Kaybolmak,
Çok zor bişey değil ki..
Lakin yüreğinin yanında yöresinde
Aklının bir köşesinde bile
Var olma çabası göstermek
Umutlara istinad duvarları dikmek
Niyetimin ciddiyetiyle
Tatlı ısrarlarımı devam ettirmek
Bunu ne onur meselesi
Ne de gurur hadisesi haline getirmek
Aklıma estiğinde şiir söylemek
Dilediğimde seni düşleyebilmek
Vesaire..
Bunlar güzel şeyler hep..
İyi geceler sevgilim
Biliyorum iyi değilsin
Ama lütfen benim için
İyileş biran önce..
7 Ekim 2018 Pazar
21 Eylül 2018 Cuma
Yalnızlığın lüzumu yok
Yaş olmuş tam çekilmez zamanında
Akıl uçmuş gitmiş baştan
İş işten geçmemiş daha
Yılgın yorgun bedene yüklenen şaheser
Şahlandırıyor ruhun damarlarını bir gece yarısı
Umut, aşktan alıyor tüm var gücünü
Ben beslemiyorum, o kendi ürüyor arsızca
Toprağımın suyunu çeken bir darı türü
Türlü minvallerde türüyor yürekte
Tüketiyor minerallerimi
Aslında ne gerek var ne de yok
Bunalmış da balkonda yatıyor ekime son kala
Minik bi gıdıklanma hissiyatı
Tatlı bi sevişme ihtiyacı belki sadece
Düşününce doğruluyor düşünce kendini
Ne gerek var yalnızlığa bu gece
Yalnızlığın lüzumu yok bence..
Ulaş Tuzak
Akıl uçmuş gitmiş baştan
İş işten geçmemiş daha
Yılgın yorgun bedene yüklenen şaheser
Şahlandırıyor ruhun damarlarını bir gece yarısı
Umut, aşktan alıyor tüm var gücünü
Ben beslemiyorum, o kendi ürüyor arsızca
Toprağımın suyunu çeken bir darı türü
Türlü minvallerde türüyor yürekte
Tüketiyor minerallerimi
Aslında ne gerek var ne de yok
Bunalmış da balkonda yatıyor ekime son kala
Minik bi gıdıklanma hissiyatı
Tatlı bi sevişme ihtiyacı belki sadece
Düşününce doğruluyor düşünce kendini
Ne gerek var yalnızlığa bu gece
Yalnızlığın lüzumu yok bence..
Ulaş Tuzak
9 Temmuz 2018 Pazartesi
Ş'eksper / Bölüm-2
Termometre 30 dereceyi gösteriyordu. Komşu bahçede yumurtlamaya çalışan zavallı tavuğun çatlamış sesiyle gıdaklaması, kavurucu öğle sıcağına katlanmayı bir kat daha zorlaştırıyordu. Bu eziyetin bir anlamı olmalıydı bu bünyede, onu bulmak için bir duble rakı ve bir dal sigaraya ihtiyacım vardı. Nitekim sevgilimle geçen gün içtiğimiz şişeden çıkan bir duble rakı ve kuzenin bitmiş paketinde unuttuğu son dal sigara işimi görmeye yetmişti. Vira bismillah dedim ve bütün bu baskıcı sıkıntıları bir kenara itip bi kuble Joe Satriani eşliğinde, soft rockçı edasıyla kafa sallamaya başladım.
Eee.. ne olacaktı bu ülkenin.. hoopp!! Orda dur birader, aman ha! Sakın! Girme bu konulara, hemen bi duble rakının gazına gelip.. gelme! Orda kal..
Eee, o zaman nasıl gidiyo işler bakalım? Hmm.. iş güç aynı be ya standart falan filan fıstık mıstık.. Tamam anladım, bu muhabbet de sarmadı galiba.. neyse..
Reimstein’a ne dersin peki?
Allaahh derim..! yok yok tövbe tövbe tuhh.. öyle demek istemedim, yani şeyy, ııııı, eee, oooo.. offf!
Rakı bizi bozuyor artık sanırsam, viskiye çıkardığımız çıtayı düşürmemek lazım bence. Yok yok ondan değil de, kendi kendine içince biraz böyle saçma oluyor bence.. saçmalayabiliyorsun.. aslında, hala saçmalayabiliyor olmak güzel bişey, bu hayatta daha hiç saçmalamayı denemeyenler bile var. Saçmalamaktan korkanlar, saçmalayınca yerin dibine girenler, öleceğini falan sananlar var.. ne harika bi duygudur ki saçmalamak, üstelik rahatça, kimseyi umursamadan kocaman saçmalayabilmek.. kendinle dalga geçip eğlenebilmek çok manyakça, çılgınca ruhların erişebileceği bir mertebe galiba. Bu düşünce bile insanın kendi egosunu okşamaya, kendini özel hissetmeye yetiyor be, daha neye ihtiyaç varsa işte..
Bir sevgili.. efendim?
Seni kucaklayan kocaman yürekli bir sevgili, işte ordaysa, ne şanslıyım demek ki, 4 hatta 5 yapraklı yoncaya sahip olmak gibi.. kımıldanıyor tembel bedenimden ruhum, gıdıklıyor ince düşüncelerimi, çıkmak istiyor bu kapalı havzadan, kendini göstermek istiyor, renklerini göğe yaymak ve havada dans etmek istiyor, alkış istiyor.. coşmak, koşmak, kendini bir kez daha başarmak istiyor marjinal duygularım. Bir tek ben masalını, bir tek biz halinde sergilemek istiyor, kendi sahnesinde değil bu kez tüm sahnelere turneye çıkmak istiyor. Ve çıktı işte, buyurun bakalım herkese iyi seyirler..
Ya rayyah..
Havada bi esinti çıktı, perdeler kıpırdıyor, servi ağaçları hışırdıyor balkonumda. Ohh bee.. nefesim ferahladı, yüreğim refahlandı. Şimdi daha dinç bi şekilde konuşabiliriz sizlerle. Don’t worry, be happy ;)
Whatsapp..
Mesaj geldi, bi telefonuma bakmam lazım. Neyse ki konuşarak yazma özelliği getirmişler, çok işime yaradı bu özellik benim. O kadar zor ki şimdiki telefonlarda dokunarak bişeyler yazabilmek, beni gıcık ediyor adeta delirtiyor. O yüzden bundan böyle konuşarak yazıyorum, hem bir yandan işime bakabiliyor, ellerimi başka mecralarda kullanabiliyorum, bir yandan da telefondaki iletişimime devam edebiliyorum, ben de çok rahatım artık.
Free style..
Evet, burada da hatırı sayılır oranda küfür gibi şeyler mevcut. O yüzden bunu da es geçebiliriz sanır. Ee, ne kaldı elimizde günün sonunda? Elle tutulabilir bir şey siz değerli okuyucuların takdirine arz edilmiştir efendim..
İyi günler, iyi öğleden sonraları, iyi akşamlar ve iyi geceler..
Eee.. ne olacaktı bu ülkenin.. hoopp!! Orda dur birader, aman ha! Sakın! Girme bu konulara, hemen bi duble rakının gazına gelip.. gelme! Orda kal..
Eee, o zaman nasıl gidiyo işler bakalım? Hmm.. iş güç aynı be ya standart falan filan fıstık mıstık.. Tamam anladım, bu muhabbet de sarmadı galiba.. neyse..
Reimstein’a ne dersin peki?
Allaahh derim..! yok yok tövbe tövbe tuhh.. öyle demek istemedim, yani şeyy, ııııı, eee, oooo.. offf!
Rakı bizi bozuyor artık sanırsam, viskiye çıkardığımız çıtayı düşürmemek lazım bence. Yok yok ondan değil de, kendi kendine içince biraz böyle saçma oluyor bence.. saçmalayabiliyorsun.. aslında, hala saçmalayabiliyor olmak güzel bişey, bu hayatta daha hiç saçmalamayı denemeyenler bile var. Saçmalamaktan korkanlar, saçmalayınca yerin dibine girenler, öleceğini falan sananlar var.. ne harika bi duygudur ki saçmalamak, üstelik rahatça, kimseyi umursamadan kocaman saçmalayabilmek.. kendinle dalga geçip eğlenebilmek çok manyakça, çılgınca ruhların erişebileceği bir mertebe galiba. Bu düşünce bile insanın kendi egosunu okşamaya, kendini özel hissetmeye yetiyor be, daha neye ihtiyaç varsa işte..
Bir sevgili.. efendim?
Seni kucaklayan kocaman yürekli bir sevgili, işte ordaysa, ne şanslıyım demek ki, 4 hatta 5 yapraklı yoncaya sahip olmak gibi.. kımıldanıyor tembel bedenimden ruhum, gıdıklıyor ince düşüncelerimi, çıkmak istiyor bu kapalı havzadan, kendini göstermek istiyor, renklerini göğe yaymak ve havada dans etmek istiyor, alkış istiyor.. coşmak, koşmak, kendini bir kez daha başarmak istiyor marjinal duygularım. Bir tek ben masalını, bir tek biz halinde sergilemek istiyor, kendi sahnesinde değil bu kez tüm sahnelere turneye çıkmak istiyor. Ve çıktı işte, buyurun bakalım herkese iyi seyirler..
Ya rayyah..
Havada bi esinti çıktı, perdeler kıpırdıyor, servi ağaçları hışırdıyor balkonumda. Ohh bee.. nefesim ferahladı, yüreğim refahlandı. Şimdi daha dinç bi şekilde konuşabiliriz sizlerle. Don’t worry, be happy ;)
Whatsapp..
Mesaj geldi, bi telefonuma bakmam lazım. Neyse ki konuşarak yazma özelliği getirmişler, çok işime yaradı bu özellik benim. O kadar zor ki şimdiki telefonlarda dokunarak bişeyler yazabilmek, beni gıcık ediyor adeta delirtiyor. O yüzden bundan böyle konuşarak yazıyorum, hem bir yandan işime bakabiliyor, ellerimi başka mecralarda kullanabiliyorum, bir yandan da telefondaki iletişimime devam edebiliyorum, ben de çok rahatım artık.
Free style..
Evet, burada da hatırı sayılır oranda küfür gibi şeyler mevcut. O yüzden bunu da es geçebiliriz sanır. Ee, ne kaldı elimizde günün sonunda? Elle tutulabilir bir şey siz değerli okuyucuların takdirine arz edilmiştir efendim..
İyi günler, iyi öğleden sonraları, iyi akşamlar ve iyi geceler..
5 Temmuz 2018 Perşembe
Ş’eksper / Bölüm-1
Ülkede yine amansız bir kriz boy göstermeye başlamış, değneğin sapını tutanlar, keskin uçlarını proletarya üzerinde ince kalın değdirmeye devam ediyordu. Yazın tam da ortasıydı. Beyinleri eriten, kanları kaynatan, tenleri kurutan bir sıcak, temmuz ayının sempatikliğiyle bilinçleri kavuruyordu. Bu sıralarda adam, işsizliğin getirdiği boşluk yüzünden mağrurluğunu kırmış ve uzun bir aranın ardından kapitalizmin tozlar altında bıraktığı edebiyat sayfalarına geri dönüyordu. Her türlü sıkıntıyı fırsata çevirmek farkındalığı; bir kez daha benliğini dürtmüş, onu bilgisayarının başına itmiş ve piyanonun tuşlarına basar gibi, ona düşüncelerini besteletmeye başlamıştı. Kulağında yabancı, pek uzak diyarlardan gelen naif bir esinti çalıyordu. Bir türlü dile getiremediği melodileri, nidalarla mırıldanıyordu masasında. Sıkılıyordu, bunalıyordu pekala, lakin önünde duran zamanın en kısa anlarını gözündeki şualarla bekliyor, onları kedinin hareketli bir objeye odaklanması gibi sinsice takip ediyordu. Olacaktı, o uzun zamandır beklediği fırtına mutlaka kopacaktı, buna çok emindi çünkü başarmaya çok yaklaşmıştı, iliklerine kadar hissediyordu bunu. Kulaklarına fısıldanan kehanetin gerçekleşmesi an meselesiydi.
