Gelmeye korkuyorsun..
bende.
Bi de ellerini tutmaya..
İki korkak;
birbirimizin nefeslerine özlemli.
Sürekli bir kaçalım buralardan düşüncesi içerisinde,
asla çekemeyeceği küreklerin düşünde..
Ulaş TUZAK
13 Ocak 2020 Pazartesi
7 Ocak 2020 Salı
ALTIN PORTAKAL'LAR
Düşündüm de, Milli Değerlerimize o kadar da çok değer vermeyen bir
toplum olduğumuzun bir kez daha farkına vardım. Öylesine manipüle edilmiş,
öylesine yabancı hayranı olmuşuz ki, kendi baş yapıtlarımızın bile farkında
olamıyoruz. Saman alevi gibi hemen unutturuluveriyorlar bize yahut biz balık
hafızalı olduk iyice..
Her sene Oscar Törenini hiç
kaçırmayız değil mi? Ya da sevgili basınımız biz kaçırsak bile bize her türlü
kanaldan bu bilgileri sunar ve defalarca kez hatırlatır. Her türlü kaçırma
olasılığımızı ortadan kaldırırlar. Biz de bu bilgiyi bilmekle kendimizi kültürlü
sayarız. Son 10 yılın Oscar Filmlerini hemen hemen büyük çoğunluğumuz ezbere
sayabilir değil mi? Bununla da övünür pek çoğumuz. Halbuki, kendi kültürümüz,
kendi milli değerimiz olan Altın Portakal'da en son ödül alan filmi bile kimse
hatırlamaz..
İşte bu yazıyı yazma sebebim de
tam olarak budur. Bu değeri, bu değerli filmlerimizi, bu değerli
yönetmenlerimizi sizlere hatırlatmak istedim.
1964'te 1.si düzenlenen bu
güzide festivalimizin ilk olarak En İyi Film ödülünü Senaryosunu Orhan Kemal'in
yazdığı ve Halit Refiğ'in yönettiği “Gurbet Kuşları” filmi almıştır.
Bundan sonrakileri merak
edenler araştırabilirler ama ben sizler için son 25 yılın filmlerini
araştırdım.
İşte o filmler:
1996 – Tabutta Rövaşata /
Derviş Zaim
1997 – Hamam / Ferzan
Özpetek
1998 – Yara / Yılmaz
Arslan
1999 – Salkım Hanımın Taneleri / Tomris Giritlioğlu
2000 – Güle Güle
/ Zeki Ökten
2001 – Büyük Adam Küçük Aşk / Handan İpekçi
2002 – Uzak / Nuri
Bilge Ceylan
2003 – Karşılaşma /
Ömer Kavur
2004 – Yazı Tura /
Uğur Yücel
2005 – Türev / Ulaş
İnanç
2006 – Kader / Zeki
demirkubuz
2007 – Yumurta /
Semih Kaplanoğlu
2008 – Pazar / Ben
Hopkins
2009 – (Ödül 2 filme verilmiştir)
Bornova Bornova /
İnan Temelkuran & Kosmos
/ Reha Erdem
2010 – Çoğunluk / Seren
Yüce
2011 – Güzel Günler Göreceğiz / Hasan Tolga Pulat
2012 – Güzelliğin On Par’Etmez / Hüseyin Tabak
2013 – Kusursuzlar /
Ramin Metin
2014 – Kuzu / Kutluğ
Ataman
2015 – Sarmaşık /
Tolga Karaçelik
2016 – Mavi Bisiklet / Ümit Köreken
2017 – Melekler Beyaz Giyer / Vivien Qu
2018 – 3 Yüz / Jafar
Panahi
2019 – Bozkır /
Mehmet Tanrısever
Evet, bunlardan kaç tanesini biliyorsunuz? Kaç tanesini
izlediniz? Kaç tanesini hatırlıyorsunuz? Kimler oynuyor, konuları ne?
Bence şimdi oturup tek tek bu filmleri izleyin bi kez. Netflix
bağımlısı olduğumuz şu günlerde biraz da dönüp kendi üretimlerimize sahip
çıkın. Olur ya belki kendinizden bişeyler bulup seversiniz, belki en sevdiğiniz
film olabilir bunlardan biri. Hiçbişey olmasa bile belki de farkındalık
yaratmış oluruz. Bundan sonraki çekilecek sanat filmlerimizin sayısı artar ve
bi bakmışız belki de bir gün bir Türk filmi Oscar ödülünü almış.
Neden olmasın..
Her şey bir sinerjiden ibaret..
Sinerjimize kuvvet..
ULAŞ TUZAK
31 Aralık 2019 Salı
İKİBİNYİRMİ – 2020
Yer: İzmir/Alsancak, Zaman: 31.12.2018 , Kıbrıs Şehitleri
Caddesinde, öğleden sonra bir kafede oturup tiyatro oyunu yazmaya başladık bir
arkadaşla beraber. Kendimizi o kadar kaptırmışız ki saat 00:00 olmuş. Herkes
dışarıda yılbaşını kutlamaya başlamış. Oyunun son cümlesini de yazıp kendimizi
bir hışımla dışarı attık.
