Harun bey. Kredi faiz oranları düşmüştü, herkes deli gibi konut kredisi çekmeye başlamıştı. İşler çok yoğundu ve eksper sayısı işleri karşılamıyordu. Çılgın gibi gayrimenkul satışı oluyordu. Harun bey CV’mden benim deneyimli olduğumu görmüştü. Üstelik hem İstanbul’da olduğumu, hem de başka bir yerde çalışmadığımı öğrenmişti. Deneyimli bir kurt gibi avını kaçırmak istemiyordu. Tam da istediği gibi bir aday bulmuştu çünkü. Ben reddedip telefonu kapamaya çalıştıkça ısrarla beni telefonda tutmak ve ikna etmek için sorular soruyordu. Şu an ne işle uğraşıyosunuz? Yeterli para kazanabiliyor musunuz? Hayatınızdan memnun musunuza kadar geldi muhabbet. Derken, nasıl manipüle olduysam işi kabul etmişim. Zaten boş boş ne yapsam bu süreçte diye de bi taraftan düşünüyordum. Tam üstüne böyle bir konuşma olunca kabul edivermişim. Harun bey beni İK’dan Ceren hanıma yönlendirmiş, Ceren hanım işe giriş sürecini anlatmış ve kendimi bir gün sonra evrak toplarken bulmuşum. Noterden ha bire bankalar adına tasdikli belge alıyorum. Ne kadar da artmış noter fiyatları..

Ertesi gün evrakları teslim ettim, daha sonraki gün şirket aracını, laptopu ve telefonu verdiler, hadi bakalım vira bismillah sahaya. Bankalara tanımlandıkça işler gelmeye başladı. İlk işim Tuzla Serbest Bölgeden bi fabrika ve Organize Sanayi bölgesinden bi İmalathane. Buyrun burdan yakın. Ben konut raporu bile yazmayı unutmuşken daha önce hiç yazmadığım bu nitelikli işleri nasıl halledicektim. Aldı mı beni bi stress.. neyse ki süreç içerisinde hem denetmen hem de diğer eksper arkadaşlarla tanıştıkça bu zorlu sıkıntılı süreçleri atlattım. Şu an çok memnun ve mutluyum işimden. Diğer taraftan istediğim zaman oyunculuk işlerini de yapabilmek bu işin çok büyük bir artısı bence. Yoğun geçen yaz sezonu sonrasında kredi faiz oranlarının da yükselmesiyle neyse ki çılgınca akan işler yavaşladı ve biz de rahat bir nefes aldık. Merkez rahatlayınca da bu kez Şile işlerine gitmeye başladık. Şile işleri bize tatil gibi geliyor. Hem geziyoruz, hem deniz ve orman havası alıyoruz. Sabah gidersek kahvaltı, öğleden sonra gidersek balık yiyip dönüyoruz. Seviyoruz yani bu hayatı.

Bu arada Üsküdar’dan geçici bir süreliğine Şişli merkeze taşındım. Burası İstanbul’da 1 yıl içinde yaşadığım 5. Ev oluyor. Ne de çok ev değiştiriyorum. Seviyorum değişikliği napayım. Enerjimi yenilemenin bir diğer yolu da bu bence. Buralarda yaşamak da ayrı bir tat. Bomonti’si, Nişantaşı’sı, Maçkası.. Beşiktaş’ı, Sarıyer’i Kilyos’u.. Buralarda da geziyoruz kısacası. Akşamları arka tarafta Şişli Belediyesi’nin karşısındaki parkta basket oynuyoruz kuzenle. Güzel spor oluyor bize. Evde de barfiks çekiyoruz, kolları sırtı omuzu kanatları büyütüyoruz. Avuçlarımızın içi patlasa da sonuç fevkaladenin fevkinde. Postür iyi duruyor yani.

Yakında tekrar Anadolu yakasına taşınıcam. Kısmetse ev almayı düşünüyorum. Arabayı satıp daha pahalı bir ev alamayı düşünüyordum ama şimdi arabayı satınca yenisi almak da epey güç olacağı için bundan vaz geçtim. Hem bi ev bi arabaya beraber sahip olmak daha bi güzel duruyor değil mi? Şirket arabası olsa da, kendi arabamın her zaman evinin önünde durması ayrı bir güven veriyor insana. İşe, şirkete belli olmaz sonuçta, Türkiye’de özel sektör piyasası çok dalgalı en nihayetinde.

