Gece bitti, kabus geçti ve bulanık dere duruldu
Ağlayan bebelere meme verip susturuldu
Üşümek yok artık güneş çıktı
Bütün vücudumu ısıttı
İştahım öyle bi açıldı ki,
Kahvaltı da bi kuş sütü eksikti..
Pencereden giren ışık çay bardağında yansıyor
Tereyağlı bal bir dilim ekmekle keyif çatıyor
Burnum bu güzel kokuyu artık daha iyi alıyor
Ve çaylar tazeleniyor,
Demli olsun lütfen..
Ulaş Tuzak
17 Nisan 2012 Salı
16 Nisan 2012 Pazartesi
Gökten Düşen Elma ve Aşkın Dayanılmaz Ağırlığı
Eninde sonunda beni baştan çıkarıp kendine aşık etmeyi başaran şeytan kılıklı bir kadın vardı peşimde. Aşktan kaçmaya çalıştıkça beni ağlarıyla sarıp sarmalayan ve esir eden, zehirli bir örümcek iç güdüsüyle hareket ediyordu. Zehirli dişini etime geçirdiğindeyse artık çok geçti, alıkoyulmuş bir esirdim artık. Kaçınılmaz olan şeyin tadını çıkarmaya karar verdim nihayet. Anılara daldım gittim böylece..
Bazen gündüzü karartan bi şeytan,karabasan,öcü idi; bazen de geceyi aydınlatan bi melekti, aydı, yakamozdu.. Dolunay zamanı kabaran denizin dalgaları gibi bişeyler kabartırdı içimde. Suyun gelgitleri bende de etkili oluyordu sanki. Kanımdaki çekilme ve yükselme hep bu ay tanrıçasının gelişi ve gidişiyle ilgiliydi..
Havası açık bir gece, gökyüzünde kayan yıldız sonrası dilenen bi dilekti onu hayatıma çağırışım. Masallardaki gökten düşen elmalardan biri gibi düştü başıma. Şişkinliği geçmeden başımın daha, şaşkınlığı henüz üzerimden atamadan oldu bitti her şey. Bocalama olsa gerek herhalde. Uğuşturucu bi madde gibi kanımda dolaşırken aşkın sarhoşluğunu yaşıyordum ama bencilce. Her kafası güzelin yaptığı gibi tek başıma gitmek istedim cennetin huri dolu bahçesine. Tanrı’nın bana olan lütfuydu belki de ve ben bu jest sonrasında rahavete kapıldım sanırım. Bişeye -ne kadar değerli de olsa- bişeye kolayca sahip olmanın değersizliğini hissettim, hor kullandım, sıkıldım herzaman herşeyden olduğu gibi..
Bir ısırık aldığım elmayı koydum masanın bi kenarına, üzerine peçete örttüm sinek konmasın diye. Tabiki Nazımın dediği gibi, elmanın seni sevmesi gerekmez sen elmayı seviyorsun diye. Ama sen onu sevsen de sevmesen de o senindir artık, ısırmışsın yarım bırakmışsın bikere. Çoktan çürümeye başlamıştır bile, çünkü ısırıldığı yerden kararmaya başlar hemen her elma..
Akabindeki her gece dua ettim Tanrı’ya beni elmaya aşık etsin diye. Yalvarışlarımı birgün kabul edeceğini biliyordum, hiç pes etmedim, küsmedim de Tanrı’ya. Özellikle de ay büyürken hiç uyuyamadım tıpkı Necati Cumalı gibi..
Elmanın kokusu burnuma kadar gelmeye başlayınca anladım duamın kabul olduğunu. Özellikle de dilimin peltekleştiğinden ve yine yazıya vurduğumdan kendimi. Herkesten uzaklaşıp yalnızlığa çekilmem bundandır işte. Fakat bu yalnızlıkta içimdeki boşluğa aşkın dayanılmaz ağırlığı çöktü, korkunç bir acı ve yitirmişliğin sancısı istiflenmeye başladı. Melankolizmin doruklarına kadar tırmandım adeta ve oradan bıraktım kendimi Tanrı’nın merhametli kollarına. Adem gibi derbeder, perperişandım şeytana kandığım için, tövbeler ediyordum elmayı ısırdığıma ve yine yalvarıyordum kovulduğum cennete tekrar girmek için Tanrı’ya..