Kordon Çimler Gündoğdu meydanı karnaval havasında davullar
zurnalar halay çeken zıplayan coşan insanlar, havai fişekler, oluşan sinerji
muhteşem. Telefonuma gelen mesajlar ve aramalara cevap veremiyorum ben de o
coşku selinin arasında kendimi kaybetmiş çılgınca eğleniyorum.
İşte böyle girdim 2019’a. Takip eden günlerde oyunu çıkartıp
okullarda sergilemeye başladık. Bir yandan organizasyon, diğer yandan
performans, işler iyi gidiyordu. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile de ortak
çalışma içerisine girmiştim. Alsancak’taki Tarihi Hava Gazı Fabrikasında Üniversite
öğrencileri için tiyatro atölyesi yapıyordum. Her şey çok güzel gidiyordu. Bir
de yeni sevgilim olmuştu. Bir erkeğin işi ve sevgilisi oldu mu başka bişey
istemezdi.
Derken Bodrum turnesi öncesi tiyatrodaki arkadaşımla
problemler yaşadık. Sonucu ayrılık oldu. Başka bir arkadaşımla kalan oyunları
kurtarmayı başardım ancak yeni bağlantılar ve organizasyon için hem zaman hem
de enerjim kalmamıştı. Nisan sonu gibiydi. Hava Gazı Fabrikasındaki
öğrencilerime veda ettim. Tiyatro işime bir kez daha ara vermek zorunda kalarak
Bodrum’a ailemin yanına döndüm. Lüks bir otelde barmenlik yapmaya başladım.
Sevgilimden ayrıldım. Bir süre sonra bardan da ayrıldım. Temmuz geldi çattı.
Türkbükünde ultra lüks bir beach club’da bir sponsor firmanın araç tanıtım
işine başladım. 3 hafta sonra onu da bıraktım. Yazın tadını çıkarmaya başladım.
Ağustosun son haftasıydı. Kuzenimin düğünü için İzmir’e
geldik. Düğünü yaptığımız gecenin sabahında kendimi pılı pırtı toplama
işleriyle meşgulken buldum. Valizimi sırt çantamı ve geriye kalanların
oluşturduğu poşetlere tepiştirilmiş ıvır zıvır ne varsa arabaya iteledim. Haa,
bu arada abimin tasarladığı portatif kukla sahnemi de bagaja sığdırdım.
Tiyatromu da aldım İstanbul’a geldim.
Bundan sonrasını bir önceki yazımda beni takip et kısmına
kadar anlatmıştım. Yarışmanın ilk haftasına kadardı. Ondan sonraki 7 hafta
boyunca yaşadıklarım da hep yarışmayla ilgili ve görüntüleri youtube’da mevcut.
Benim için ilk 3 ay dışında hiç tahmin edemeyeceğim bir yıl
oldu 2019. En kötü yılım değildi, bu açıdan iyi sayabileceğim bir yıl olarak
hatırlayabilirim. Bir çok radikal kararlar aldığım ve diğer yıllara nazaran
çoğunu uygulayabildiğim, bazılarında da başarı sağlayabildiğim bir yıl oldu.
Kendimi en çok güncellediğim bir yıl olarak da kendi tarihime geçti diyebilirim.
Yeni yıldan, 2020’den beklentilerim yine çok fazla. Bu da
gösteriyor ki hala çok gencim, hala enerjim ve umutlarım var. Bir çok şeyi
başarıcak gücü ve iradeyi kendimde hissediyorum. Bir takım imkansızlıklar olsa
da bunu avantaja çevirecek tecrübeye sahibim artık. 30lu yaşlarda olmanın en güzel
yanı da bu sanırım. Fiziksel ve düşünsel denge..
Şimdi önümde değerlendirebileceğim bikaç proje var. Bu
yılbaşı tatilinde bunlar üzerinde düşünüp bir karar vericem. Yeni bir yol
haritası çizip yoluma devam edicem. Beni takip etmeye devam edin. Gelecek yıl da,
2009’dan beri devam ettiğim bu yılbaşı serisi yazılarımdan biri olacak olan
İkibinYirmiBir yazımla görüşmek üzere..
Mutlu kalın, Umutlu kalın.
Ulaş TUZAK
29 Aralık 2019 Pazar
MATRİS ŞİİR
Zor olsa da hayat bazen bal olur
Hayat kimine yar kimine dal olur
Bazen kimine beklenmedik hal olur
Bal olur dal olur hal olur yol olur
@ulastuzak
24 Kasım 2019 Pazar
Beni Takip Et @ulastuzak
Yol boyunca kafamı o zehirli düşünceler uyuşturmasın diye malum yolculuk uygulamasından birini buldum ve İstanbul'a kadar onunla sohbet ederek geldim.
Üsküdar'da internet uygulaması aracılığı ile bulduğum bir ev arkadaşının kiraladığı odaya yerleştim.