Bundan sonraki süreçte ise daha fazla sanatsal ve edebi işlerle uğraşabileceğimi düşünüyorum, bu da beni ayrıca mutlu ediyor. Şu an bu yazıyı yazabilmek bile çok güzel bir duygu benim için. Artık daha sık yazma, daha fazla kitap okuma, daha çok şiir seslendirme, daha daha oynama, fikir yaratma ve icra etmek sürecine girdim. Başarıyı elde etmek çok tatmin edici bir duygu. Ruhum şenleniyor, demleniyorum, tazeleniyorum resmen. Benjamin Button gibi her geçen yıl daha da gençleşiyorum.

 

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Her Şeye Karşı



bişeyleri seviyosan,
onun yanında değil karşısında olmalısın
onun tüm güzelliklerini görmek istiyosan
ona karşısından bakmalısın..

çıktım Fethi Paşa'ya
seyreyledim boğaziçini

gördüm yine köprüyü, Ortaköyü
sonra gitti hayatın kılı yünü tüyü..

sola döndüm, çektim kafayı
gördüm Galata'yı Ayasofya'yı..

Kızkulesi ayağımın dibinde
gönlüm karşının derdinde

daha ne isterim İstanbul'dan?
sevgisi benden, sevgilisi karşıdan.

ulaş tuzak

4 Temmuz 2020 Cumartesi

EMİN ADIMLARLA - özgüven patlaması

Son yazımı yazalı 1 ay olmuş neredeyse. Pandemi süreci devam ediyor hala. sakarya'da yine havai fişak fabrikası patlamış. kafamın içinde klein şarkıları çalıyor. ay dolmadan bir gün önceki haliyle odamın penceresinden bana caka satıyor. yılın en sevdiğim ayındayız. ama akdeniz'de değilim, en sevdiğim yerde, istanbul'dayım. en sevdiğim diğer şey nerede peki? meçhul..
ben aslında bütün düşlerimin peşinde koşturuyor görünürken belki de meçhulü arıyorumdur. hay ben bu şahsiyeti evvelin efkarını sikeyim.. sureti silüeti başka arzularımın perdesi gölgesi olma artık. lütfen yıkıl karşımdan, çek epifizimden göz bebeklerini.. ay hala parlıyor, yaklaşık 3000 km yol almış ben bu iki satırı yazana dek. ne kadar hızlı ve bize ne kadar yavaş, ey izafiyet..! senin de ananı avradını..
cıp tıs dıs da çıtıdısssss mıtıdısss.. haydiiii paşaaaaaa... istanbul'dan gelenler, pardon; Bodrum'dan gelenler dicektim.. bu yıl yaz partilerimizi istanbul'da yapıyok ne gerek var taa horallara gitmeye.. ben zati her neyse.. kopmalara devam mevam.. eğlenme işesi..mişesi..
devam ediyor ya hayat mayat, dertsiz tasasız masasız..
oh ne güzel valla ha, buldum ben havamı mavamı..
kop kop mop mop..
hop hop..
falan filan, fıstık mıstık, arabaya kıstık mı?
ne diyorduk ya, unuttum valla koptu muhabbet bi ara mi ara..
neyse çok da önemli değilmiş anlaşılan, hahahah..
şimdi bunu okuyan bikaç kişi dicek ki ne içti bu adam?
valla bişey içmedim, iki fırt duman muman..
duman dedikse tütün lan.
eeee annat bakam..
şindi ben yaklaşık 3 haftadır ekspertizlik yapıyorum. hani değerleme uzmanıydım ya ben, anlatmıştım, bilen bilir, okuyan zaten bilir. hah o meseleye geri döndüm ben oyunculuk işeleri biraz ucuzlayınca. amma velakin bırakmış değilim tabi, hala devamlı bir dizim var. reklamlar da yakında canlanıcak tekrar ama ben hep içimde sinema filmi barındırıyorum, biliyorsunuz. o gün geldiğinde, çok farklı çok bambaşka şeyler olucak bakın şimdiden buraya yazıyorum. ben artık eski ben olmayıcam. üst versiyona terfi etmiş olucam, bir üst sürüm, ulastuzak.v.02 beta gibi bişey..
aman ya yaşıyoruz işte be güzel güzel..
bugün hemen şimdi en mükemmel beni yaratıyoruz
hemen şimdi en muhteşem en harika beni yarattık ve en müthiş beni izliyoruz şimdi. bugün hemen şimdi en muhteşem beni okuyoruz, en harika ben karşınızdayım. en iyisi olana kadar kendi mükemmelliğimle karşınızdayım. ben bugüğn şimdi tam şu anda çok muyluyum çok huzurluyum çok sağlıklıyım işte ben hemen şimdi çok zenginim tam şu anda çok güçlüyüm çok başarılıyım hemen şimdi çok yetenekliyim ve şimdi tam şu anda çok şanslıyım ve ben hemen şimdi tam şu anda çok yaratıcı zeki ve dahiyim. çok yakışıklı çok çekici çok etkileyiciyim. çok keyif alıyorum hayattan çok eğleniyorum hayat bana güzel hatta hayat bana çok güzel hatta hatta hayat hakkaten çok fazla güzel ve ve hatta hatta hatta hayat çok abartı güzel yani ve hatta daha da güzel yani o kadar güzel ki daha bundan başka ne kadar güzel olabilir ne kadar daha abartabilir dedim sonra bi daha güzelleşti..
aşka ve paraya sahibim, onları çok seviyorum, onlar da beni çok seviyor. aşk ve para bana her yerden kolaylıkla geliyor. para bana her yerden oluk oluk akıyor. aşk bana her yerden kendiliğinden geliyor. şan şöhret beni kolaylıkla her yerde buluyor. şöhreti de çok seviyorum. ben çok zengin çok başarılı çok şanslı çok güçlü bir insanım. ben bir fenomenim.