Bir buçuk yıl önce çıktığı bu uçsuz bucaksız, ufkun düz bir çizgi halinde göründüğü engin okyanusta şimdi kıta sahanlıkları arasında irili ufaklı adacıkların koylarında geziniyordu. En büyük sıkıntısı, teknesini hangi ıssız koya demirleyeceğine karar vermeye çalışmaktı. Sığ suların muhteşem berraklığı ve mavinin en ışıltılı tonları onu hayata en sıkı piyan bağlarıyla bağlamaya yetiyordu. Yaşamak güzeldi, hoştu. Her şeye rağmen bir kez daha yaşamaya değerdi, velev ki güzellikleri görebilen gözleri olsun insanın. Her şeyi güzel gösteren lenslerini gözlerine taktı adam ve retinasına odakladığı ilk koya doğru netleşmeye başladı.
Muhasebesini kurduğu home-ofisine geldi. Buzdolabını açtı, meyve suyu kavanozuna doldurduğu buz gibi suyu kafasına dikti. Ağız boşluğundan taşan sular yanaklarından süzülerek önce göbeğine sonra da ayak parmaklarına damladı. Vücudunun içi dışı bir anda serinlemiş oldu. Aklına bir şarkı geldi, her zamanki gibi tereddüt bile etmeden mırıldanmaya başladı; “bu ne biçim hikaye böyle, hasta mısın nesin bana söyle.. gel gidelim güneylere, yenilenip dinlenmeye.. deliyim ben aslında senin gibi sevmekle deli..”
17 Mayıs 2018 Perşembe
Dünya Dinler Dağılımı Haritası
4.300 din arasından ilk 10’da yer alan bazı dinler, 100 milyonu aşan dinler olmayı başarmış ve Dünyada en çok inanılan dinler sınıfına girmişlerdir. İşte ilk 10 içerisinde olan ve insanlar tarafından inanılan dinler;
- Hristiyanlık: 2.1 milyar kişi
- İslam: 1.5 milyar kişi
- Dinsiz: 1.2 milyar kişi
- Hinduizm: 1 milyar kişi
- Konfüçyüsçülük: 390 milyon kişi
- Budizm: 380 milyon kişi
- Ateizm: 250 milyon kişi
- Afrika Dinleri veya Tarikatları: 100 milyon kişi
- Şii İslam: 120 milyon kişi
- Yahudilik: 14 milyon kişi
Hristiyanlık-2.1 milyar
ortadoğu kökenli dünya’daki en yaygın tektanrılı din. hristiyanlar, dünya’nın her yerine yayılmış olmakla birlikte yoğun olarak avrupa’da, amerika’da, güney afrika’da ve avusturalya’da bulunmaktadırlar. isa’ya inananlara ilk olarak antakya/tarsus bölgesinde hristiyan denmeye başlanmıştır. hristiyanlar için isa, mesih’tir. yani tanrının oğlu ve bizzat kendisidir. baba (tanrı) ile insanlar arasında aracı konumunda olduğuna inanılır. hristiyanlıkta mezhepler “kilise” olarak adlandırılırlar. binlerce mezhebi olan hristiyanlığın başlıca mezhepleri, roma katolik kilisesi (1.2 milyar kişi), protestan kiliseler (360 milyon) ve ortodoks kilisesi’dir (170 milyon).
İslam-1.5 milyar
islamiyet dünya üzerindeki en yaygın 2. dindir. islam, peygamberi muhammed aracılığıyla 7. yüzyılda yayılmaya başlamıştır. müslümanlar, islam’ın kutsal kitabı kur’an’ı oluşturan surelerin cebrail adındaki melek aracılığıyla sözlü olarak peygamberleri muhammed’e indirildiğine inanır. müslümanlığın en büyük 2 mezhebi sunnilik ve şiiliktir. sunniler 4 halifeyi de kabul ederler ama peygamberlerinin hz. muhammed olduğuna inanırlar. dünyadaki müslümanların çoğu ortadoğu’da, afrika’nın ortasında ve kuzeyinde, asya’nın batısı ve güneydoğusunda ve balkanlar’da yaşamaktadır. ayrıca avrupa, avustralya ve amerika gibi diğer kıtalarda da on milyonlarca müslüman yaşamaktadır.
Hinduizm-1 milyar
hinduizm, adından da anlaşılacağı gibi hindistan ve çevresinde yaygındır. hinduizm mistik bir dindir. bilinen en eski dindir. ne zaman ve kim tarafından kurulduğu hakkında yeterli bir bilgi yoktur. hindu(hinduizm dinine inanan) yolunu, sevgi, şiddetten kaçınma, iyi davranışlar ve doğruluk yasası tanımlar. bütün karmalar temizlenene, tanrı fark edilene kadar her varlık yeniden bedenlenir. (reenkarnasyon). hinduizm’e göre insanın yaşamlarında başlarına gelen kötülükler ve felaketlerin tanrı ile ilgisi yoktur, tanrı asla hiçbir şekilde kötülüğe ve felakete neden olmaz. tanrı, fizik yasalarını ve doğa kanunlarını yaratması gibi, karma yasasını da var etmiştir, böylece kişi, kaderini kendisi yazmaktadır ancak “sevgi” olan tanrı, eğer derin bir şekilde istenirse insanların karmalarına iyi etkiye neden olacak bir biçimde müdahale edebilir. hinduizm’de budizm’den farklı olarak peygamber inancı vardır. ancak buradaki peygamber ile ortadoğu peygamberleri arasında bir fark vardır. ortadoğu dinlerinde peygamber tanrı tarafından seçilir. hinduizm’de ise bu olgu kazanılır. birçok kere enkarne olmuş ve karmasını temizlemiş olan olgun ruh vahiy yolu ile tanrı ile iletişime geçebilir. dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdendir.
Budizm-708 milyon
budizm, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklayan ve bunların giderilmesinin yollarını gösteren bir öğretiler topluluğudur. farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olduğu düşünülür. budizm’de öğretilerin ana çatısını, meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır. budist metinlerindeki “uyanmış”, “farkında” olan kişiye buddha denir. siddhartha gautama budizm’in kurucusu olarak kabul edilir. budizm’de her canlı sonsuz bir ölüm ve yeniden doğum döngüsü içinde, altı alem denilen farklı yaşam formları arasında tekrar tekrar varolur.
Sihizm-23 milyon
genel olarak 16. ve 17. yüzyıllarda kuzey hindistan’da yaşamış olan on gurunun öğretilerini temel alan bir dindir. 1500’lü yıllar civarında ortaya çıkmıştır. dünya’daki büyük dinlerden sayılan sihizm’in 23 milyondan fazla inananı vardır. sihizm dinine inananlara sih denir. sihizm’in ana inancı “tek yaratıcının” olmasıdır. sihizm her yerde, her zaman var olan ve sonsuz özelliklere sahip tek bir tanrı inancı üzerine kuruludur, bunu savunur. sih gurularının doğrudan tanrı’dan ilahi mesaj aldığına inanılır. sihler reenkarnasyona inanırlar. tüm yaratıkların, öldükten sonra farklı vücutlara geçen bir ruha sahip olduğuna inanılır. bu ruh göçü bağımsızlığa, özgürlüğe ulaşılana kadar devam eder. sih dini kurtuluşun tek yolu olarak görülmez; diğer dinlerden insanlar da kurtuluşa erebilirler. sih geleneğinde ölen kişilerin cesedinin yakılması geleneği yaygındır; fakat nadiren gömme vb. uygulamaları da görülmektedir.
Musevilik-14 milyon
yaşayan ilâhî kaynaklı dinlerden, mensubu en az olan tek tanrılı dindir. günümüzde yeryüzünde yaklaşık 14 milyon dolayında yahudi vardır. yahudiliğin, dinler tarihinde özel bir yeri bulunmakta ve bu din, en eski ilâhi kaynaklı din olarak nitelendirilmektedir. geçmişi bir kaç bin yıl geriye giden bu dinin başta gelen özelliklerinden biri israil oğulları ile tanrı arasındaki “ahd’e kutsal kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. bu nedenle bu din, bir “ahid dini” olarak da bilinmektedir. israil oğullarının başına gelen bütün sıkıntıların, onların bu ahde uymamaları, verdikleri sözü tutmamalarından ileri geldiği, hem kendi mukaddes kitaplarında, hem de kur’an-ı kerîm’de belirtilmektedir. yahudiler, tevrat’ta yer alan ifadelere dayanarak kendilerini, dünya milletleri arasından seçilmiş kavim olarak görürler.
Bahailik-7 milyon
19. yüzyılda doğmuş, dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde inananı olan bir dindir. dünya vatandaşlığı idealine sahip bir inanç olup dünyada 5 milyonun üzerinde mensubu vardır. bahai tarihi, 1844’te bab’ın (seyyid ali muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir peygamber’in geleceğini ilan etmesiyle başlar. bahailiğin kurucusu, lakabı bahaullah olan mirza hüseyin ali’dir. kendisinin tüm müslüman aleminin beklediği kişi olan “kaim”, “mehdi” olduğunu ilan eder. bu gelişmeler ve onun eski dini yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması yüzünden iran’da işkencelere ve baskılara maruz kaldı. böylece bab kurşuna dizildi. bab’ın ölümünden sonra babilere mirza hüseyin ali (bahaullah) liderlik etti. bahailik’te dua, namaz ve oruç gibi yasalar vardır. namaz, bireysel yapılan bir tapınmadır ve toplu namaz yoktur. 2-21 mart tarihleri arasında kutsal sayı 19’dan oluşan 1 bahai ayı süresince oruç tutulur. dua, namaz, oruç bireyin kendi sorumluğundadır; temel amacı yaşamı konusunda onu meditasyona yöneltmek, karakterini düzeltmesinde yol göstermektir. bahailik, dünyada birçok ülkede resmi din olarak tanınmakla birlikte bazı yerlerde bu söz konusu değildir. özellikle halen iran’da bulunan bahailer kamu hizmeti ve üniversite öğreniminden yoksun bırakılmaktadırlar.
Konfüçyüsçülük-6.4 milyon
eski bir çin ahlakı ve çin felsefesi sistemi olup başlangıçta bilgin konfüçyüs’ün öğretilerinden yola çıkarak gelişmiştir. konfüçyüsçülük; ahlâk, sosyal, politik, felsefî ve sözde dinsel düşüncelerden oluşan karmaşık bir sistem olup doğu asya’nın kültürü ve tarihi üzerinde de büyük etkisi olmuştur. konfüçyüs, yeni bir din kurmamış, çin’in eski dini anlayışını yaşatmaya çalışmıştır. bu nedenle o yüce bir varlık olarak , tao’yu kabul etmekle birlikte, eskilerin hayat, ölüm, huzur, şeref gibi erdemlerin kaynağı olarak gördükleri ve ‘şang-ti’ diye adlandırdıkları ‘tien”i benimsemiştir.
Cainizm-4.2 milyon
bugün modern hindistan’da azınlık olmakla beraber abd, batı avrupa ve afrika’da büyüyen topluluklar halinde varlığını sürdürmekte olan güney asya kökenli bir din ve felsefedir. yaklaşık m.ö. 500 yıllarında hindistan’da başlamıştır. kurucusu, nataputta vardamana ya da diğer adıyla mahavir`dir . kutsal metinleri ise “ain agamaları sidantalar”’dır. ruhani özgürlük ve kurtuluş kavramı temelinde kurulmuş olan cainizm tüm canlıların eşit olduğunu ve özellikle şiddet karşıtlığını savunur.
Şintoizm-4 milyon
şintoizm japonya’nın yerli dinidir. eskiden ise japonya’nın resmi dini kabul ediliyordu. şintoizm’in herhangi bir kurucusu bulunmamakla beraber tarihi m.ö.vıı yy kadar dayandırılabilir. şintoizm diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir dindir. başlıca esasları milli bir din olması ve tabiata tapmaya önem vermesidir.