Fethi Paşa'dan görünen o muazzam İstanbul Boğazı manzarasına vuruldum. Sabahları orada biraz yürüyüş yaptıktan sonra sosyal tesislerde kahvaltı yapardım. Kahvaltıda o gün ne yapıcağım konusunda düşünür, kendimce çok önemli ama aslında hiç bi önemi olmayan plancıklar yapar uygulamaya çalışırdım. Yalnız şundan çok emindim, ne yaparsam yapayım asla geri dönmeyecektim. Bu benim kırmızı çizgim olacaktı. Bu kez pes etmek yoktu. İstanbul'u yenmeden geri dönmek yüz kızartıcı bir suç olacaktı benim için.
Fethi Paşa'dan görünen o muazzam İstanbul Boğazı manzarasına vuruldum. Sabahları orada biraz yürüyüş yaptıktan sonra sosyal tesislerde kahvaltı yapardım. Kahvaltıda o gün ne yapıcağım konusunda düşünür, kendimce çok önemli ama aslında hiç bi önemi olmayan plancıklar yapar uygulamaya çalışırdım. Yalnız şundan çok emindim, ne yaparsam yapayım asla geri dönmeyecektim. Bu benim kırmızı çizgim olacaktı. Bu kez pes etmek yoktu. İstanbul'u yenmeden geri dönmek yüz kızartıcı bir suç olacaktı benim için.
Bizim Ati ile buluştum, Aksaray'daki sahnemizde görüştük ve tiyatro ile ilgili aksiyonlarımız hakkında planlar yaptık. Kararlıydık, İzmir'deki başarımızı İstanbul'a da gösterecektik. Bunun için Ataşehir ve Ümraniye'deki oyunlarımızla işe başladık. Bir yandan oyunları oynamaya, diğer yandan yeni oyun bağlantıları için görüşmeye devam ediyorduk. Üsküdar ve Kadıköy pilot bölgemizdi. Ama Ati Bağcılar'da oturduğu için o bölgeyi de hedef listemize aldık. Orda da oyunlar oynadık.
TV sektörü her zaman aklımın bir köşesinde yatıyordu. 2012'de ilk İstanbul deneyimimde bi dizi işim olmuştu. Sonra maddi sebeplerden dolayı İstanbul'da kalamadım. Ama şimdi tekrar İstanbul'dayım madem, o zaman yarım kalan maceramı bitirmek adına ajans ve menajerlerle görüşmeler yaptım. Güncel showreel oluşturmak adına bi kaç diziye bölüm oyuncusu olarak gittim.
Haa bu arada, pek hesapta olmayan ama ihtiyacım olan biriyle tanıştım ve ilişkim başladı. Hemen hemen her gün buluşuyor, geziyorduk. yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu adeta. Derken işler sebebiyle Üsküdar'dan Beşiktaş'a taşındım. Ne olduysa ondan sonra oldu.
Yaklaşık 1 ay boyunca Mecidiyeköy - Levent arasında iş görüşmeleri trafiği yaşarken bir telefon çaldı. Maslak'ta bir ofise çağrıldım. Gittiğimde karşımda Doğa Sülen vardı. Başvurular arasından dikkatini çektiğini ve tanışmak istediğini söyledi. Tanıştık, konuştuk ve anlaştık.
O günden sonra sevgilimle ilişkim esrarengiz bi şekilde bozulmaya başladı. Halbuki bu haberi ona söylememiştim bile. Hatta kimseye söylememiştim. Sadece her şey netleşince Ati ile Florya'da buluştuğumuzda onunla paylaştım. Onu da tiyatro işlerimiz aksamasın diye.
O günden sonra sevgilimle ilişkim esrarengiz bi şekilde bozulmaya başladı. Halbuki bu haberi ona söylememiştim bile. Hatta kimseye söylememiştim. Sadece her şey netleşince Ati ile Florya'da buluştuğumuzda onunla paylaştım. Onu da tiyatro işlerimiz aksamasın diye.
Kızla fazla görüşemiyorduk, o karşı tarafta yaşıyordu. Bu yüzden 'Beni Takip Et' olmadan hemen önce Kadıköy'e taşınma planları yapıyordum. Ancak bu haber gelince onu da oyalamaya başladım galiba farkında olmadan. Bir de yarışmanın başlama süreci uzadıkça ben de fazlasıyla gerildim. Görüşmemizden neredeyse 1 ay sonra kadar başlamıştı yarışma çünki.
Bu süreci tatlı bir şekilde atlatabilmek için hafta sonu Büyük ada planı yaptım. O da çok gitmek istiyordu, ne zamandır konuşuyorduk üstünde zaten. Bienal falan da vardı hem, davrandık bostancıya vardık. Akşam vapuruyla Adalar'a doğru açıldık. Gün batımının uçuşan martılarıyla oluşturduğu İstanbul silüeti manzarası karşısında şuursuz bir romantizm yaşıyorduk.