5 Haziran 2020 Cuma

Korona Günleri


Artık yeni yazı yazma vaktinin geldiğini düşünüyorum. Yaklaşık iki buçuk aydır baya bi şeyler birikti hayata dair. En son doğum günümden sonraki gün dizi setinden sonra İstanbul’dan blabla uygulamasından tanıştığım 3 kişi ile beraber Bodrum istikametine doğru yola çıktım. Mecidiyeköy’den çıkıp Capitol’ün önünde hepsini aldım. Çok güzel bir yolculuk yaptık. İki arkadaşı Bornova’da indirip, aynı yerde bi çifti aldım yola devam ettim. Çifti söke’de bıraktım ve son arkadaşla Bodrum’a kadar devam ettik.
Ailemi özlemişim, bodrumun sakinliğini, müstakil yaşamı, doğal hayatı, bahçemizi, organik bitkilerimizi, ormanın yeşilini, denizin iyotlu turkuazını falan.. annemin mis gibi yemeklerini yedikten sonra tertemiz bir uyku çekmişim. Ertesi sabah komşunun kümesinden aldığımız yumurtalar ve kendi yaptığımız peynirler ile muazzam lezzetli bir kahvaltı yaptım. Sonra sahile çıkıp bir yürüyüş. Sonraki günlerde orman yürüyüşlerim de sıklaşıcaktı. Annemle babamı alıp yalıçiftlik turu yaptık. Tabi her kavşakta jandarmalar ateş kontrolü yapıyorlardı. Bu bölgede çok abes geliyordu böyle kontroller, neyse herkes görevini yapıyor sonuçta diyerek gezmeye devam ediyorduk.
Günler ilerledikçe can sıkıntımı gidermek için kuzenim enişte ve çocuklarıyla vakit geçirmeye başladım. Klasikleşen 101 maçlarımız iddaalı hale gelmişti. Büyük bir hırsla oynuyor, eğleniyorduk. Sonra bi kız arkadaşla tanıştım. Son bir buçuk ayımı onunla geçirdim. Beraber yemek yapıyor, film izliyor ve sevişiyorduk. Karantina günlerinde daha başka ne yapılabilirdi ki? Hiç haber izlemiyor, gündemi takip etmiyorduk. Kendimize kozmik bir yaşam tasarlamıştık, onu yaşıyorduk sadece. Arada eve gidiyor aileme görünüyor, onların ihtiyaçlarını karşılıyordum. Sonra tekrar hatunun yolunu tutuyordum. Hiç bitmeyecek bir döngünün içine saplandığımı düşündüğüm olmuştu. Bu günler hiç geçmeyecek mi acaba?
Her seferinde kendimi, ne güzel yaşıyorsun işte, keyfine bak.. gibi iç seslerimle avutuyordum. Bi gün Akyaka, bigün Marmaris bi gün Muğla’nın şirin güzel köyleri şeklinde gezip takılıyorduk. Nasıl olsa burada yasaklar kalkmıştı. İstediğimiz gibi dışarıda olabiliyorduk. Akşamları yine pratik yemekler yapıp film izlemeye devam ediyorduk.
Babam telefon etti, annen çok hasta çabuk eve gel hastaneye götür bizi. Hadi, hiç dışarı çıkmayan hatta her şeyi abartısıyla yıkayıp paklayan kadın nasıl olur da korona olur? Alelacele eve gittim, yataktan kaldırdığım annemi apar topar hastaneye götürdüm. Tahmin ettiğim gibi rahatsızlığı başka sebeplerden çıktı. Enginar dokunmuş, klasik besin zehirlenmesi gibi bişey..