16 Nisan 2018 Pazartesi
-uzun hikâyemin devamı- (2. Bölüm)
Yine yarım uyanık uyku halinde, biri hişt dese hoplamaya ramak kalmış bilinçaltımın rüya sendromu yaşaması, beni bu yaz sıcağının bunaltıcı gecesinde esir almış boncuk boncuk terletmekteydi. Hemen hemen her gün olduğu gibi tekrarlanan bu görüntüler artık obsesif bir hastalığın habercisi olmuştu. Karabasandan da beter bi şeydi bu gördüklerim. Ne yapsam kurtulamıyorum, istemsizce beynimde bana izletilip duruyor bunlar. Bir iç savaş var kafamın içinde, beni uyandırmaya çalışan bir kimyasal sıvı salgılanıyor ama diğer yandan karşı koymayı oldukça güçleştiren bir mekanizma hiçe sayıyor bu çabamı. Uzun bir süre cebelleşiyorum bu virüsle ve kan ter içinde gözlerimi açmayı başarıyorum. Bu bir anlık kurtuluş içimi serinletiyor, iyice rahatlamaya çalışmak için doğruluyorum yattığım yerden. Ama tekrar içime bir ateş parçası düşüyor. Boşluğun derin sıkıntısı kaplıyor içimi. Sıkıntıdan terlemeye başlıyorum. Ellerimle önce yüzümü siliyorum, yüzümden akan terleri de kollarıma siliyorum. Sonra sol elimin başparmağı ile işaret ve orta parmağımı birleştirip arasına alnımı sıkıştırıp ovuşturuyorum. Bir süre böyle devam ediyorum, içinde bulunduğum duygu durum bozukluğunun geçip gitmesini bekliyorum ısrarla. Biraz daha zorluyorum kendimi, kompulsif bir davranış sergiliyorum. İşte tam bu sırada obsesif kompulsif olduğumun teşhisini koyuyorum.
Çok uzun bir süredir, sürekli olarak dejavu yaşadığımı sandığımdan asıl olarak sahip olduğum sorunun farkına varamıyorum. Beynimin bana oynadığı oyundan ziyade geçmişin kabuk bağlayan acı izlerinin tekrar meydana çıkmasını daha sonra anlıyorum. Tedavisi mümkün mü bilmiyorum ama varsa da son derece zor ve zaman alıcı olduğu kanısındayım.
İmkansızlığı düşündükçe nefesimin daraldığını ve göğsüme olan baskının arttığını hissediyorum. Sanki kalp krizinin habercisi gibi bişey bu, sol kolumun ve bacaklarımın karıncalaştığını da fark ediyorum, aniden heyecanlanıyorum. Panik atak halinde ayağa fırlayıp mutfağa gidiyorum ve soğuk su şişesini açıp kafama dikmeyi planlıyorum. Fakat buna cesaret edemiyorum nedense. Sadece bağırmak ve çıldırasıya ortalığı dağıtmak, elime ne geçerse, önüme ne çıkarsa vurup kırmak hissiyatı.. Üstüne üstlük bunu da bastırmaya çalışma telaşı. Kendi içimde tam bir meydan muharebesi, 3. Dünya savaşı çıkıyor bedenimde sanki. Toplar atılıyor, tüfekler ateşleniyor, damarlarımda kızışmış şarapneller çarpışıyor, beynimde bombalar patlıyor. Evin içinde koşuşturma yaşıyorum, pencereyi açmayı istiyorum ama kalın perdenin sarmaladığı alanı boşaltmayı zaman kaybı olarak değerlendiriyorum. Dış kapıya yöneliyorum, kendimi dışarı atmak için ama saliseler içinde bunun saçma bir fikir olduğuna kanaat getirip balkon kapısına doğru yöneliyorum. Kapıyı açıp can havliyle kendimi balkona atıyorum ve derin derin nefes almayı, tempolu bi şekilde solumayı deniyorum. Düşüncelerimi başka yönlere doğru çekmeye, kafamı dağıtmaya ve bu durumdan kurtulmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılıyım bilmiyorum ama içimdeki bu zehrin tesirini hemen yok ediverecek bir panzehrin var olduğunu biliyorum, o da arzu ettiğim şeyin ta kendisi.
Maalesef arzu ettiğim şeyi elde etmek mümkün değil ama kendimi üst düzey zorladığımda bu arzumu bastırabiliyorum. Fakat bastırdığım bütün duygularım zaman geçtikçe içimde basıncını artırmakta ve kapasitesini geçtiği anda bomba gibi patlayacağını bilmekteyim, en büyük korkum da bu. Belki de uzun süredir bastırdığım duygular ve içimde oluşan basıncın baskısı yüzünden rahatsızlık çekmekteyim. Birazcık olsun bu baskının azalır gibi olması üzerimde bir hafifleme hissetmeme neden olunca gözlerim tekrar kapanmaya başlıyor. Ayaklarım tekrar yatağıma doğru adımlayınca, zafer kazanmış bir muhafız öz güveniyle bırakıyorum kendimi yatağımın üzerine tekrardan. Yine kaldığı yerden izlemeye başlıyorum rüyamın devamını..
Belediye otobüsünde sıkış tepiş bir halde ilerlemekteyim. Hınca hınç dolu otobüsün arasında kendime tutunacak bir yer dışında rahatça nefes alabileceğim bir boşluk arıyorum. NATO durağına doğru yaklaştığımız bir an, önüne gelmiş olduğum koltuktaki yolcular inmek için ayağa kalkıyorlar ve ani bir hamleyle boş koltuğa oturmayı başarıyorum. Hücrelerimde yorgunluğun dinginliğe geçtiğini hissetmeye başlıyorum ve derin bir oh çekiyorum. Gözlerim hafifçe kapanmaya başlarken başım da senkronu bozmadan öne doğru düşüyor. Tam bu sırada cebimdeki titreşimi hissedip gözlerimi açıyor, başımı dik konuma getiriyor ve elimi cebime sokup telefonu çıkartıyorum. Bilmediğim bir numaradan bir mesaj alındı yazısı içimden ‘acaba yine bugün hangi kandil?’ sorusunu sormama neden oluyor. Mesajı gayet umarsızca açıp okuduğumda ise şaşırıyorum. Daha önce maillerimde birçok kez karşılaştığım hayran mesajlarına benzer bir yazı. Benimle tanışmak istediğini söyleyen bir kız ve ilk defa telefonumdan bana ulaşıyor. Bu çok enteresan bir durum oluşturuyor bende. Soğukkanlılıkla karşılıyorum durumu ve bu isteğine olumlu cevap veriyorum. Daha sonra tekrar telefonu cebime koyup uyumaya dalıyorum.
Gözlerim tekrar açıldığında dilim damağım kurumuş bir halde buluyorum kendimi. Yatağımdan kalkmaya korkuyorum, göğsümde endişe verici bir durgunluk hissediyorum. Fırtına öncesi sessizlik gibi bişey bu. Ama bu kez cesaretimi toplayıp su içmek için doğruluyorum. Oldukça sakin ve kendinden emin adımlarla odamdan çıkıp koridorda yürümeye devam ediyorum. El yordamıyla vaviene basıyorum ve mutfağın kapısına kadar gelip içeri giriyorum. Tam buzdolabının kapısının önündeyim ve yine bir hareketlenme başlıyor yüreğimde. Kapıyı telaşla açıp soğuk suyu çıkarıyorum ve aynı hızla kapağı çevirip şişeyi başıma dikiyorum. Su gereğinden fazla doluyor ağız boşluğuma ve taşıyor. Üzerime dökülen su beni daha da serinletiyor. Tek yudumda suyu boğazımdan mideye gönderdikten sonra, avcumun içine de su döküp başıma çarpıyorum. Bu gerçekten çok iyi geliyor ve nefes alıp vermem normalleşiyor. Düşüncelerin karıncalaşması gittikçe kayboluyor ve sakinleşiyorum. Tekrar uykumun ağırlığının üzerime çöktüğünü hissederek yatağıma geri gidiyorum. Odama gelip yatağımın üzerine bir çimento torbası gibi bırakıveriyorum kendimi, kütt diye bir ses çıkartarak.
Eve geldiğimi görüyorum. Apartmanın kapısı her zamanki gibi açık ama içerisi karanlık. Otomatın düğmesine basıyorum, herhangi bir değişiklik olmuyor. Ya fatura borcu ödenmediği için kesilmiş ya da yine bozulmuş olmalı. Lambaların da patlamış olma ihtimali yüksek bir olasılık. Her ne ise cep telefonumu çıkartıp ekran ışığının aydınlattığı loş ortamda merdivenleri çıkmaya çalışırken mesajı atan kişi aklıma geliyor. Benimle tanışmak isteyen kız.. Kimdir, neyin nesidir, nasıl biridir, kime benziyor acaba? Kapının önüne geliyorum, anahtar deliğine telefonu tutup anahtarı deliğine sokmayı başarıyorum. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra, ayakkabılarımı her zamanki dağınıklığımla fırlatarak çıkarıyor ve salona gidip bilgisayar koltuğuma bırakıyorum kendimi. Ayak parmağımla bilgisayar kasasının üzerindeki power tuşuna basıp pervanenin gıcık sesi eşliğinde bilgisayarın açılmasını bekliyorum. Bu arada lavaboya gidip geliyorum ve bilgisayarın açıldığına kanaat getirerek ekranı açma düğmesine basıyorum. Karşıma çıkan masaüstünden direkt olarak msn programını açıp benimle tanışmak isteyen kızın beni msnden de eklediğini görüyorum. Nedendir bilemediğim bir heyecana kapılıyorum. Ekleme talebini kabul ediyorum ve eder etmez ‘slm’ iletisini alıyorum.
Uyuyamıyorum tabiki de, gece bile hava baya bi sıcak. İçtiğim soğuk suyun etkisi çoktan geçmiş gitmiş ve boğazımda yine bir kuruluk hissetmeye başladım. Üstelik rüyamda gördüklerimin etkisi hala devam etmekte olucak ki, devamını düşünmeye dalıyorum. Susuzluğu unutup yarım kalan bu rüyayı hayal etmeye başlıyorum.
Konuşmalar çok hızlı tanışma muhabbetlerine dönüşüyor. Kameralar açılıyor ve buradan elde edilen samimiyetin rahatlığı ile buluşma ayarlanıyor. Tahminim her zamanki klasik buluşmalar gibi olması yani buluşucaz, bişeyler içicez, sohbet edicez derken konu tiyatroya ve oyunculuğa gelicek, onu da tiyatroya alıcaz ve oyun çalışmaya başlıcaz, olumlu veya olumsuz bir durum söz konusu olabilir.. Duruma göre onu da kadromuza alıcaz veya almıcaz. Bunları bildiğim için muhabbeti daha fazla uzatmıyorum, sadece güzelliğinden duymuş olduğum memnuniyeti belirtip konuyu kapatıyorum.
Sabah olduğunda garip bir hissin varlığı kaplıyor içimi. Alışılagelmişin dışında bir güne başlangıç ve her zamankinden daha ferah, daha aydınlık bir sabah var. Daha önce sahip olmadığım bir iştahla yaptığım kahvaltının ardından olağan dışı davranmaya devam ediyorum ve bilgisayarı açmıyorum bile. Bir duş alıp dışarı atıyorum kendimi. Dediğim kızla buluşucam, her zamanki malum yerde Alsancak’ta.. Aslında provamız var, ekebilirdim de ama kısa bir görüşmenin kimseye zararı olmaz diye düşünüyorum. Hatta arkadaşımı da beraber götürme kararı aldım böylece fazla uzatmamış olurdum meseleyi. Ama düşündüğüm gibi olmadı, daha buluşma yerine yaklaşırken bir şeylerin farklı gideceğini hissetmiştim. Her neyse, kızla merhabalaştıktan sonra bi yerlerde oturup kahve içtik, derken sohbet muhabbet, ilk tanışmanın verdiği tanıma soruları vs.. prova saati gelmiş çatmıştı ama anın tadına doyamamıştım. Bu yüzden arkadaşımı gönderip o anın tadını çıkarmaya devam etmeyi seçtim. Baş başa kaldığımızda onun yeşil gözlerindeki heyecan beni de kasıp kavurmaya başlamıştı.
Yine sersemlemiş bi şekilde uyanıp terlemiş vücudumun huzursuzluğunu gidermek için klimayı çalıştırdım. Bulanık görüntüler, şimdi biraz daha nettiler. Bu yüzden tekrar uyumak için acele etmedim, mutfağa gidip bikaç yudum soğuk su içtikten sonra uyanık olarak düşlemek istedim bu anı ama görüntüler bulanıklaşmaya başlayınca uyumayı tercih ettim. Kafamı yastığa koyar koymaz da kaldığı yerden devam etmeye başladı o tatlı anlar.
Hiç bişey tahmin ettiğim gibi çıkmamıştı, daha önce tasarladığım bütün konuşmaların esamesi bile okunmadı. Sürekli heyecanlı olması ve bunu dile getirmesi beni de heyecanlandırıyordu her ne kadar sakin ve rahat görünmeye çalışsam da. Konunun resmiyet dışına gittiği besbelliydi. Bambaşka bir görüşme oldu ve ardından sıcak bir ilişki doğuyor olmanın sinyalleri veriliyordu. Onu otobüse bindirirken sarılmamız ise adeta bunun en somut göstergesi ve kanıtı oldu.