Ada'ya indiğimizde bir tur atıp o gece kalacağımız yeri ayarladık. Ardından sahilde bir meyhanede rakı balık tabiki de. Gecenin ortasına doğru kalkıp kalacağımız yere giden, sahilin bir arka sokağındaki bi ara yoldan gelen bangır bangır seslere kayıtsız kalamayıp adımlarımızı o tarafa çevirdik. Meyhaneden kalkan herkes oradaydı. Adeta yaza veda partisi veriliyordu. Tıpkı Bodrum'da bir barda eğleniyordu herkes.
Öğlene doğru uyandık, hava müthiş.. İstanbul manzaralı balkonumuzda kahvaltımızı yapıp çıktık. Adayı tavaf ettik. Faytonların arasından seke seke bienalin olduğu mekanları gezdik. Akşama doğru tekrar vapura bindik ve bostancıya döndük.
Süreyya plajında el ele kol kola yaptığımız yürüyüşün son görüşmemiz olacağını hiç tahmin etmemiştim.Saat gece 02.30 gibiydi ayrıldığımızda ve bi daha da hiç görüşmedik, konuşmadık..
Son tiyatro oyunumu ise bundan bi kaç gün sonra Ataşehir'de oynamıştık sanırım. Ondan sonra da Suadiye'de küçük bi reklam çekimim oldu ve ardından tüm işi gücü bırakıp Beni Takip Et evine girdim. Aslında beynimin içindeki herşeyden kaçmak arzusuyla buradaydım. Zira bu arzumun burada gerçeklelmesi ve hatta olayları farklı maceralara sürüklemesi, beni fena halde şaşırtmış oldu.
Yayında ilk haftamızı geride bıraktık, tüm ekibin üzerinde 2 haftalık yorgunluk. Neyseki o aşırı stress gitmişti üzerimizden, şimdiyse artık hem dinlenmemize hem de eğlenmemize bakıyoruz.
Son olarak yarışmacı arkadaşlarımın 1 haftalık süre sonunda ünlü gibi davranmalarını büyük bir keyifle izliyorum, hepsine de ayrı ayrı başarılar diliyorum ;)
@ulastuzak
Yayında ilk haftamızı geride bıraktık, tüm ekibin üzerinde 2 haftalık yorgunluk. Neyseki o aşırı stress gitmişti üzerimizden, şimdiyse artık hem dinlenmemize hem de eğlenmemize bakıyoruz.
Son olarak yarışmacı arkadaşlarımın 1 haftalık süre sonunda ünlü gibi davranmalarını büyük bir keyifle izliyorum, hepsine de ayrı ayrı başarılar diliyorum ;)
@ulastuzak
8 Ağustos 2019 Perşembe
HAYAL GÜCÜNÜ SERBEST BIRAK
Çocukken ne güzel hayaller kurardık.. hayal gücümüzün sınırı yoktu, uçsuz bucaksızdı. Gözümüzün önünde oluşan görüntüler sanki birazdan canlanıvericekmiş gibi olurdu. Heyecanlandırırdı beni kurduğum hayaller, gerçekleşmesi an meselesiymiş gibi gelirlerdi bana. Hatta gerçek olduğunu görürdüm bile ve o anı yaşarken acayip derece eğlenirdim. Nasıl bir boyutta yaşıyordum acaba? Hala düşünüyorum, hiçbir şey içmeden, her hangi bir ilaç kullanmadan bana bu hissi yaşatan şey neydi?
Ulaşabildiğim tek kanı şu; hayal gücümüzü yok ettiler. Dolayısıyla hayallerimizi de.. bir insanın en büyük zenginliği kurduğu hayalleridir. Haa, bu arada şunu söyleyeyim; gerçekleştirebileceğiniz düşüncelerdir hayalleriniz ve dolayısıyla gerçekleşmeyecek şeylere de hayal değil mucize diyoruz. Bu ayrımın da farkına varmakta yarar var. Mesela çok zengin olmak, çok güzel bir işte çalışmak, dünyayı gezmek, ruh eşimizi bulmak, hayatımızın aşkıyla tanışmak, çok ünlü çok başarılı bir insan olmak, huzur bulmak vs vs.. bunların hepsi aslında hepimizin düşündüğü sıradan hayaller. Biraz daha geliştirelim; uzaya gitmek, evrenin sırrını çözmek, tanrıyı görmek.. ya da daha da ileri gidelim, geçmişte yaşayan insanları, kaybettiğimiz yakınlarımızı görebilmek, başka bir boyutta yaşamak, hatta sadece evrensel enerjinin bir parçası olduğumuzu anlayabilmek.. bunlara ne demeli? Hayal mi, mucize mi?