Bahçemiz çok güzel olmuştu. Salatalıklar ilk mahsüllerini vermeye başladı. Kütür kütür yemesi çok zevkli. Mis gibi kokan domatesler, yumuşacık çıtır biberler.. marulu rokası soğanı sarımsağı hepsini koparıp yemek, hatta yine zeytinyağı ile salatasını yapmak muazzam lezzetli.
Üzümler,  sarmaşık ve begonviller evin terasına kadar çıkmışlar. Onlar için çardak yapmaya karar verdik. Bir hafta uğraşıdan sonra onu da hallettik. Altına da bahçedeki onlarca saksı çiçeğini altına dekore edip güzel bir yaşam alanı daha oluşturduk. Nihayet bizim de deniz manzaralı bir çardağımız olmuş oldu.
Bahçemiz o kadar verimli ki, toprağa ne atsan çıkıyor. Geçen senelerden yiyip çekirdeğini rastgele fırlattığımız erik, kayısı, şeftali, yeni dünya ağaçları boy boy olmuşlar. Limon portakal ve mandalina zaten vardı. Böylece meyve bahçesi de kendiliğinden oluşmuş oldu. Ayrıca Nar, Zeytin ve çağla da mevcut. Hatta, tozlaşmadan dolayı birer metrelik palmiyeler bile çıkmışlar.
Başka bir komşumuz da balıkçı. Zıpkınla balık avlıyor ama oldukça profesyonel, bi gidişte 3-4 kilo toplayıp geliyor. Biz ona limon veriyoruz o da bize balık veriyor. Burada para geçmiyor, takas yöntemiyle alış veriş yapıyoruz.
Mumcular da karaova bölgesinde profesyonel şarap yapan bi abi var. 4 sene önce ben de yapmıştım. Ama o bu işi uzun yıllardan beri yapıyor. Bi trafik kazası sonucu tekerlekli sandalye ile yaşıyor. Bu olaydan sonra kendisini şarapçılığa vermiş. Evinin bahçesine bağ kurmuş ve mahzen inşa etmiş. Hatta, şarap kafe bile yapıp ziyaretçilere açmış. Oldukça yoğun yabancı turist müşterileri var. Şaraplarına patent ve marka bile almış. GAROVA şarapları.. babamla oraya şarap almaya gidiyoruz. Her seferde bir koli alıyoruz, biraz muhabbet sonra sen sağ ben selamet.
Eve gelip bahçedeki taş ocakta balıkları mangala atıyoruz, bahçedeki sebzelerle süper bir salata, yanına da muhteşem Garova şaraplarını açıyoruz, değme keyfimize sonra.
İşte böyle böyle 31 Mayıs’a kadar geldim. 1 Haziran’daki dizi setim için yola çıktım. Tam 8 il geçtim. Muğla-Aydın-İzmir-Balıkesir-Bursa-Yalova-Kocaeli-İstanbul. 750 km. yolu aştım da İstanbul’a geri döndüm.  Her il giriş çıkışlarında trafik polisleriyle muhatap oluşum da ayrı bir komediydi. İzin belgesi soruyorlar, ben de onlara Hes Uygulamasından aldığım kodu gösteriyorum. Kimisi geç diyo, kimisi o geçmiyor evrak yok mu diyor, kimisine ben öğretiyorum. Yani ülkenin polisi bile olaya tam hakim değil. Zorlaya zorlaya bütün polis noktalarından bi şekilde geçtim. İstanbul’a ulaştım nihayet.
Ertesi gün setteyim, ses-ışık-kamera hazır, kayıııııt-oyun..