Bu sıcak temasın ardından oluşan duygusal etkileşim ile nasıl olduysa biranda kendimi onun arkasından otobüste buluverdim. Bu duruma o’da çok şaşırdı tabi ki. Böyle bir şeyi beklemiyordu. Ne yapacağını bilemedi, heyecandan yüzüne kan hücum etmişti ama durumdan oldukça memnun görünüyordu. Neden geldiğimi sordu, yalnız bırakmamak için eşlik edeyim dedim, bi mahzuru yoksa.. Bu yolculuğun ardından artık net bi şekilde söyleyebilirim ki aramızda bişeyler başlamıştı. Birbirimizden hoşlanmıştık.
Sanırım sabah oluyor, bunu dış seslerin ve aydınlığın artmasından hissedebiliyorum ama bir türlü uyanmak istemiyorum. Bu hoş anın keyfini doya doya yaşamak istiyorum. Kafamı yastığın altına sokup devam ediyorum rüyaya..
Takip eden süreçte, buluşmalarımız ve samimiyetimiz iyice artmıştı. Hatta o kadar ki, açık alanlarda öpüşmeye bile başlamıştık. Hiç unutmuyorum ilk o beni öpme girişiminde bulunmuştu. Okuldan çıkışta oturduğumuz kafenin bahçesinde dudaklarını dudaklarıma değdirmeyi başarmıştı. O andan itibaren saatlerce ayırmadık dudaklarımızı birbirinden. Öyle ki çalışanlar ara ara uyarmaya bile geliyorlardı. Bizi arka taraftaki minderlerin oraya geçirdiler, rahat rahat öpüşelim diye. Ona rağmen herkesin gözü üzerimizdeydi. Ara ara kaçamak bakışlar atıp bizi kesiyorlardı ama bizim kendimizden başka hiç bir şey umurumuzda değildi. Boş verdik, öpüşmeye devam ettik..
Daha fazla yatakta debelenmeye dayanamıyorum. Uykumu almışım, bir sağa bir sola dönmekten sırtım, belim, boynum, omzum acımaya ve kollarım uyuşmaya başladı. Öfleye püfleye kalktım yataktan, klimayı kapattım ve doğruca banyoya attım kendimi. Soğuk bir duş almak için suyu açtım ve altında öylece beklemeye başladım, aynı düşlerin devamına dalarak..
Bir inciraltı akşamında buluştuğumuz zaman geliyor gözümün önüne. Siyah bir elbise vardı üstünde ama bu defa çok çekici ve güzel görünüyordu. Çamlara doğru biraz yürüdükten sonra deniz kıyısındaki parkın orda belinden tutup deli gibi öpmeye başlamıştım onu. Her seferinde dudağını çekip ‘beni seviyor musun?’ diye sormaya başlamıştı. Ama bilmiyordu benim bunu söylemeyi beceremediğimi. İnadına söyletmeye çalışıyordu, işi iyice inada bindirmişti. Sonunda söyletmeyi başarmıştı fakat beğenmemişti. Daha yüksek ve daha isteyerek söylememi bekliyordu. Bikaç kez daha tekrarlasam da hepsi aynı şekilde oldu. Oyunculuğumu kullanmak istemiyordum, her şey doğal olarak yaşansın istedim. Böylece bi şekilde onu sevdiğime ikna ettim, o da tatmin olmuş olacak ki bi daha sormadı ve öpüşmeye devam ettik.
Birden kendime geldim ve suyu kapatarak duştan çıktım. Midem acıyordu açlıktan, en son dün öğleden sonra bişeyler atıştırmıştım, o vakitten beri sadece içmiştim, ne bulursam. Evet, midem acıyordu ama canım hiç bişey istemiyordu, şu lanet düşüncelerden fırsat bulamıyordum belki de, duş ta fayda etmedi. Ne yapsam acaba diye düşünürken, kendimi dışarda buldum. Evimin yanındaki parkta bir banka oturdum ve salıncakta sallanan küçük çocukları izledim.
Sinema filmi çekimlerindeyim, bi jandarma erinini canlandırıyorum. Set bütün gün sürüyor, rolüm nerden bakılsa 2 dakika bişey ama farklı açılardan alınan planlar ve tekrar çekimlerle bikaç saat sürüyor, işimiz uzuyor yani. Öğleden sonra fena halde trip yiyorum kızdan, sanırım hatırladığım ilk tartışma bu oluyordu.
Bu olayın bikaç gün sonraları, Bornova’da oyun provasındayım, siktiriboktan çocuk oyunu işleri yapıyoruz o sıralar. Akşama kadar canım çıkmış, oyun çalış, kostüm hazırla, dekor hazırla, müzik ayarla vs. Akabinde telefonuma göz atma fırsatı ancak bulabildim. Yaklaşık bir saat kadar evvelinde bir mesaj almışım ama telefonun sesi kısık olduğundan fark etmemişim, yoğunluktan da ancak bakabiliyordum telefonuma. Mesajı okuduktan sonra hemen arıyorum ama “cevap yok” tonuna kadar açılmıyor telefon. Şansımı bir kez daha deniyorum, bu kez de meşgul tonuna alınıyor, anlıyorum tabi yine trip attığını, bi süre ilişmiyorum sonra mesaj atıyorum ne olduğunu anlamak için, mesajı alınca beni arıyor, konuşmaya başlıyoruz.
Çocuklar o kadar umarsızca eğleniyorlar ki, imreniyorum onlara. Onlar kadar şanslı olmadığıma üzülüyorum. Neden hemen büyüdük sanki, ne çabuk büyüdük ulan biz? Şu halime bak, ne kadar da çaresizim. Ağlamak mı? hadi ordan, saçmalama be. Gibilerinden konuşuyorum kendi kendime. Yeniden midemin acısını fark ediyorum ve hemen yolun karşısında sağ çaprazdaki kahvehaneyi görüyorum. Kalkıyorum banktan ve kahvehanenin karşısındaki unlu mamüller satan dükkandan iki boyoz alıyorum, kıraathaneye geçip bi duble çay söylüyorum ve canım istemese de sırf midemin acı suyunu alsın, yanmayı dindirsin diye kahvaltı yapmaya çalışıyorum.
Güneş tam karşımdan vuruyor, gözümü alıyor, sandalyeyi çevirip yan oturuyorum masaya ve çayım geliyor o anda. Dört şekerden ikisini atıyorum önce, karıştırıp bir yudum alıyorum ama tadını beğenmiyorum sonra bi şeker daha ama yine yetmiyor ve dördüncü şekeri de atıp karıştırdıktan sonra tadını bulabiliyorum çayın.
-istemiyorsan şimdiden söyle, bana umut verme.. (ağlıyor)
Ağlamaklı bu ses karşısında şaşırıyorum. Henüz bir haftasını doldurmayan ilişkimizde, birbirimizi tanıma sürecindeydik daha, flört dönemi yani. Bu nasıl bi duygu derinliği ve nasıl bir hüzün hemen? Daha ciddi bişey düşünmeye bile vakit bulamamıştım ki? ne diyecektim şimdi, ne diyebilirdim ki?
-o ne demek canım? – işte, istemiyorsan söyle! – neyi istemiyorsam? Anlayamadım. – beni istemiyorsan oyalama. – olur mu öyle şey, istemez olur muyum hiç? – (ağlaması sonlanıyor ve sözleri burun çekişlerine karışıyordu) tamam o zaman bana güzel bişeyler söyle. – çok güzel olduğunu söylesem yetmez mi? – yetmez! – seni seviyorum – hiç inandırıcı değil – off.. – istemiyorsan söylemeyebilirsin. – isteyerek söylüyorum ya! – bana hiç öyle gelmiyor ama – tamam bak, seni seviyorum – kasma ya, boş ver, ben anladım anlayacağımı – ne anladın ki? – beni sevmediğini – haydaaa! – önemli değil ya, en azından gerçekleri bilmem yeterli bana, yolun başındayken ayrılmak daha doğru bir karar olur, ilerleyen zamanlarda acı çekmek istemiyorum. – ya yok öyle bişey, nerden çıkarıyorsun bunları? Hemen senaryo yazdın iki dakikada. – neyse kapatalım bu konuyu – tamam ama bi sorun yok değil mi? – sence yok mu? – ağladığına göre bi sorun var sanırım (tekrar yavaştan ağlamaya başlamıştı) – yok bişey – peki o zaman ağlama, bence de bi sorun yok ortada – iyi öyleyse, bi daha beni arama o zaman – bak ya! Var mı demeliydim? Tamam var o zaman! - .. – Alooo! – sen beni sevmiyorsun biliyorum bunu, sadece zaman geçirmek istiyorsun – hay allam ya! Ne desem anlamıyorsun, en iyisi sonra konuşalım – iyi geceler! – iyi.. alo! Puffff..
Çay birden acılaştı, bi şeker daha istedim kahveciden. Şekeri atıp karıştırmaya başladım bardağı, bu arada henüz boyozların ikisi de önümde hiç dokunulmamış vaziyette duruyordu.
O gece uzun bir mesaj trafiğinin ardından, ilişkimiz normale dönme yolunda ilk sinyallerini vermeye başlamıştı ki, yorgun bedenim buna daha fazla dayanamayıp pes etmiş, olduğum yerde sızıp kalmıştım. Telefon bile elimden düşmüş gitmiş haberim yok, sabah aranıyorum bi türlü bulamıyorum telefonu. Neyse ki, yatağın altından uzun aramalar sonucu bulabildim telefonu, nasıl girmiş oraya, nasıl sıkışmış, isteyerek yapılamaz yani o derece.
Telefonda yine sinir bozucu, gıcık edici, keyif kaçırıcı mesajlar mevcuttu. Hala anlamakta güçlük çekiyorum, bir ilişki henüz başlangıç döneminin de başlangıcındayken, nedir yaşanan bu son derece ciddi gerilimler? Bi türlü anlam veremiyorum.
Çay bitti, küçük ince belli bardakta bi çay daha söyledim. Elim boyoza doğru uzandı, milföy kırıntıları yeşil masa örtüsü üzerine yayıldı gitti ve yağlı bir leke bıraktı. Kırıntıları elimle masanın altına süpürdükten sonra gazeteyi lekenin üzerine örttüm ve ince belli çayım geldi. Kahveci ben gittikten sonra bu lekeleri görünce ne yapacaktı acaba, okkalı bir küfür savururdu en kötü, ne olabilirdi ki başka.
Bikaç gün hiç konuşmadık, öyle böyle derken buluşup konuşma kararı aldık. Güzelbahçe’de urla, Seferihisar yol ayrımında inip İzmir’e doğru yürümeye başladık. Hava kapalı ve rüzgardan kabaran dalgalar üzerimize su serpiştiriyordu. Şu an ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama kendimize tenha yerler bulup birbirimizi yercesine öpüştüğümüzü unutamıyorum. Hatta buna istinaden bikaç gün sonra onu eve davet ettiğimde bana sapık muamelesi yapmıştı, yine şaşkınlıklar içerisinde kalmıştım. Dışarıda sevişince normal oluyor da, evde sevişince mi sapık olunuyor yani?
İnce belli çayımı içerken, bugün ne yapsam acaba diye düşünüyordum. Hava çok güzeldi, tam bir bahar mevsiminin resmedilişi vardı doğaya. Normalde keyiflenmem gerekirdi bu duruma ama göğüs kafesimin altında, içimi kemiren dürtüler mevcuttu, canımı piyan bağıyla sıkıyorlardı sanki. Bir şey yapmalı kurtulmalıydım bu kördüğümden ama nasıl, nasıl, nasıl..
Geçenlerde de okul çıkışı buluşup konağa gitmiştik. AKM’nin karşısındaki viyadüğün altına sotelenmiş öpüşmeye başlamıştık. Bu nasıl bir arzu, nasıl bir ihtiras, dudaklarımızı kemiriyor, dillerimiz yılan gibi dans ediyordu ağızlarımızın içinde. Tanrım, ben ne yapıyorum böyle, biz ne yapıyoruz? Yoldan geçen herkes bize bakıyor, aldırmıyoruz, birbirimizi yemeye devam ediyoruz yamyamlar gibi, yiyişiyoruz tam tabirle.