Doğduğumuz andan itibaren doğanın saf enerjisiyle yaşamaya başlıyoruz. Daha sonra içinde bulunduğumuz önce aile, geniş aile, yerel toplum ve genel toplum kuralları ile bilinçaltımız şekillenmeye başlıyor. Ne yememiz, ne içmemiz, ne giymemiz, ne konuşmamız kısacası neyi yapıp yapmamamız hatta neyi düşünüp düşünmememiz bile bize kodlanıyor. Yasaklar, kurallar, yasalar, adetler, gelenek görenek vs gibi kavramlarla düşünmeye başlıyoruz. Yani düşünce sistemimiz bir saksının içinde yetişmeye çalışan ağaç gibi, toprağı, suyu ve kökünün gideceği yer önceden sınırlanmış. Zaman içerisinde boyumuzun uzunluğuna, dallarımızın şekline kadar hep bir başkası tarafından karar veriliyor ve budanıyoruz sürekli. Dolayısıyla vereceğimiz meyve de sınırlı olarak kalıyor. Yani istesen de kapasitenden fazla ürün veremiyorsun, verdirtmiyorlar..
Evet, ilk çocukluk çağını atlattın ve okul başladı. Yeni bir ortam, yeni bir topluma hoş geldin. İster devlet okullarına git, ister özel kolejlerde oku hiç fark etmiyor. Milli eğitim sistemi her ikisinde de devrede olup, zorunlu müfredatıyla senin zihnini kontrol etmeye devam ediyor. Senin tek hayalin başarılı olmak, ne güzel ancak bunun için sana zorla öğretilen bilgileri beynine kazımalı ve o bilgilerden oluşan sınavdan geçmelisin. Şu an benim beynimde çınlayan; patrona Halil isyanı, orbital şemaları, golgi aygıtı, Alper tunga eldu mu, yapım eki çekim eki, tundra iklimi, çıkrık dişli kaldıraç formülleri, karmaşık sayılar vs vs gibi bilsem ne olur bilmesem ne olur diye yıllarca beynimden asla silinmeyecek ve hiçbir zaman da işime yaramayacak bilgileri düşünmek yerine hayal gücümün en verimli çağlarında yaratıcılığımı tetikleyecek daha işe yarar bilgileri öğrenseydim keşke diye geçmişi, sistemi, devleti, dünyayı yöneten bizi de bu sistemin içinde heba eden bütün olguları sorguluyorum.
Sistemin içine ilkokula adım attığın o ilk gün dahil oldun bile farkına varmadan. Sen de artık sistemin içindeki bir dişliden birisin, tıpkı geçmişteki yönetilenler gibi, onların bir devamısın. Hafta içi işe gider gibi sabah kalkıp okula, akşam eve, evde ödevlerle derslerle anne baba baskısı, yasaklar, kurallar.. haftasonu hiç bitmesin isterken yeniden pazartesi.. sendromun oluştuğu ilk yıllar.. bayram tatilleri ne güzeldi o zamanlar.. ohh be 15 tatil geldi derken bitiverdi.. yine dersler, sınavlar vs.. şükür ilk yaz tatili.. tembelliğin ne demek olduğunu öğrendiğimiz o ilk yaz.. tadını çıkaramadan bitiverdi ve ikinci sınıf.. sürekli sorular, ne olacaksın? Hayallerin tam körelmediği için atıp tutmaya devam ediyorsun ama yine sağdan soldan duyduğun kadarıyla; doktor, avukat mühendis.. birisi de çıkıp bilim adamı olucam, sanatçı olucam desin be arkadaş..
İlkokul, ortaokul, liselere giriş sınavı, ilk büyük stres.. dersler sınavlar, aynı döngü, ergenlik ikinci büyük stres, karşı cinsi keşfetme çabaları ama toplum baskısı, cinsellik-dinsellik çatışmaları kafa karmakarışık, yüzdeki sivilceler de cabası.. Üçüncü büyük stres, allahım bu ne kadar korkunç bir baskı böyle, merhaba üniversite sınavı!!! Korkulu rüyamız, yıllarımızın emeği.. şunu bir atlatsak tamam hayatımız kurtuldu, acayip rahatlayıcaz.. ohh şükür bu da geçip gitti sonunda.. evde kalmadık, puanımız herhangi bi üniversitenin herhangi bir bölümüne tuttu çok şükür allahım çok şükür.. o da nesi? Değişen hiçbişey yok. Biraz daha ayrıntılı dersler ve de hiç tahmin etmediğim, hiç sevemediğim dersler.. yine sınavlar.. yine stresss… hofffffff, puffffff..
Aaaa.. bu üniversite müniversite hikayeymiş ya.. asıl ailenin ve milli eğitim kontrolü dışına ilk çıkışı keşfetmek önemli olan. İstediğimi giyerim, istediğimi yerim, saçımı da uzatırım küpemi, de takarım, dövmemi de yaptırırım, bana kimse karışamaz. Bu dersler de neymiş böyle, yaza çalışırım, seneye kasar geçerim, aman, alttan üstten hallederim bi şekilde. Ooo sevgili hayatı ne güzelmiş ya, oooo dans tiyatro sinema falan ortamlar güzel, gruplar, topluluklar, geziler meziler.. Sanatı ve sosyalleşmeyi, özgürce hareket edebilmeyi, hayatın eğlenceli yanlarını fark ettiğimiz zamanlar.. ilk isyan: bu okul bana göre değil! Ben konservatuar okumak istiyorum..