13 Mart 2020 Cuma

Tek Başıma Yürüyorum Ben Bu Yollarda


Artık 4. Leventten Mecidiyeköy’e yürümüyorum çünkü Mecidiyeköy’e taşındım. Hinterlandım değişti ve yeni rotalarım artık Mecidiyeköy-Taksim, Mecidiyeköy-Beşiktaş oldu. Bazen Harbiye üzerinden Taksim’e, bazen de Fulya üzerinden Beşiktaş’a yürüyorum. İki istikamet de oldukça keyifli. İkisi de yaklaşık yarım saat sürüyor. Bu arada Taksim-Beşiktaş arası mesafe de yaklaşık 20 dakika sürüyor Gümüşsuyu üzerinden. Böylece Mecidiyeköy-Taksim-Beşiktaş üçgeninde yeni bir yaşam alanı kurmuş oldum. Yine de en favori yolum her zaman olduğu gibi Beşiktaş-Ortaköy-Bebek hattı. Tabi bu hat en az 1 saat sürdüğü için her zaman yapılamıyor. Yine de spor amaçlı bikaçgün de bir tekrar etmekte fayda var. Hem deniz kenarı mis gibi iyot havası, hem sahildeki insanların pozitif enerjisi, balık tutanlar, onları bekleyen kediler, köpek gezdiren insanlar, yavaş tempo koşanlar, el ele gezen sevgililer, martıyla (scooter) yanınızdan vızır vızır geçen gençler. Kuruçeşme parkı bence muazzam bir açıkhava aerobik merkezi.
Bu kadar çok yürüyünce bir takım hesaplar da yapıyor insan doğal olarak. Bununla birlikte analiz sonuçları ve yorumlar da ortaya çıkıyor. Mesela ben ortalama saatte 5.5 km/s hızla yürüyorum. Hadi düz hesap 5 km/s olsun. 1 saat 60 dk. olduğuna göre ve 5’e bölersek, 1 km’yi 12 dakikada yürüdüğümü buluyorum. Ben ortalama 10 dk. da yürüyorum 1 km’yi. Bu da demek oluyor ki, dakikada 100 metre yol yapıyorum. Bu benim en tempolu halim. Tempoyu düşürüp biraz rölantide gidersem ki ben buna kordon boyu yürüyüşü diyorum o zaman saatte 4 km/s ye kadar yavaşlıyorum. Bu da 1 km’yi 15 dk. da gitmeme, 100 metreyi 1.5 dakikada yürümeme neden oluyor. Yani ortalama olarak 100 metreyi 1 ila 1.5 dakika aralığında yürüyorum. Tam ortalama alırsak da 75 saniye diyebilirim. Ve ben bu ortalamayla 100 metre dünya rekorundan 8 kat daha yavaş bi şekilde yürüdüğümü buluyorum. Her neyse bu gereksiz bir bilgiydi ama benim düşünce algoritmam bunları es geçmiyor maalesef.
Şu ana kadar telefonumun ölçmüş olduğu gün içerisinde en fazla 33 bin küsür adım atmışım. Bu da demek oluyor ki yaklaşık 23.5 km. Daha önceleri belki daha fazla yürümüş ya da koşmuş olabilirim ama teknoloji çağında ölçmüş olduğum en uzun mesafe şimdilik budur. Daha iyisini yapana kadar en iyisi bu.