Yiyişme faslının ardından Küçükyalı durağına kadar kordondan yürüyoruz, nasıl mutluyuz ama anlatamıyoruz birbirimize. Oysa ben kasıklarımın ağrısından duramıyorum, salgılanan spermler basınç yapıyorlar ve “bizi dışarı fırlat” diye isyan ediyorlar bacaklarımın arasında, ellerinde devasa ağaç gövdesiyle sur kapısına yüklenen ve yıkmaya çalışan askerler gibiler. Onun bu durumdan haberi yok tabi, aşkın sersemliğini yaşamakta hala. Durağa gelen otobüslere binmiyor, bir sonraki, bir sonraki diye diye tutturuyor, bırakmıyor beni sarıldığı belimden, hava kararıyor resmen, saatler geçiyor, otobüsler geçiyor ama onun aşk sarhoşluğu ve benim kasık ağrım bi türlü geçmiyordu.
Çayımın son damlasını da yudumladıktan sonra o klasik kırmızı beyaz çay altlığına cebimden çıkan bütün madeni paraları bırakarak kalktım masadan, arkama bile bakmadan ve hala nereye gideceğimi bilmeden yürümeye başladım. Ayaklarımdaki iradesiz güç beni götürüyordu biyerlere ama bu gidişin gönülle hiçbir alakası yoktu, en büyük sıkıntım da buydu zaten.
Neyse ki sonunda sevgilimi evine gönderebilmiş ve ben de evime dönebilmiştim gecenin bir yarısı konaktan kalkan baykuşlarla. Eve gelirgelmez ağrılarımdan kurtulmak için gerekli olan icraatı yapmıştım. Bu rahatlığın üzerine güzel bi uyku çekilirdi işte ve ben biliyorum ki dünyadaki bütün erkekler bu anda hiç bişey düşünemezler, dünya yıkılsa kılları kıpırdamazdı..
Hala yürüyorum, bacaklarım orantısız adımlar atıyor, sanki yarış atlarının iksiri enjekte edilmiş bacak kaslarıma, yardırıyorum bildiğin, ne acelem varsa? Nereye yetişeceksem işte? Buca’nın çıkışına geldiğimde küçük bir parkta banka oturup, ne yapıyorum ben ya, diye düşünesim geliyor, adımlarım yavaşlıyor ama tam duracakken karar değiştirip tekrar devam ediyorum su kemerlerinin bulunduğu köprüye doğru..
Konu nerden açıldıysa işte, ailelerle tanışmanın bir ilişkiye ne kadar da güven verici olduğu hakkında muhabbetler edildi. Ailelerle tanışmanın ilk adımı ise annelerden başlıyordu. Tutturmasın mı şimdi de seni annemle tanıştırıcam diye.. – ya daha erken değil mi? – neyse ya tamam, istemiyosan tanışma, zaten senin ne düşüncelerde olduğunun farkındayım. – ne düşüncelerdeymişim? – ciddi düşünmüyorsun benimle. – yahu saçmalama, her seferinde bunu mu söyleyeceksin bana, tamam tanışıcam da hemen tanıştırayım deyince kendimi hazır hissetmedim sadece. – ne varmış hazır hissetmeyecek, hem seni tanıştırınca daha rahat beraber olabilicez. – tamam ya tamam, hadi gidelim tanışalım. – şimdi mi? – kalk hadi gidiyoruz, bi daha bu kadar kararlı olmayabilirim, bence bu fırsatı kaçırma.
Bu tavrımın ardından yüzünde yarı şaşkın yarı mutlu bir ifade oluştu, ne diyeceğini bilemedi. Sadece elimden tuttu ve durağa gittik. Otobüse bindik, otobüste annesini arayarak evin önüne çağırdı. Hava kararmıştı, çifte selviler durağında indik. Hemen karşımızdaki avm’lere çıkan sokağa girdik, aşağı doğru yürüdük. Birkaç ev geçtikten sonra sokak lambasının altında bizi bekleyen bir kadın belirdi. Kız, o kadının yanına gidip konuşmaya başlayınca onun annesi olduğunu anladım. Biraz sonra ikisi beraber yanıma geldi, ayaküstü tanıştık, eğer evde babası olmasaymış, yemeğe de gelebilirmişim ama önce bi kendisi konuşup durumu babalarına bildirmeleri gerekiyormuş, sonra bilahare beni özel olarak yemeğe davet edeceklermiş. Vedalaşıp, ayrıldık..
Su kemerlerini geçtim, yağhaneler, eşref paşa derken varyant-iki çeşmelik ayrımına kadar gelmişim. Körfez manzarasını gördüğüm zaman kendime geldim, oradaki yol kenarında küçük parkta bir banka oturdum ve dinlenmeye başladım. Ya da ben öyle sanıyordum, vücudum bir kat dinlense beynim beş kat daha yoruluyordu. Düşünmekten, düşüncelerden beynim zonkluyordu. Anladım ki beynimin ve vücudumun bir arada dinlenmesine olanak yoktu, öyleyse kalkıp yürümeye devam etmeliydim, öyle de yaptım. Biraz daha vücudum yorulmaya devam etmeli ve beynim dinlenmeliydi, iki çeşmelik yokuşundan spotçuların önündeki ikinci el eşyalara çarpmadan aşağı doğru sallandım, Çankaya kavşağına kadar hiç bi şey düşünmedim.
Bir sosyal medya sitesinde olan ancak uzun zamandır kullanmadığım fakat kapatmayı da unuttuğum, yine de google’da arayınca ekrana çıkan önemsiz bir üyeliğim için telefonda tartıştık, ya da o tek başına tartışma yarattı, ben sadece dinledim ve kısa öz cümlelerle durumu izah etmeye çalıştım. Ertesi gün buluşarak bu konuyu yüz yüze konuşup kapatma kararı aldık. Onu asansöre götürdüm, muhteşem körfez manzarasını izlemek bana çok iyi gelmiş, bu saçmalıklar yerine kafamda çok daha başka düşünceler yer almıştı. Ne konuşacağımızı bile unutmuştum, zaten evden çıktığım andan itibaren bile bu saçmalıkları konuşmak istemiyor, ne yapsam da üstünü örtbas etsem diye düşünüp duruyordum. Zira konuşulacak, tartışılacak hiç bir şey yoktu, benim söyleyebileceğim tek kelime bile yoktu bu konuda. Belki o da bu muhteşem manzarada aklına daha başka güzellikler getirir diye umut etmiştim ama yanıldığımı anlamam hiç de geç olmadı. Rahatsız edici tonlarda ve tavırlarda ‘hadi anlatsana’ diye tutturması beni çileden çıkarmıştı. Ne yapsam, ne desem de üstelemeye devam etti, sonuç olarak onu orda bırakmak zorunda kaldım, kaçar gibi asansörden indim, Dario Moreno sokağından çıktım ve Konağa doğru arkama bile bakmadan hızlı adımlar atmaya başladım.
Karnım acıkmıştı ancak canım hala hiçbir şey yemek istemiyordu. İki bardak çayla nereye kadar dayanabilirim diye düşündüm, zorla da olsa bir şey yemeliyim, o kadar yürüyor enerji sarf ediyordum. Bir yerlerde aniden gözüm kararır, düşüp kalırım diye korktum. Gözüme simit tezgahı ilişti, İzmirli deyişiyle bir gevrek aldım ve köpeğin kemikle oynadığı gibi kemirmeye başladım. Bir elim cebimde, diğer elimde simit, kemirerek Hilton’a doğru yürümeye devam ettim.
Konak’ta bir arkadaşımla buluşmuştum, pasajda bir kafeye oturmuş çay içip muhabbet ediyorduk. O aralar tiyatro işlerim de çok yoğun tempoda ilerliyordu. Sonuç da benim bulunduğum bir masada tiyatro muhabbeti açıldı mı, hele ki karşımda da tiyatroya yabancı olmayan biri varsa beni susturabilene aşk olsundu o zamanlar. Shakespeare’den girip Çehov’dan çıkar, Bertold Brecth üzerine derin tezler üretirdim. Her zaman komik anılarımızı hatırlatan, oluşan ciddi havayı gülümseten bir hoşlukla bitirmemizi sağlayan doğaçlama tiyatroyu ve Agusto Boal’ı da kapanışa saklardım. Bu sefer henüz kapanışa gelememiştim ki telefonum çaldı. Kız hüngür hüngür ağlayarak beni yanına çağırıyordu. – nerdesin, çok kötüyüm çabuk gel! – konaktayım, sen nerdesin? – güzel yalı’da, köprünün sol tarafına doğru yürüyünce göreceksin – otur sen bi yere, geliyorum hemen – tamam çabuk gel! – ağlama hadi, geliyorum yavrum.
Geldiğimde kendisini toparlamış, biraz da ders almış bir şekilde gördüm. Karşımda baya olgunlaşmış bir kadın vardı sanki, yaptığı saçmalığı kabul ediyor, özür diliyor, bir daha böyle bişey yapmayacağını söylüyor ve af diliyordu. Bu güzel tavır karşısında ona sarılıp öpmekten başka ne yapabilirdim ki? İlk defa orada bu ilişkinin istediğim şekilde yoluna girebileceğini hissettim. Hoşuma gitmişti bu konuşma, bunu kutlamak için oradan kalkıp bir bara girdik. Bir şişe biranın daha yarısına gelmeden gözbebeklerinin odaklanma zorluğu çektiğini gördüm. Bir sorun olup olmadığını sordum, -yok dedi. Daha önce birkaç kez çok içemediğini, hemen sarhoş olduğunu ve amaçsızca gülmeye başladığını, anne ve babasının onu susturmakta çok zorlandığını söylemişti ama ben böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığım için bana pek inandırıcı gelmemişti. Şimdi ise bu sözleri kafamın içinde endişe verici şekilde uçuşmaya başlamıştı. Birkaç yudum daha aldı, dili peltekleşmeye ve kafası masanın üzerinde önüne düşmeye başlamıştı bile. Bu sırada tuvalete gitmek istediğini ancak ayağa kalkamayacağını söyledi. –bana yardım eder misin? galiba çok sarhoş oldum. Gülsem mi ağlasam mı sinirlensem mi iğrensem mi bilemiyordum en iyisi boş vermek dedim ve dişlerimi sıkarak – nasıl sarhoş olabilirsin daha şişenin yarısı duruyor, benimle dalga geçmiyorsun değil mi? – valla geçmiyorum, ayakta duracak halim yok, düşerim kesin, koluma gir, çok çişim geldi, buraya yapıcam yoksa.. dediğini yapmak zorunda kaldım, mekanda o saatte bizden başka kimse olmadığını, diğer beş altı kişinin orada çalışan elemanlar olduğunu ayağa kalkınca anladım. Hepsinin gözü bizim üzerimizdeydi, kadınlar tuvaletinin önünde bir çalışan herhalde yanlış bir şey anlamış olacak ki, beni uyarma gereği hisset.- beyefendi siz giremezsiniz, - ama çok kötü durumda yardım etmek zorundayım, - yasak beyefendi, lütfen – sandığınız gibi bir durum değil, benim kız arkadaşım kendisi, sadece biraz rahatsız, - geçmiş olsun ama çıkana kaar burada bekleyin lütfen – pekala kardeşim pekala.. ben elemanla tartışırken kız çoktan girmişti bile içeri. Kapıda uzun bir süre bekleyip telaşlandım, etrafı kolaçan edip içeri daldım. Lavaboya yaslanmış halde bulduğum kızı dışarı çıkardım, o rezil halde masaya kadar götürdüm, ceketini giydirdim ve oturttum. O otururken hesabı ödedim, geri dönüp kızın koluna girdim ve mekandan arkamızda bize şaşkınlıkla bakan dört beş kişi bırakarak çıktım. Bakkaldan bir şişe soda aldım, sahile çıktık. Denizin kenarına oturduk ve zorla sodayı içirmeye çalıştım. Ayılması gerekiyordu, çünkü her an annesi telefon edebilirdi ve ben durumu ona açıklayabilecek halde hissetmiyordum kendimi.