Hayatın acı gerçekleriyle ilk karşılaşma.. Ailenle başlayan tartışmalar. Ben onu istemiyorum bunu yapıcam.. Hayır okulunu bitiriceksin.. ben o olmak istemiyorum bunu istiyorum. Hayır o olucaksın vs vs.. zorlu çatışmalardan maddi gücü elinde bulunduran aile galip çıkar. Onların dediği olur ve okulunu dike dike bitirirsin. İkinci bir okulu okuyacak ne gücün ne enerjin ne de hevesin kalmamıştır. Hemen iş hayatına atılmak istersin. Okulu bitirmenin ya da okulda başarılı olmanın değil, iş bulmanın para kazanmanın en önemli şey olduğunu ilk o zaman anlarsın. En büyük stresin eşiğine kadar gelmişsindir. Bir sürü saçma sapan yerde iş ararsın, boktan yerlerde iş deneyimlerin olur ve o hiç istemediğin KPSS batağına sen de düşersin. Koskoca bir seneni feda edersin 80-90 küsür puanları alırsın ama siyasi bağlantı ya da eş dost akraba diye tanımladığımız bir dayı bulamazsın. Beynin çıkmaza girer, askerlik polislik sınavlarına girersin olmaz, kapı kapı gezip CV’ni dağıtırsın bir cevap gelmez. Özel kurumların sınavlarına başvurursun, çağırmazlar, çağıranlar da yine Referans adı altında bir dayın var mı yok mu ona göre değerlendirirler yine olmaz. İyice sıyırtmak üzeresindir. Bir tarafta yıllar geçmektedir, yaş ilerlemekte ve toplum seni yavaş yavaş ağacın yaş halkaları gibi kendi görünmeyen iç dünyasına hapsetmeye başlamaktadır. Biz buna genelde toplum dışına itmek diyoruz ama aslında içindeki kaosa hapsediyorlar. Dışına itmiş olsalardı eğer, şuan ki hayatımızı yaşarken toplumun kuralları bizim için geçerli olmazdı ki maalesef hala sokağa adımımızı attığımız andan itibaren o toplumun bir elemanı konumunda oluyoruz. Evet hayallerimiz var, hala bilinçaltımız arka planda onları çalıştırmaya devam ediyor. Birileriyle konuşuyoruz, ona gayri ihtiyarı onlardan bahsediyoruz, her zaman olduğu gibi ve herkes gibi o da ya bırak bu boş işleri gerçek hayata dön diyiveriyor, ezberletilmiş gibi. devam da ediyor, ee yaş kaç oldu evlenmiyor musun artık?
Ya ben hayal etmeyi seviyorum, hayal gücüme inanıyorum, onun peşinden gidiyorum. Pes etmiyorum, etmicem de! Yaşım kaç olursa olsun, işim gücüm param olmasa da, beni arkamda yanımda destekleyen biri olmasa da, içimde duymuş olduğum bu inanç bu heves, bu heyecan, bu enerji, bu arzu, beni tetikleyen itekleyen bu ilahi güdü olduğu sürece devam edicem. Muvaffak olacağımdan hiç şüphem yok. Ama nerde, ne zaman nasıl? Bunların cevabı KADER diye tabir edilen bir olgunun içinde gizli.. yeri ve zamanı geldiğinde nasıl olacağını hepimize gösterecek olan olgu, bize attığımız adımlarımız sonucunda varacağımız yerdeki hak ettiğimiz karşılığı da verecektir mutlaka. Nitekim de bununla ilgili bir sürü gerçek hikayeye tanık olmuşuzdur.
Velhasıl kelam, gözümüzü kapattığımızda çalışmaya başlayan epifiz bezimiz sayesinde kurduğumuz hayallerimize koyduğumuz sınırları bir kez olsun kaldırmayı deneyin, buna hiç olmazsa bir defa cesaret edin. Gördüğünüz gerçeklik karşısında hayrete düşeceksiniz ve eğer o gerçekliğin peşine takılabilme içgüdüsüne kapılırsanız, sizi götüreceği yere de inanamayacak, bunun hayalden de öte bir mucize olduğuna tanık olacaksınız.
Hayallerinizi gerçekleştirmeniz dileğiyle..
Ulaşabildiğim tek kanı şu; hayal gücümüzü yok ettiler. Dolayısıyla hayallerimizi de.. bir insanın en büyük zenginliği kurduğu hayalleridir. Haa, bu arada şunu söyleyeyim; gerçekleştirebileceğiniz düşüncelerdir hayalleriniz ve dolayısıyla gerçekleşmeyecek şeylere de hayal değil mucize diyoruz. Bu ayrımın da farkına varmakta yarar var. Mesela çok zengin olmak, çok güzel bir işte çalışmak, dünyayı gezmek, ruh eşimizi bulmak, hayatımızın aşkıyla tanışmak, çok ünlü çok başarılı bir insan olmak, huzur bulmak vs vs.. bunların hepsi aslında hepimizin düşündüğü sıradan hayaller. Biraz daha geliştirelim; uzaya gitmek, evrenin sırrını çözmek, tanrıyı görmek.. ya da daha da ileri gidelim, geçmişte yaşayan insanları, kaybettiğimiz yakınlarımızı görebilmek, başka bir boyutta yaşamak, hatta sadece evrensel enerjinin bir parçası olduğumuzu anlayabilmek.. bunlara ne demeli? Hayal mi, mucize mi?