Boş zamanlarımı bu şekilde değerlendirmek beni ekstra spor yapmaktan da kurtarıyor açıkçası. Ben spor salonlarında kapalı alanda boğucu bir müzik ve spotların altında, üstüne bir sürü hem cinsin de tıkışmış olduğu bir mekanda spor yapmayı tercih etmem. Böyle bir ortam çok sıkıcı, sevimsiz, olumsuz enerjinin kol gezdiği bi yer benim için. Terleyerek spor yapmayı da tercih etmiyorum zaten. Spor yapmak da bir hobi bir keyif işi benim için, eğlenmeliyim, zevk almalıyım. Aksi halde mecburiyet girdiği zaman işin içine, stres seviyesi artıyor ve zorlanmalar başlıyor. Bu şekilde faydadan çok zararı oluyor sporun. Stresli bir kas yığını yerine stressiz fit bir body’i tercih ediyorum. Dediğim gibi, bir sahilde ya da ormanda yaptığım yürüyüş, hem temiz hava, hem doğanın frekansına yaklaşma, hem zihnimi silkeleme açısından mükemmel bir aktivite. Aynı zamanda tahmin edemeyeceğim kadar da yağ yakıyorum. Göbeğimin ve çevresindeki bütün yağları eriyip gitti. Yüzümden de anlaşılacağı gibi vücudumun her yeri sıkılaştı. Şu an vücudumun yağ oranı %12’nin altında ve muhteşem bir seviye. Boyum 1.80 ve kilom 73 civarında. Bol protein, sebze meyve ve kuruyemiş tüketiyorum. Çok sağlıklı bir bünyeye sahibim.
Bu aralar korona virüsünden dolayı herkes İstanbul’u terk ediyor. Okullar tatil oldu, öğrenciler memleketlerine dönüyor. İnsanlar işlerinden izin alıp Anadolu’ya kaçıyor. Birkaç gün sonra şu reklam ve set işlerim bitince ben de Ege’ye kaçıcam. Baharın gelişiyle beraber doğa rehabilitasyonu yapıp gelicem. İzmir’in dağlarında açan çiçeklerden bir buket sonra Çökertmeden çıktım da Halilim aman başım selamet. Alsancak’ta kordonda gün batarken çiğdem çitlemek, son dönemde moda oldu bi de üzerine bomba yemek.. Ertesi gün Urlada bi kahvaltı ne efsane olur, kahvaltıdan sonra da bi Alaçatı kaçamağı. Sonra Seferihisar üzerinden Kuşadası istikametine transit geçiş.. ve son durak Bodrum. Her sene olduğu gibi Mart sonu ya da Nisan başı deniz sezonunu açarım ben. Bu sene de o işi bi görüp geleyim üzerinize afiyet. Denizin iyotlu suyu ne de iyi gelir şimdi sinüslere, boğaza, bademciğe. Hele ciğerler bayram eder, bronşlar kendine gelir, tertermiz eylerler kendilerini pürü pak oluverirler hemen. Korona morona hak getire sonra. Çelik gibi bir vücuda işlemez hiçbir virüs.
Her şeyin şifresi doğal ve sağlıklı beslenme, güzel bir yaşam, stressiz bir hayat, mutlu geçen zamanların motivasyonu, sevgi, şefkat, huzur gibi duyguların tatmini, doğadaki aşkı keşfetme ve tatma. Yani her şey kendi elimizde, hayata karşı, sisteme karşı teslim olmamak. Elimizden gelen ne varsa, doğallık adına, sevgi adına, pozitif sinerjiyi yaratma adına ne varsa elimizden geleni ardımıza koymayalım lütfen.
Özetle: Yüksek Enerji + Doğru Frekans = Etkili Titreşim yaratır.
Etkili Titreşim dediğim şey ise başarıdır. Başarılı gördüğümüz her şey güzeldir ve güzel bulduğumuz her şey bizi mutlu eder. Mutluluklar üzerimize yağsın.
Bir başka yazıda görüşmek üzere hoşça kalın.