Sevgi yoluna geldiğimde çok susadığımı fark ettim. Neredeyse dilim damağım kurumuştu, kitapçılara ve gümüşçülere bakarak sokağın sonuna geldim, bir palmiyenin dibine oturup soluklanayım dedim. Biraz sonra, ‘buz gibi turşuuuu..’ diye bir ses belirdi yanımda. Buz, kelimesinden olucak hemen refleksle kalktım ve bir bardak turşu suyu aldım. O susuzluk içtepisiye bir dikişte içiverdim ama içimin nasıl yandığını bir bana sorun hele? Susuzluğum saniyeler içerisinde beş katına çıkıverdi. Yana yakıla en yakındaki büfeye koşup soğuk olduğuna bakmaksızın bir küçük pet şişe su aldım ve daha parasını bile ödemeden açıp içiverdim.
Çok uzun bir süredir, sürekli olarak dejavu yaşadığımı sandığımdan asıl olarak sahip olduğum sorunun farkına varamıyorum. Beynimin bana oynadığı oyundan ziyade geçmişin kabuk bağlayan acı izlerinin tekrar meydana çıkmasını daha sonra anlıyorum. Tedavisi mümkün mü bilmiyorum ama varsa da son derece zor ve zaman alıcı olduğu kanısındayım.
İmkansızlığı düşündükçe nefesimin daraldığını ve göğsüme olan baskının arttığını hissediyorum. Sanki kalp krizinin habercisi gibi bişey bu, sol kolumun ve bacaklarımın karıncalaştığını da fark ediyorum, aniden heyecanlanıyorum. Panik atak halinde ayağa fırlayıp mutfağa gidiyorum ve soğuk su şişesini açıp kafama dikmeyi planlıyorum. Fakat buna cesaret edemiyorum nedense. Sadece bağırmak ve çıldırasıya ortalığı dağıtmak, elime ne geçerse, önüme ne çıkarsa vurup kırmak hissiyatı.. Üstüne üstlük bunu da bastırmaya çalışma telaşı. Kendi içimde tam bir meydan muharebesi, 3. Dünya savaşı çıkıyor bedenimde sanki. Toplar atılıyor, tüfekler ateşleniyor, damarlarımda kızışmış şarapneller çarpışıyor, beynimde bombalar patlıyor. Evin içinde koşuşturma yaşıyorum, pencereyi açmayı istiyorum ama kalın perdenin sarmaladığı alanı boşaltmayı zaman kaybı olarak değerlendiriyorum. Dış kapıya yöneliyorum, kendimi dışarı atmak için ama saliseler içinde bunun saçma bir fikir olduğuna kanaat getirip balkon kapısına doğru yöneliyorum. Kapıyı açıp can havliyle kendimi balkona atıyorum ve derin derin nefes almayı, tempolu bi şekilde solumayı deniyorum. Düşüncelerimi başka yönlere doğru çekmeye, kafamı dağıtmaya ve bu durumdan kurtulmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılıyım bilmiyorum ama içimdeki bu zehrin tesirini hemen yok ediverecek bir panzehrin var olduğunu biliyorum, o da arzu ettiğim şeyin ta kendisi.
Maalesef arzu ettiğim şeyi elde etmek mümkün değil ama kendimi üst düzey zorladığımda bu arzumu bastırabiliyorum. Fakat bastırdığım bütün duygularım zaman geçtikçe içimde basıncını artırmakta ve kapasitesini geçtiği anda bomba gibi patlayacağını bilmekteyim, en büyük korkum da bu. Belki de uzun süredir bastırdığım duygular ve içimde oluşan basıncın baskısı yüzünden rahatsızlık çekmekteyim. Birazcık olsun bu baskının azalır gibi olması üzerimde bir hafifleme hissetmeme neden olunca gözlerim tekrar kapanmaya başlıyor. Ayaklarım tekrar yatağıma doğru adımlayınca, zafer kazanmış bir muhafız öz güveniyle bırakıyorum kendimi yatağımın üzerine tekrardan. Yine kaldığı yerden izlemeye başlıyorum rüyamın devamını..
Belediye otobüsünde sıkış tepiş bir halde ilerlemekteyim. Hınca hınç dolu otobüsün arasında kendime tutunacak bir yer dışında rahatça nefes alabileceğim bir boşluk arıyorum. NATO durağına doğru yaklaştığımız bir an, önüne gelmiş olduğum koltuktaki yolcular inmek için ayağa kalkıyorlar ve ani bir hamleyle boş koltuğa oturmayı başarıyorum. Hücrelerimde yorgunluğun dinginliğe geçtiğini hissetmeye başlıyorum ve derin bir oh çekiyorum. Gözlerim hafifçe kapanmaya başlarken başım da senkronu bozmadan öne doğru düşüyor. Tam bu sırada cebimdeki titreşimi hissedip gözlerimi açıyor, başımı dik konuma getiriyor ve elimi cebime sokup telefonu çıkartıyorum. Bilmediğim bir numaradan bir mesaj alındı yazısı içimden ‘acaba yine bugün hangi kandil?’ sorusunu sormama neden oluyor. Mesajı gayet umarsızca açıp okuduğumda ise şaşırıyorum. Daha önce maillerimde birçok kez karşılaştığım hayran mesajlarına benzer bir yazı. Benimle tanışmak istediğini söyleyen bir kız ve ilk defa telefonumdan bana ulaşıyor. Bu çok enteresan bir durum oluşturuyor bende. Soğukkanlılıkla karşılıyorum durumu ve bu isteğine olumlu cevap veriyorum. Daha sonra tekrar telefonu cebime koyup uyumaya dalıyorum.
Gözlerim tekrar açıldığında dilim damağım kurumuş bir halde buluyorum kendimi. Yatağımdan kalkmaya korkuyorum, göğsümde endişe verici bir durgunluk hissediyorum. Fırtına öncesi sessizlik gibi bişey bu. Ama bu kez cesaretimi toplayıp su içmek için doğruluyorum. Oldukça sakin ve kendinden emin adımlarla odamdan çıkıp koridorda yürümeye devam ediyorum. El yordamıyla vaviene basıyorum ve mutfağın kapısına kadar gelip içeri giriyorum. Tam buzdolabının kapısının önündeyim ve yine bir hareketlenme başlıyor yüreğimde. Kapıyı telaşla açıp soğuk suyu çıkarıyorum ve aynı hızla kapağı çevirip şişeyi başıma dikiyorum. Su gereğinden fazla doluyor ağız boşluğuma ve taşıyor. Üzerime dökülen su beni daha da serinletiyor. Tek yudumda suyu boğazımdan mideye gönderdikten sonra, avcumun içine de su döküp başıma çarpıyorum. Bu gerçekten çok iyi geliyor ve nefes alıp vermem normalleşiyor. Düşüncelerin karıncalaşması gittikçe kayboluyor ve sakinleşiyorum. Tekrar uykumun ağırlığının üzerime çöktüğünü hissederek yatağıma geri gidiyorum. Odama gelip yatağımın üzerine bir çimento torbası gibi bırakıveriyorum kendimi, kütt diye bir ses çıkartarak.
Eve geldiğimi görüyorum. Apartmanın kapısı her zamanki gibi açık ama içerisi karanlık. Otomatın düğmesine basıyorum, herhangi bir değişiklik olmuyor. Ya fatura borcu ödenmediği için kesilmiş ya da yine bozulmuş olmalı. Lambaların da patlamış olma ihtimali yüksek bir olasılık. Her ne ise cep telefonumu çıkartıp ekran ışığının aydınlattığı loş ortamda merdivenleri çıkmaya çalışırken mesajı atan kişi aklıma geliyor. Benimle tanışmak isteyen kız.. Kimdir, neyin nesidir, nasıl biridir, kime benziyor acaba? Kapının önüne geliyorum, anahtar deliğine telefonu tutup anahtarı deliğine sokmayı başarıyorum. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra, ayakkabılarımı her zamanki dağınıklığımla fırlatarak çıkarıyor ve salona gidip bilgisayar koltuğuma bırakıyorum kendimi. Ayak parmağımla bilgisayar kasasının üzerindeki power tuşuna basıp pervanenin gıcık sesi eşliğinde bilgisayarın açılmasını bekliyorum. Bu arada lavaboya gidip geliyorum ve bilgisayarın açıldığına kanaat getirerek ekranı açma düğmesine basıyorum. Karşıma çıkan masaüstünden direkt olarak msn programını açıp benimle tanışmak isteyen kızın beni msnden de eklediğini görüyorum. Nedendir bilemediğim bir heyecana kapılıyorum. Ekleme talebini kabul ediyorum ve eder etmez ‘slm’ iletisini alıyorum.
Uyuyamıyorum tabiki de, gece bile hava baya bi sıcak. İçtiğim soğuk suyun etkisi çoktan geçmiş gitmiş ve boğazımda yine bir kuruluk hissetmeye başladım. Üstelik rüyamda gördüklerimin etkisi hala devam etmekte olucak ki, devamını düşünmeye dalıyorum. Susuzluğu unutup yarım kalan bu rüyayı hayal etmeye başlıyorum.
Konuşmalar çok hızlı tanışma muhabbetlerine dönüşüyor. Kameralar açılıyor ve buradan elde edilen samimiyetin rahatlığı ile buluşma ayarlanıyor. Tahminim her zamanki klasik buluşmalar gibi olması yani buluşucaz, bişeyler içicez, sohbet edicez derken konu tiyatroya ve oyunculuğa gelicek, onu da tiyatroya alıcaz ve oyun çalışmaya başlıcaz, olumlu veya olumsuz bir durum söz konusu olabilir.. Duruma göre onu da kadromuza alıcaz veya almıcaz. Bunları bildiğim için muhabbeti daha fazla uzatmıyorum, sadece güzelliğinden duymuş olduğum memnuniyeti belirtip konuyu kapatıyorum.
Sabah olduğunda garip bir hissin varlığı kaplıyor içimi. Alışılagelmişin dışında bir güne başlangıç ve her zamankinden daha ferah, daha aydınlık bir sabah var. Daha önce sahip olmadığım bir iştahla yaptığım kahvaltının ardından olağan dışı davranmaya devam ediyorum ve bilgisayarı açmıyorum bile. Bir duş alıp dışarı atıyorum kendimi. Dediğim kızla buluşucam, her zamanki malum yerde Alsancak’ta.. Aslında provamız var, ekebilirdim de ama kısa bir görüşmenin kimseye zararı olmaz diye düşünüyorum. Hatta arkadaşımı da beraber götürme kararı aldım böylece fazla uzatmamış olurdum meseleyi. Ama düşündüğüm gibi olmadı, daha buluşma yerine yaklaşırken bir şeylerin farklı gideceğini hissetmiştim. Her neyse, kızla merhabalaştıktan sonra bi yerlerde oturup kahve içtik, derken sohbet muhabbet, ilk tanışmanın verdiği tanıma soruları vs.. prova saati gelmiş çatmıştı ama anın tadına doyamamıştım. Bu yüzden arkadaşımı gönderip o anın tadını çıkarmaya devam etmeyi seçtim. Baş başa kaldığımızda onun yeşil gözlerindeki heyecan beni de kasıp kavurmaya başlamıştı.
Yine sersemlemiş bi şekilde uyanıp terlemiş vücudumun huzursuzluğunu gidermek için klimayı çalıştırdım. Bulanık görüntüler, şimdi biraz daha nettiler. Bu yüzden tekrar uyumak için acele etmedim, mutfağa gidip bikaç yudum soğuk su içtikten sonra uyanık olarak düşlemek istedim bu anı ama görüntüler bulanıklaşmaya başlayınca uyumayı tercih ettim. Kafamı yastığa koyar koymaz da kaldığı yerden devam etmeye başladı o tatlı anlar.
Hiç bişey tahmin ettiğim gibi çıkmamıştı, daha önce tasarladığım bütün konuşmaların esamesi bile okunmadı. Sürekli heyecanlı olması ve bunu dile getirmesi beni de heyecanlandırıyordu her ne kadar sakin ve rahat görünmeye çalışsam da. Konunun resmiyet dışına gittiği besbelliydi. Bambaşka bir görüşme oldu ve ardından sıcak bir ilişki doğuyor olmanın sinyalleri veriliyordu. Onu otobüse bindirirken sarılmamız ise adeta bunun en somut göstergesi ve kanıtı oldu.