Doğduğumuz andan itibaren doğanın saf enerjisiyle yaşamaya başlıyoruz. Daha sonra içinde bulunduğumuz önce aile, geniş aile, yerel toplum ve genel toplum kuralları ile bilinçaltımız şekillenmeye başlıyor. Ne yememiz, ne içmemiz, ne giymemiz, ne konuşmamız kısacası neyi yapıp yapmamamız hatta neyi düşünüp düşünmememiz bile bize kodlanıyor. Yasaklar, kurallar, yasalar, adetler, gelenek görenek vs gibi kavramlarla düşünmeye başlıyoruz. Yani düşünce sistemimiz bir saksının içinde yetişmeye çalışan ağaç gibi, toprağı, suyu ve kökünün gideceği yer önceden sınırlanmış. Zaman içerisinde boyumuzun uzunluğuna, dallarımızın şekline kadar hep bir başkası tarafından karar veriliyor ve budanıyoruz sürekli. Dolayısıyla vereceğimiz meyve de sınırlı olarak kalıyor. Yani istesen de kapasitenden fazla ürün veremiyorsun, verdirtmiyorlar..
Evet, ilk çocukluk çağını atlattın ve okul başladı. Yeni bir ortam, yeni bir topluma hoş geldin. İster devlet okullarına git, ister özel kolejlerde oku hiç fark etmiyor. Milli eğitim sistemi her ikisinde de devrede olup, zorunlu müfredatıyla senin zihnini kontrol etmeye devam ediyor. Senin tek hayalin başarılı olmak, ne güzel ancak bunun için sana zorla öğretilen bilgileri beynine kazımalı ve o bilgilerden oluşan sınavdan geçmelisin. Şu an benim beynimde çınlayan; patrona Halil isyanı, orbital şemaları, golgi aygıtı, Alper tunga eldu mu, yapım eki çekim eki, tundra iklimi, çıkrık dişli kaldıraç formülleri, karmaşık sayılar vs vs gibi bilsem ne olur bilmesem ne olur diye yıllarca beynimden asla silinmeyecek ve hiçbir zaman da işime yaramayacak bilgileri düşünmek yerine hayal gücümün en verimli çağlarında yaratıcılığımı tetikleyecek daha işe yarar bilgileri öğrenseydim keşke diye geçmişi, sistemi, devleti, dünyayı yöneten bizi de bu sistemin içinde heba eden bütün olguları sorguluyorum.
Sistemin içine ilkokula adım attığın o ilk gün dahil oldun bile farkına varmadan. Sen de artık sistemin içindeki bir dişliden birisin, tıpkı geçmişteki yönetilenler gibi, onların bir devamısın. Hafta içi işe gider gibi sabah kalkıp okula, akşam eve, evde ödevlerle derslerle anne baba baskısı, yasaklar, kurallar.. haftasonu hiç bitmesin isterken yeniden pazartesi.. sendromun oluştuğu ilk yıllar.. bayram tatilleri ne güzeldi o zamanlar.. ohh be 15 tatil geldi derken bitiverdi.. yine dersler, sınavlar vs.. şükür ilk yaz tatili.. tembelliğin ne demek olduğunu öğrendiğimiz o ilk yaz.. tadını çıkaramadan bitiverdi ve ikinci sınıf.. sürekli sorular, ne olacaksın? Hayallerin tam körelmediği için atıp tutmaya devam ediyorsun ama yine sağdan soldan duyduğun kadarıyla; doktor, avukat mühendis.. birisi de çıkıp bilim adamı olucam, sanatçı olucam desin be arkadaş..
İlkokul, ortaokul, liselere giriş sınavı, ilk büyük stres.. dersler sınavlar, aynı döngü, ergenlik ikinci büyük stres, karşı cinsi keşfetme çabaları ama toplum baskısı, cinsellik-dinsellik çatışmaları kafa karmakarışık, yüzdeki sivilceler de cabası.. Üçüncü büyük stres, allahım bu ne kadar korkunç bir baskı böyle, merhaba üniversite sınavı!!! Korkulu rüyamız, yıllarımızın emeği.. şunu bir atlatsak tamam hayatımız kurtuldu, acayip rahatlayıcaz.. ohh şükür bu da geçip gitti sonunda.. evde kalmadık, puanımız herhangi bi üniversitenin herhangi bir bölümüne tuttu çok şükür allahım çok şükür.. o da nesi? Değişen hiçbişey yok. Biraz daha ayrıntılı dersler ve de hiç tahmin etmediğim, hiç sevemediğim dersler.. yine sınavlar.. yine stresss… hofffffff, puffffff..