Ulaş TUZAK
@ulastuzak



14 Şubat 2020 Cuma

Kuantumize Aşkla Komedik Unsurlar


4.Leventten Mecidiyeköye yürümek benim için bir klişe haline geldi artık, günlük rutinim de diyebilirim. Çeliktepeden Gültepeye bol rampalı dikey slolom, sonra Gülbağdan Ortaklara kadar sarmal yokuşlu yatay slolom, yaklaşık 2 buçuk KM ve 3000 adım civarı ve benim standartımda bir hızla 30 dk. süreli bir yaya yolculuğu. Hazır İETT ulaşıma da zam yapınca “Her şey çok güzel oldu” bana fark eden bişey yok. Aksine, ben spor yapmaya devam ediyorum. Halkı spora teşvik edici bir belediyecilik anlayışı, herkes yürüsün arkadaş..
Ayrıca, Mecidiköyden Taksim de hemen hemen aynı mesafe ancak düz yol olduğu için daha kolay yürünebiliyor. Yalnız benim en sevdiğim 2 güzergah var; ilki Leventten Ulus Parkına yürümek ve sonunda o eşsiz boğaz manzarasını seyretmek, ikincisi de Beşiktaş’tan Bebek güzergahına yürümek ki burası en sevdiğim parkur yürümek için.
 Önce Çırağan caddesinden çınarların altından ve tarihi dokunun içinden resmi geçit töreni edasıyla geçerim. Sonra Ortaköye varıp kumpir ve waffle kokularının kokoş parfümerisiyle harmanlanıp burnumun direğinde sofistik bir melodi bıraktığı Haute Couture sosyetesinin kervanından geçerim. Boğaziçi köprüsünün devasa manzarasının altından geçip kuruçeşmeye varırım. Kuruçeşme parkında, su adaya karşı oturur hem biraz dinlenir, hem boğazı izlerim.  Ordan kalkıp, Arnavutköye doğru balık tutan ahali başlar, onların olta atışlarına takılmamak için Ocean’s Eleven filmindeki lazer ışınlarından geçmeye çalışan eleman gibi büyük bir titizlik içinde aralarından geçerim. Balıkçılar bitince Bebek parkına gelmiş olursunuz. Hatta ordan da inşirah yokuşundan Etilere çıkarım bazen, bazen de kulağında kulaklık ve eşofmanlarıyla yanımdan geçen hatunun peşine amansızca takılıp Emirgan Tarabya istikametine doğru akıp giderim, dermişim :) ) ) yok deve o kadar da yürünmez tabiki, ayaklarım su mu toplasın.. hatuna takılmaya yok deve dedim sandınız di mi J
Yürürken inanılmaz derece kendimle konuşuyorum, sanki yanımda biri varmış gibi. Arkamdan beni takip eden biri olsa beni şizofren sanır kesin. Yürüdükçe beynim açılıyor, yeni düşünceler, yeni fikirler, yeni duygular falan ve hepsini dillendirmek istiyorum, doğaya anlatıyorum, evrene gönderiyorum bu içimde oluşturduğu titreşimleri. Evet, titreşim demişken, her şeyin evrende her şeyin titreşimden ibaret olduğunu söylemiş miydim size?
Bize hep cansız varlıklar (nesneler, objeler) gördüğümüz dokunduğumuz her şeyin atomlardan ve canlıların da hücrelerden meydana geldiği öğretilmişti. Ancak Hücrelerin de Atomlardan oluştuğunu hiçbir derste anlatmadılar. Hücrenin en fazla organellerini inceledik ama onların da atomlardan oluştuğunu çok sonraları öğrendim ben mesela. Hatta kuantum sayesinde atomların da “quark”lardan meydana geldiğini duyduğumda oha falan olmuştum. Atomun çekirdeğindeki Nötron ve Protonları da parçalamış Cern’deki herifler. Hatta bununla da yetinmemişler kuarkları da parçalayıp onların da sicimlerden oluştuklarını görmüşler. Yani anlayacağınız tüm enerjiler bu ultra mikroskoplarla keşfedilebilen sicimlerin birbirine çarparak tireşim oluşturmasıyla başlıyor. Tanrım sana geliyorum J
Düşündüğüm şeyler bununla da sınırlı değil tabiki. Peki yüreğimizi titreten yüce AŞK da böyle bişey mi? Buna evet denilebilir bence. AŞK enerjisi dünyada hatta evrendeki en yüce en kutsal en etkili güçtür. Ben Aşk’ın Tanrı Olduğunu düşünenlerdenim. Ve biz de Tanrı’nın bu evrendeki kuantumize edilmiş birer parçalarıysak, biz de Aşk ile kendimizi gerçekleştiriyoruz demektir.