Bu sıcak temasın ardından oluşan duygusal etkileşim ile nasıl olduysa biranda kendimi onun arkasından otobüste buluverdim. Bu duruma o’da çok şaşırdı tabi ki. Böyle bir şeyi beklemiyordu. Ne yapacağını bilemedi, heyecandan yüzüne kan hücum etmişti ama durumdan oldukça memnun görünüyordu. Neden geldiğimi sordu, yalnız bırakmamak için eşlik edeyim dedim, bi mahzuru yoksa.. Bu yolculuğun ardından artık net bi şekilde söyleyebilirim ki aramızda bişeyler başlamıştı. Birbirimizden hoşlanmıştık.
Sanırım sabah oluyor, bunu dış seslerin ve aydınlığın artmasından hissedebiliyorum ama bir türlü uyanmak istemiyorum. Bu hoş anın keyfini doya doya yaşamak istiyorum. Kafamı yastığın altına sokup devam ediyorum rüyaya..
Takip eden süreçte, buluşmalarımız ve samimiyetimiz iyice artmıştı. Hatta o kadar ki, açık alanlarda öpüşmeye bile başlamıştık. Hiç unutmuyorum ilk o beni öpme girişiminde bulunmuştu. Okuldan çıkışta oturduğumuz kafenin bahçesinde dudaklarını dudaklarıma değdirmeyi başarmıştı. O andan itibaren saatlerce ayırmadık dudaklarımızı birbirinden. Öyle ki çalışanlar ara ara uyarmaya bile geliyorlardı. Bizi arka taraftaki minderlerin oraya geçirdiler, rahat rahat öpüşelim diye. Ona rağmen herkesin gözü üzerimizdeydi. Ara ara kaçamak bakışlar atıp bizi kesiyorlardı ama bizim kendimizden başka hiç bir şey umurumuzda değildi. Boş verdik, öpüşmeye devam ettik..
Daha fazla yatakta debelenmeye dayanamıyorum. Uykumu almışım, bir sağa bir sola dönmekten sırtım, belim, boynum, omzum acımaya ve kollarım uyuşmaya başladı. Öfleye püfleye kalktım yataktan, klimayı kapattım ve doğruca banyoya attım kendimi. Soğuk bir duş almak için suyu açtım ve altında öylece beklemeye başladım, aynı düşlerin devamına dalarak..
Bir inciraltı akşamında buluştuğumuz zaman geliyor gözümün önüne. Siyah bir elbise vardı üstünde ama bu defa çok çekici ve güzel görünüyordu. Çamlara doğru biraz yürüdükten sonra deniz kıyısındaki parkın orda belinden tutup deli gibi öpmeye başlamıştım onu. Her seferinde dudağını çekip ‘beni seviyor musun?’ diye sormaya başlamıştı. Ama bilmiyordu benim bunu söylemeyi beceremediğimi. İnadına söyletmeye çalışıyordu, işi iyice inada bindirmişti. Sonunda söyletmeyi başarmıştı fakat beğenmemişti. Daha yüksek ve daha isteyerek söylememi bekliyordu. Bikaç kez daha tekrarlasam da hepsi aynı şekilde oldu. Oyunculuğumu kullanmak istemiyordum, her şey doğal olarak yaşansın istedim. Böylece bi şekilde onu sevdiğime ikna ettim, o da tatmin olmuş olacak ki bi daha sormadı ve öpüşmeye devam ettik.
Birden kendime geldim ve suyu kapatarak duştan çıktım. Midem acıyordu açlıktan, en son dün öğleden sonra bişeyler atıştırmıştım, o vakitten beri sadece içmiştim, ne bulursam. Evet, midem acıyordu ama canım hiç bişey istemiyordu, şu lanet düşüncelerden fırsat bulamıyordum belki de, duş ta fayda etmedi. Ne yapsam acaba diye düşünürken, kendimi dışarda buldum. Evimin yanındaki parkta bir banka oturdum ve salıncakta sallanan küçük çocukları izledim.
Sinema filmi çekimlerindeyim, bi jandarma erinini canlandırıyorum. Set bütün gün sürüyor, rolüm nerden bakılsa 2 dakika bişey ama farklı açılardan alınan planlar ve tekrar çekimlerle bikaç saat sürüyor, işimiz uzuyor yani. Öğleden sonra fena halde trip yiyorum kızdan, sanırım hatırladığım ilk tartışma bu oluyordu.
Bu olayın bikaç gün sonraları, Bornova’da oyun provasındayım, siktiriboktan çocuk oyunu işleri yapıyoruz o sıralar. Akşama kadar canım çıkmış, oyun çalış, kostüm hazırla, dekor hazırla, müzik ayarla vs. Akabinde telefonuma göz atma fırsatı ancak bulabildim. Yaklaşık bir saat kadar evvelinde bir mesaj almışım ama telefonun sesi kısık olduğundan fark etmemişim, yoğunluktan da ancak bakabiliyordum telefonuma. Mesajı okuduktan sonra hemen arıyorum ama “cevap yok” tonuna kadar açılmıyor telefon. Şansımı bir kez daha deniyorum, bu kez de meşgul tonuna alınıyor, anlıyorum tabi yine trip attığını, bi süre ilişmiyorum sonra mesaj atıyorum ne olduğunu anlamak için, mesajı alınca beni arıyor, konuşmaya başlıyoruz.
Çocuklar o kadar umarsızca eğleniyorlar ki, imreniyorum onlara. Onlar kadar şanslı olmadığıma üzülüyorum. Neden hemen büyüdük sanki, ne çabuk büyüdük ulan biz? Şu halime bak, ne kadar da çaresizim. Ağlamak mı? hadi ordan, saçmalama be. Gibilerinden konuşuyorum kendi kendime. Yeniden midemin acısını fark ediyorum ve hemen yolun karşısında sağ çaprazdaki kahvehaneyi görüyorum. Kalkıyorum banktan ve kahvehanenin karşısındaki unlu mamüller satan dükkandan iki boyoz alıyorum, kıraathaneye geçip bi duble çay söylüyorum ve canım istemese de sırf midemin acı suyunu alsın, yanmayı dindirsin diye kahvaltı yapmaya çalışıyorum.
Güneş tam karşımdan vuruyor, gözümü alıyor, sandalyeyi çevirip yan oturuyorum masaya ve çayım geliyor o anda. Dört şekerden ikisini atıyorum önce, karıştırıp bir yudum alıyorum ama tadını beğenmiyorum sonra bi şeker daha ama yine yetmiyor ve dördüncü şekeri de atıp karıştırdıktan sonra tadını bulabiliyorum çayın.
-istemiyorsan şimdiden söyle, bana umut verme.. (ağlıyor)
Ağlamaklı bu ses karşısında şaşırıyorum. Henüz bir haftasını doldurmayan ilişkimizde, birbirimizi tanıma sürecindeydik daha, flört dönemi yani. Bu nasıl bi duygu derinliği ve nasıl bir hüzün hemen? Daha ciddi bişey düşünmeye bile vakit bulamamıştım ki? ne diyecektim şimdi, ne diyebilirdim ki?
-o ne demek canım? – işte, istemiyorsan söyle! – neyi istemiyorsam? Anlayamadım. – beni istemiyorsan oyalama. – olur mu öyle şey, istemez olur muyum hiç? – (ağlaması sonlanıyor ve sözleri burun çekişlerine karışıyordu) tamam o zaman bana güzel bişeyler söyle. – çok güzel olduğunu söylesem yetmez mi? – yetmez! – seni seviyorum – hiç inandırıcı değil – off.. – istemiyorsan söylemeyebilirsin. – isteyerek söylüyorum ya! – bana hiç öyle gelmiyor ama – tamam bak, seni seviyorum – kasma ya, boş ver, ben anladım anlayacağımı – ne anladın ki? – beni sevmediğini – haydaaa! – önemli değil ya, en azından gerçekleri bilmem yeterli bana, yolun başındayken ayrılmak daha doğru bir karar olur, ilerleyen zamanlarda acı çekmek istemiyorum. – ya yok öyle bişey, nerden çıkarıyorsun bunları? Hemen senaryo yazdın iki dakikada. – neyse kapatalım bu konuyu – tamam ama bi sorun yok değil mi? – sence yok mu? – ağladığına göre bi sorun var sanırım (tekrar yavaştan ağlamaya başlamıştı) – yok bişey – peki o zaman ağlama, bence de bi sorun yok ortada – iyi öyleyse, bi daha beni arama o zaman – bak ya! Var mı demeliydim? Tamam var o zaman! - .. – Alooo! – sen beni sevmiyorsun biliyorum bunu, sadece zaman geçirmek istiyorsun – hay allam ya! Ne desem anlamıyorsun, en iyisi sonra konuşalım – iyi geceler! – iyi.. alo! Puffff..
Çay birden acılaştı, bi şeker daha istedim kahveciden. Şekeri atıp karıştırmaya başladım bardağı, bu arada henüz boyozların ikisi de önümde hiç dokunulmamış vaziyette duruyordu.
O gece uzun bir mesaj trafiğinin ardından, ilişkimiz normale dönme yolunda ilk sinyallerini vermeye başlamıştı ki, yorgun bedenim buna daha fazla dayanamayıp pes etmiş, olduğum yerde sızıp kalmıştım. Telefon bile elimden düşmüş gitmiş haberim yok, sabah aranıyorum bi türlü bulamıyorum telefonu. Neyse ki, yatağın altından uzun aramalar sonucu bulabildim telefonu, nasıl girmiş oraya, nasıl sıkışmış, isteyerek yapılamaz yani o derece.
Telefonda yine sinir bozucu, gıcık edici, keyif kaçırıcı mesajlar mevcuttu. Hala anlamakta güçlük çekiyorum, bir ilişki henüz başlangıç döneminin de başlangıcındayken, nedir yaşanan bu son derece ciddi gerilimler? Bi türlü anlam veremiyorum.
Çay bitti, küçük ince belli bardakta bi çay daha söyledim. Elim boyoza doğru uzandı, milföy kırıntıları yeşil masa örtüsü üzerine yayıldı gitti ve yağlı bir leke bıraktı. Kırıntıları elimle masanın altına süpürdükten sonra gazeteyi lekenin üzerine örttüm ve ince belli çayım geldi. Kahveci ben gittikten sonra bu lekeleri görünce ne yapacaktı acaba, okkalı bir küfür savururdu en kötü, ne olabilirdi ki başka.
Bikaç gün hiç konuşmadık, öyle böyle derken buluşup konuşma kararı aldık. Güzelbahçe’de urla, Seferihisar yol ayrımında inip İzmir’e doğru yürümeye başladık. Hava kapalı ve rüzgardan kabaran dalgalar üzerimize su serpiştiriyordu. Şu an ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama kendimize tenha yerler bulup birbirimizi yercesine öpüştüğümüzü unutamıyorum. Hatta buna istinaden bikaç gün sonra onu eve davet ettiğimde bana sapık muamelesi yapmıştı, yine şaşkınlıklar içerisinde kalmıştım. Dışarıda sevişince normal oluyor da, evde sevişince mi sapık olunuyor yani?
İnce belli çayımı içerken, bugün ne yapsam acaba diye düşünüyordum. Hava çok güzeldi, tam bir bahar mevsiminin resmedilişi vardı doğaya. Normalde keyiflenmem gerekirdi bu duruma ama göğüs kafesimin altında, içimi kemiren dürtüler mevcuttu, canımı piyan bağıyla sıkıyorlardı sanki. Bir şey yapmalı kurtulmalıydım bu kördüğümden ama nasıl, nasıl, nasıl..
Geçenlerde de okul çıkışı buluşup konağa gitmiştik. AKM’nin karşısındaki viyadüğün altına sotelenmiş öpüşmeye başlamıştık. Bu nasıl bir arzu, nasıl bir ihtiras, dudaklarımızı kemiriyor, dillerimiz yılan gibi dans ediyordu ağızlarımızın içinde. Tanrım, ben ne yapıyorum böyle, biz ne yapıyoruz? Yoldan geçen herkes bize bakıyor, aldırmıyoruz, birbirimizi yemeye devam ediyoruz yamyamlar gibi, yiyişiyoruz tam tabirle.
Yiyişme faslının ardından Küçükyalı durağına kadar kordondan yürüyoruz, nasıl mutluyuz ama anlatamıyoruz birbirimize. Oysa ben kasıklarımın ağrısından duramıyorum, salgılanan spermler basınç yapıyorlar ve “bizi dışarı fırlat” diye isyan ediyorlar bacaklarımın arasında, ellerinde devasa ağaç gövdesiyle sur kapısına yüklenen ve yıkmaya çalışan askerler gibiler. Onun bu durumdan haberi yok tabi, aşkın sersemliğini yaşamakta hala. Durağa gelen otobüslere binmiyor, bir sonraki, bir sonraki diye diye tutturuyor, bırakmıyor beni sarıldığı belimden, hava kararıyor resmen, saatler geçiyor, otobüsler geçiyor ama onun aşk sarhoşluğu ve benim kasık ağrım bi türlü geçmiyordu.