Aaaa.. bu üniversite müniversite hikayeymiş ya.. asıl ailenin ve milli eğitim kontrolü dışına ilk çıkışı keşfetmek önemli olan. İstediğimi giyerim, istediğimi yerim, saçımı da uzatırım küpemi, de takarım, dövmemi de yaptırırım, bana kimse karışamaz. Bu dersler de neymiş böyle, yaza çalışırım, seneye kasar geçerim, aman, alttan üstten hallederim bi şekilde. Ooo sevgili hayatı ne güzelmiş ya, oooo dans tiyatro sinema falan ortamlar güzel, gruplar, topluluklar, geziler meziler.. Sanatı ve sosyalleşmeyi, özgürce hareket edebilmeyi, hayatın eğlenceli yanlarını fark ettiğimiz zamanlar.. ilk isyan: bu okul bana göre değil! Ben konservatuar okumak istiyorum..
Hayatın acı gerçekleriyle ilk karşılaşma.. Ailenle başlayan tartışmalar. Ben onu istemiyorum bunu yapıcam.. Hayır okulunu bitiriceksin.. ben o olmak istemiyorum bunu istiyorum. Hayır o olucaksın vs vs.. zorlu çatışmalardan maddi gücü elinde bulunduran aile galip çıkar. Onların dediği olur ve okulunu dike dike bitirirsin. İkinci bir okulu okuyacak ne gücün ne enerjin ne de hevesin kalmamıştır. Hemen iş hayatına atılmak istersin. Okulu bitirmenin ya da okulda başarılı olmanın değil, iş bulmanın para kazanmanın en önemli şey olduğunu ilk o zaman anlarsın. En büyük stresin eşiğine kadar gelmişsindir. Bir sürü saçma sapan yerde iş ararsın, boktan yerlerde iş deneyimlerin olur ve o hiç istemediğin KPSS batağına sen de düşersin. Koskoca bir seneni feda edersin 80-90 küsür puanları alırsın ama siyasi bağlantı ya da eş dost akraba diye tanımladığımız bir dayı bulamazsın. Beynin çıkmaza girer, askerlik polislik sınavlarına girersin olmaz, kapı kapı gezip CV’ni dağıtırsın bir cevap gelmez. Özel kurumların sınavlarına başvurursun, çağırmazlar, çağıranlar da yine Referans adı altında bir dayın var mı yok mu ona göre değerlendirirler yine olmaz. İyice sıyırtmak üzeresindir. Bir tarafta yıllar geçmektedir, yaş ilerlemekte ve toplum seni yavaş yavaş ağacın yaş halkaları gibi kendi görünmeyen iç dünyasına hapsetmeye başlamaktadır. Biz buna genelde toplum dışına itmek diyoruz ama aslında içindeki kaosa hapsediyorlar. Dışına itmiş olsalardı eğer, şuan ki hayatımızı yaşarken toplumun kuralları bizim için geçerli olmazdı ki maalesef hala sokağa adımımızı attığımız andan itibaren o toplumun bir elemanı konumunda oluyoruz. Evet hayallerimiz var, hala bilinçaltımız arka planda onları çalıştırmaya devam ediyor. Birileriyle konuşuyoruz, ona gayri ihtiyarı onlardan bahsediyoruz, her zaman olduğu gibi ve herkes gibi o da ya bırak bu boş işleri gerçek hayata dön diyiveriyor, ezberletilmiş gibi. devam da ediyor, ee yaş kaç oldu evlenmiyor musun artık?
Ya ben hayal etmeyi seviyorum, hayal gücüme inanıyorum, onun peşinden gidiyorum. Pes etmiyorum, etmicem de! Yaşım kaç olursa olsun, işim gücüm param olmasa da, beni arkamda yanımda destekleyen biri olmasa da, içimde duymuş olduğum bu inanç bu heves, bu heyecan, bu enerji, bu arzu, beni tetikleyen itekleyen bu ilahi güdü olduğu sürece devam edicem. Muvaffak olacağımdan hiç şüphem yok. Ama nerde, ne zaman nasıl? Bunların cevabı KADER diye tabir edilen bir olgunun içinde gizli.. yeri ve zamanı geldiğinde nasıl olacağını hepimize gösterecek olan olgu, bize attığımız adımlarımız sonucunda varacağımız yerdeki hak ettiğimiz karşılığı da verecektir mutlaka. Nitekim de bununla ilgili bir sürü gerçek hikayeye tanık olmuşuzdur.
Velhasıl kelam, gözümüzü kapattığımızda çalışmaya başlayan epifiz bezimiz sayesinde kurduğumuz hayallerimize koyduğumuz sınırları bir kez olsun kaldırmayı deneyin, buna hiç olmazsa bir defa cesaret edin. Gördüğünüz gerçeklik karşısında hayrete düşeceksiniz ve eğer o gerçekliğin peşine takılabilme içgüdüsüne kapılırsanız, sizi götüreceği yere de inanamayacak, bunun hayalden de öte bir mucize olduğuna tanık olacaksınız.
Hayallerinizi gerçekleştirmeniz dileğiyle..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