Şimdi şöyle bir yanılgı var insanlarda. Aşkı hep başka bir insanda, genellikle de karşı cinste birinde arıyoruz. Doğal olarak, insan zaten dengesiz tutarsız bir varlıktır ve bunu bile bile AŞK gibi, mucizevi bir öneme sahip olan bu kutsal değeri, evrene göre daha basit bir kavramda bulmaya çalışmak, Aşka dair her şeyi ona yüklemek çok mantıksız değil mi? Bu yüzden zaten herkes bir türlü ulaşamıyor aşka. Çünkü onu bir insanda arıyorlar, insanda bulmaya çalışıyorlar. Oysa Aşk arayanın kendi içindedir. Hepimiz Aşk Enerjisiyle yaratıldık. Aşk biziz aslında, Tanrı’nın Aşkının birer parçasıyız hepimiz. Öyleyse bizde olan bir şeyi başkasında aramak ne büyük bir yanılgı.. Şöyle düşünün ki, evdeki yoğurdumuz bizim aşkımız olsun. Onu bitirip tüketip sonra mayayı başkasında aramaya çalışıyoruz yeni bir yoğurt yapmak için. Oysa tencerenin dibinde yarım çay bardağı kadar mayalık bıraksak, kimseyi aramayız öyle değil mi? Aslında bu bizim yüreğimizin dibinde zaten var, biz onu hissedemiyoruz. İşte o Evrenin, Tanrı’nın hazır bize hediye ettiği organik maya, AŞK mayası. Sevgimiz de sütümüz. Şimdi sütümüze bu mayayı katarsak, yani sevgimize aşkımızı katmış oluruz. Aşkla sevmek de böyle yoğurdun tutması gibi bir etki oluşturuyor işte. Şans eseri bu yoğurdu tutturabilen ona sahip çıksın ama biz napıyoruz? Hemen her şeyi çabucak değersizleştirdiğimiz gibi onu da sulandırıyoruz. E yoğurda su katarsan nolur? Ayran olur, bize de o yüzden hep ayran gönüllü diyorlar zaten. J
Ne demiş Fransız üstad Charles Baudelaire; Sarhoş olun! Şiirle, şarkıyla ya da şarapla.. ama bir şekilde sarhoş olun! Burada kastettiği sarhoşluk aşk sarhoşluğudur, o yüzden aslında söylemek istediği şudur: Aşık Olun! Şiirle, Sanatla ya da Erdemle Aşık Olun! Gidin bir insana Aşık olun dememiş, bizdeki bütün sufiler ve tasavvufçular gibi Tanrı’yı arayın, O’nun Aşkının peşinden gidin demiştir. Zira gerçek Aşk, gerçek sarhoşluk odur. O sarhoşluk, o vecd hali, o hoşluk, o keyif sonsuzdur. Yaratıcı güç, yaratıcı enerji odur. Moral motivasyon odur. Ve aslında o AŞK, aradığımız ve bulamadığımız her şey gibi, elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar yakındır, gözümüzün önünde, burnumuzun dibindedir. Ve biz oraya bakmayı hiç akıl dahi edemeyiz, görmeyiz, görmek istemeyiz. İstemezsek bakmayız, bakmazsak da göremeyiz işte, öyle kısır bir döngüde bocalar dururuz. İşte AŞK tam da göğsünüzün içinde, orda duruyor, soğumuş olabilir, biraz körükleyin hissedeceksiniz. Siz o aşkın Tanrı’nın ordaki enerjisini, sıcaklığını hissetmeye başladığınız an hayata başka türlü bakmaya başlıcaksınız. Gördüklerinizi başka türlü algılamaya başlıcaksınız. Sanki başka bir boyuta geçmişsiniz gibi ki zira öyle, artık başka bir boyutta, diğer insanlardan çok üst bir frekanstasınız artık. İşte o zaman her şeyden zevk almaya başladığınızı farkediceksiniz. Bir insanı asıl o zaman gerçekten sevebileceksiniz, bir hayvanı, bir ağacı, bir deniz kenarını, havayı bulutları gökyüzünü yeryüzünü otları çiçekleri böcekleri ve doğanın yüzlerce belki de yüz binlerce tonunu keşfediceksiniz. Gördüklerinize, duyduklarınıza inanamayacaksınız. Hayaller ülkesi, rüyalar alemindeymişsiniz gibi gelicek hayat size, her gün gördüğünüz şeyleri farklı görmeye başlıcaksınız, algılarınız tamamen estetik zerafetlere göre yeniden dizayn edilmiş olucak. Güzelliğin bakan gözde olduğunu bir kez daha anlayacaksınız. Cennetin işte tam da olduğunuz yer ve o an olduğunu artık söylememe gerek bile yok sanırım. Tadını çıkarın..
Tüm bu anlattıklarıma rağmen benim cennetim hala bir sevgilinin şefkat dolu kucağında yatıp uyumaktır. O yüzden Herkesin Sevgililer Günü’nü tüm AŞK Enerjisiyle kutluyorum. Aşkın kutsal enerjisi üzerinize olsun. Hoşçakalın.. Aşkla kalın..
Ulas tuzak