Çayımın son damlasını da yudumladıktan sonra o klasik kırmızı beyaz çay altlığına cebimden çıkan bütün madeni paraları bırakarak kalktım masadan, arkama bile bakmadan ve hala nereye gideceğimi bilmeden yürümeye başladım. Ayaklarımdaki iradesiz güç beni götürüyordu biyerlere ama bu gidişin gönülle hiçbir alakası yoktu, en büyük sıkıntım da buydu zaten.
Neyse ki sonunda sevgilimi evine gönderebilmiş ve ben de evime dönebilmiştim gecenin bir yarısı konaktan kalkan baykuşlarla. Eve gelirgelmez ağrılarımdan kurtulmak için gerekli olan icraatı yapmıştım. Bu rahatlığın üzerine güzel bi uyku çekilirdi işte ve ben biliyorum ki dünyadaki bütün erkekler bu anda hiç bişey düşünemezler, dünya yıkılsa kılları kıpırdamazdı..
Hala yürüyorum, bacaklarım orantısız adımlar atıyor, sanki yarış atlarının iksiri enjekte edilmiş bacak kaslarıma, yardırıyorum bildiğin, ne acelem varsa? Nereye yetişeceksem işte? Buca’nın çıkışına geldiğimde küçük bir parkta banka oturup, ne yapıyorum ben ya, diye düşünesim geliyor, adımlarım yavaşlıyor ama tam duracakken karar değiştirip tekrar devam ediyorum su kemerlerinin bulunduğu köprüye doğru..
Konu nerden açıldıysa işte, ailelerle tanışmanın bir ilişkiye ne kadar da güven verici olduğu hakkında muhabbetler edildi. Ailelerle tanışmanın ilk adımı ise annelerden başlıyordu. Tutturmasın mı şimdi de seni annemle tanıştırıcam diye.. – ya daha erken değil mi? – neyse ya tamam, istemiyosan tanışma, zaten senin ne düşüncelerde olduğunun farkındayım. – ne düşüncelerdeymişim? – ciddi düşünmüyorsun benimle. – yahu saçmalama, her seferinde bunu mu söyleyeceksin bana, tamam tanışıcam da hemen tanıştırayım deyince kendimi hazır hissetmedim sadece. – ne varmış hazır hissetmeyecek, hem seni tanıştırınca daha rahat beraber olabilicez. – tamam ya tamam, hadi gidelim tanışalım. – şimdi mi? – kalk hadi gidiyoruz, bi daha bu kadar kararlı olmayabilirim, bence bu fırsatı kaçırma.
Bu tavrımın ardından yüzünde yarı şaşkın yarı mutlu bir ifade oluştu, ne diyeceğini bilemedi. Sadece elimden tuttu ve durağa gittik. Otobüse bindik, otobüste annesini arayarak evin önüne çağırdı. Hava kararmıştı, çifte selviler durağında indik. Hemen karşımızdaki avm’lere çıkan sokağa girdik, aşağı doğru yürüdük. Birkaç ev geçtikten sonra sokak lambasının altında bizi bekleyen bir kadın belirdi. Kız, o kadının yanına gidip konuşmaya başlayınca onun annesi olduğunu anladım. Biraz sonra ikisi beraber yanıma geldi, ayaküstü tanıştık, eğer evde babası olmasaymış, yemeğe de gelebilirmişim ama önce bi kendisi konuşup durumu babalarına bildirmeleri gerekiyormuş, sonra bilahare beni özel olarak yemeğe davet edeceklermiş. Vedalaşıp, ayrıldık..
Su kemerlerini geçtim, yağhaneler, eşref paşa derken varyant-iki çeşmelik ayrımına kadar gelmişim. Körfez manzarasını gördüğüm zaman kendime geldim, oradaki yol kenarında küçük parkta bir banka oturdum ve dinlenmeye başladım. Ya da ben öyle sanıyordum, vücudum bir kat dinlense beynim beş kat daha yoruluyordu. Düşünmekten, düşüncelerden beynim zonkluyordu. Anladım ki beynimin ve vücudumun bir arada dinlenmesine olanak yoktu, öyleyse kalkıp yürümeye devam etmeliydim, öyle de yaptım. Biraz daha vücudum yorulmaya devam etmeli ve beynim dinlenmeliydi, iki çeşmelik yokuşundan spotçuların önündeki ikinci el eşyalara çarpmadan aşağı doğru sallandım, Çankaya kavşağına kadar hiç bi şey düşünmedim.
Bir sosyal medya sitesinde olan ancak uzun zamandır kullanmadığım fakat kapatmayı da unuttuğum, yine de google’da arayınca ekrana çıkan önemsiz bir üyeliğim için telefonda tartıştık, ya da o tek başına tartışma yarattı, ben sadece dinledim ve kısa öz cümlelerle durumu izah etmeye çalıştım. Ertesi gün buluşarak bu konuyu yüz yüze konuşup kapatma kararı aldık. Onu asansöre götürdüm, muhteşem körfez manzarasını izlemek bana çok iyi gelmiş, bu saçmalıklar yerine kafamda çok daha başka düşünceler yer almıştı. Ne konuşacağımızı bile unutmuştum, zaten evden çıktığım andan itibaren bile bu saçmalıkları konuşmak istemiyor, ne yapsam da üstünü örtbas etsem diye düşünüp duruyordum. Zira konuşulacak, tartışılacak hiç bir şey yoktu, benim söyleyebileceğim tek kelime bile yoktu bu konuda. Belki o da bu muhteşem manzarada aklına daha başka güzellikler getirir diye umut etmiştim ama yanıldığımı anlamam hiç de geç olmadı. Rahatsız edici tonlarda ve tavırlarda ‘hadi anlatsana’ diye tutturması beni çileden çıkarmıştı. Ne yapsam, ne desem de üstelemeye devam etti, sonuç olarak onu orda bırakmak zorunda kaldım, kaçar gibi asansörden indim, Dario Moreno sokağından çıktım ve Konağa doğru arkama bile bakmadan hızlı adımlar atmaya başladım.
Karnım acıkmıştı ancak canım hala hiçbir şey yemek istemiyordu. İki bardak çayla nereye kadar dayanabilirim diye düşündüm, zorla da olsa bir şey yemeliyim, o kadar yürüyor enerji sarf ediyordum. Bir yerlerde aniden gözüm kararır, düşüp kalırım diye korktum. Gözüme simit tezgahı ilişti, İzmirli deyişiyle bir gevrek aldım ve köpeğin kemikle oynadığı gibi kemirmeye başladım. Bir elim cebimde, diğer elimde simit, kemirerek Hilton’a doğru yürümeye devam ettim.
Konak’ta bir arkadaşımla buluşmuştum, pasajda bir kafeye oturmuş çay içip muhabbet ediyorduk. O aralar tiyatro işlerim de çok yoğun tempoda ilerliyordu. Sonuç da benim bulunduğum bir masada tiyatro muhabbeti açıldı mı, hele ki karşımda da tiyatroya yabancı olmayan biri varsa beni susturabilene aşk olsundu o zamanlar. Shakespeare’den girip Çehov’dan çıkar, Bertold Brecth üzerine derin tezler üretirdim. Her zaman komik anılarımızı hatırlatan, oluşan ciddi havayı gülümseten bir hoşlukla bitirmemizi sağlayan doğaçlama tiyatroyu ve Agusto Boal’ı da kapanışa saklardım. Bu sefer henüz kapanışa gelememiştim ki telefonum çaldı. Kız hüngür hüngür ağlayarak beni yanına çağırıyordu. – nerdesin, çok kötüyüm çabuk gel! – konaktayım, sen nerdesin? – güzel yalı’da, köprünün sol tarafına doğru yürüyünce göreceksin – otur sen bi yere, geliyorum hemen – tamam çabuk gel! – ağlama hadi, geliyorum yavrum.
Geldiğimde kendisini toparlamış, biraz da ders almış bir şekilde gördüm. Karşımda baya olgunlaşmış bir kadın vardı sanki, yaptığı saçmalığı kabul ediyor, özür diliyor, bir daha böyle bişey yapmayacağını söylüyor ve af diliyordu. Bu güzel tavır karşısında ona sarılıp öpmekten başka ne yapabilirdim ki? İlk defa orada bu ilişkinin istediğim şekilde yoluna girebileceğini hissettim. Hoşuma gitmişti bu konuşma, bunu kutlamak için oradan kalkıp bir bara girdik. Bir şişe biranın daha yarısına gelmeden gözbebeklerinin odaklanma zorluğu çektiğini gördüm. Bir sorun olup olmadığını sordum, -yok dedi. Daha önce birkaç kez çok içemediğini, hemen sarhoş olduğunu ve amaçsızca gülmeye başladığını, anne ve babasının onu susturmakta çok zorlandığını söylemişti ama ben böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığım için bana pek inandırıcı gelmemişti. Şimdi ise bu sözleri kafamın içinde endişe verici şekilde uçuşmaya başlamıştı. Birkaç yudum daha aldı, dili peltekleşmeye ve kafası masanın üzerinde önüne düşmeye başlamıştı bile. Bu sırada tuvalete gitmek istediğini ancak ayağa kalkamayacağını söyledi. –bana yardım eder misin? galiba çok sarhoş oldum. Gülsem mi ağlasam mı sinirlensem mi iğrensem mi bilemiyordum en iyisi boş vermek dedim ve dişlerimi sıkarak – nasıl sarhoş olabilirsin daha şişenin yarısı duruyor, benimle dalga geçmiyorsun değil mi? – valla geçmiyorum, ayakta duracak halim yok, düşerim kesin, koluma gir, çok çişim geldi, buraya yapıcam yoksa.. dediğini yapmak zorunda kaldım, mekanda o saatte bizden başka kimse olmadığını, diğer beş altı kişinin orada çalışan elemanlar olduğunu ayağa kalkınca anladım. Hepsinin gözü bizim üzerimizdeydi, kadınlar tuvaletinin önünde bir çalışan herhalde yanlış bir şey anlamış olacak ki, beni uyarma gereği hisset.- beyefendi siz giremezsiniz, - ama çok kötü durumda yardım etmek zorundayım, - yasak beyefendi, lütfen – sandığınız gibi bir durum değil, benim kız arkadaşım kendisi, sadece biraz rahatsız, - geçmiş olsun ama çıkana kaar burada bekleyin lütfen – pekala kardeşim pekala.. ben elemanla tartışırken kız çoktan girmişti bile içeri. Kapıda uzun bir süre bekleyip telaşlandım, etrafı kolaçan edip içeri daldım. Lavaboya yaslanmış halde bulduğum kızı dışarı çıkardım, o rezil halde masaya kadar götürdüm, ceketini giydirdim ve oturttum. O otururken hesabı ödedim, geri dönüp kızın koluna girdim ve mekandan arkamızda bize şaşkınlıkla bakan dört beş kişi bırakarak çıktım. Bakkaldan bir şişe soda aldım, sahile çıktık. Denizin kenarına oturduk ve zorla sodayı içirmeye çalıştım. Ayılması gerekiyordu, çünkü her an annesi telefon edebilirdi ve ben durumu ona açıklayabilecek halde hissetmiyordum kendimi.
Sevgi yoluna geldiğimde çok susadığımı fark ettim. Neredeyse dilim damağım kurumuştu, kitapçılara ve gümüşçülere bakarak sokağın sonuna geldim, bir palmiyenin dibine oturup soluklanayım dedim. Biraz sonra, ‘buz gibi turşuuuu..’ diye bir ses belirdi yanımda. Buz, kelimesinden olucak hemen refleksle kalktım ve bir bardak turşu suyu aldım. O susuzluk içtepisiye bir dikişte içiverdim ama içimin nasıl yandığını bir bana sorun hele? Susuzluğum saniyeler içerisinde beş katına çıkıverdi. Yana yakıla en yakındaki büfeye koşup soğuk olduğuna bakmaksızın bir küçük pet şişe su aldım ve daha parasını bile ödemeden açıp içiverdim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