Ulaş Tuzak
12 Nisan 2012 Perşembe
Mangal Gönüllü Aşık
Aşktan ağzımız yandı çünkü ateşte pişirmeye çalıştık, bilemedik.. Oysa kebabın en güzeli; ateşi bitmiş külde, aşkın en güzeli de; alevi gitmiş gönülde pişermiş. Cahildik, cüheylanın önde gideniydik hemde. Büyük sözü dinlemedik, delikanlıydık ya.. Sevişirken mercimeği fırında unutacağımızı akıl edemedik, bok ettik herşeyi. Nefsimize yenik düştük, zayıf irademizin kurbanı olduk. Sonra utandık, söyleyemedik birbirmize yediğimiz haltları, sustuk.. Yüzümüze vuramadık ikimizde, yüzleşemedik.. Kavgacı değildik ki biz, sevmezdik kavga etmeyi. Ama sağlam küserdik, trip manyağıydık, konuşmazdık uzun süre. Sonra zamana bıraktık belki söner diye, bitip gider dedik kendimizce bu hatıralar, kaybolur.. Ama dayanamadık, sabredemedik, bikez daha iradesiz davrandık. Elimize bi çomak alıp eşeledik, dürtükledik soğuyan mangalın kömürünü. Bi taraftan birimiz yelledi bi taraftan diğerimiz üfledi, küllenen ateşi körükledik, kora çevirdik beraberce. Tam ellerimizi kavuşturuyorduk ki birimiz korktu tekrar yanmaktan, panikledi – ah şu panik atağı- ve getirip bi kova suyu boşaltıverdi üstümüze gitti. Ben ise söndürememiştim, soğumaya bırakmıştım sadece ağzımız yanmasın diye. Kıyamamışım meğer, ki o yelleyince ben de üfleyiverdim hemen tetikte beklermişçesine, ne de çok özlemişim onun sıcaklığını. Ne de güzel olucaktı oysa kor ateşinde aşkımız. Gönlümüzün yağları cızırdayarak eriyicek, o müthiş kokuyla iştahımız açılacaktı. Bu kez daha tatlı daha bir iştahlı sevişecektik, tadının kaldığı damağımız yanmayacaktı bu sefer. Ama olmadı, düşlerde kaldı bu hikaye, sonu gelmedi, oyuncu gitti ve yönetmen filmi çekemedi. Acı acı üşüyorum, tir tir titriyorum, soğuk iliklerime kadar işliyor şimdi söndürdüğü mangalın başında. Dumanı çıkıyor ıslak kömürlerin ve yanık kokusu hala burnumda tütüyor sevgilimin..
Ulaş Tuzak
22 Mart 2012 Perşembe
saçma zaman şeyler
şu tohumlarını saçma dürtüsü ne kadar da saçma değil mi? ya da bir bakış açısı benimkisi.. belki de saçma olan başka şeyler var, örneğin tersinden bakarsak
bu dürtüyü sınırlandıran kurallar saçma görünebilir. yaradılışta bir sorun yoksa (ki bence yok) yaşayışta bir sorun olduğu aşikar. şöyle bir etrafımıza
bakalım, yani insanlardan uzaklaşıp doğaya doğru.. hep doğayı kendine benzetmeye çalışır insanoğlu, neden kendini doğaya benzetmeye çalışmaz? hayvanları
konuşturur, sebze, meyvelere göz ve ağız çizerler, eşyaların ruhları olduğunu düşünenler bile var. her neyse, her bahar bulutlar kaçışıp ta güneş ışınları
yer yüzüne dik açıda ulaştığında ve sıcaklığın belirgin bir seviyede artışı hissedildiğinde bir kıpırdama başlar canlılarda. önce toprak başlar içindeki
güzellikleri ortaya çıkarmaya, sanki görünmez bir ressam eli çaktırmadan işliyormuşçasına fırçayı tualin üstüne. papatyalar halay çekmeye başlar adeta
nevruz kutlar gibi.. kuru dallar yapraklanır, çiçek açar ağaçlar kuş yavrularının cıvıltısında. lodos alır polenleri bir postacı edasıyla adrese teslim
eder gibi dağıtır tek tek çiçeklere.. kediler yakalambaç oynamaya başlar, köpekler umarsıca ulu orta koklaşır ve horozlar tavukları enseledikten sonra
kanatlarını gerinerek efe gibi dolaşmaya başlar ortalıkta..
peki doğa hiç bir hukuk bilmeksizin, asırlardır süregelen bu aksiyon filminin devamını çekmekte bu kadar basit çalışırken, neden insanlar çekeceği basit bir
kısafilmin senaryosunu yazmakta bile bu kadar zorlanırlar? nedir bu korku, tedirginlik, endişe, panik ve kararsızlık? içgüdülere yapılan bu eziyet niye?
saçma sapan kurallarla akan nehrin önüne set çekmek niye? herşeyi geçelim, kendimize yaptığımız bu haksızlık niye?
tamam herşeyi insanlaştırdık, yeri geldi tanrıyı bile.. ona kitap yazdırdık, kendi yarattığı tüm canlıları serbest bıraktık ta bir tek insanlara kurallar
koyduğunu söyledik. sürekli bir doğadan kendimizi soyutlayış ve kendimizi üstün görme egosuna kapıldık. ne de olsa yarı tanrıydık. dünyadaki diğer bütün
canlılardan akıllıydık ve onları irademizle kontrol ediyorduk öyle değil mi? ama gelgelelim konu kendimiz olunca bir sürü ideoloji ve felsefe ürettik. biz
insan olarak basit olamazdık, bunu kabul edemezdik ve hala edemiyoruz da. hep zor olanı seçtik, önce kendimizi zorlaştırdık sonra da hayatı. dünyayı
kendimize zindan etmeyi başardık sonunda..
geri dönüşü yok mu bunun? bu zindandan bir çıkış, bi kurtuluş yolu yok mu? bence var.. hem de o kadr basit ki herşey gözümüzün önünde. görmek istemiyoruz
sadece. bu kadar basit olduğuna inanmıyoruz. hani basit sorular karşısında afallarız ya sınavlarda, bu kadar da basit olamaz der düşünür dururuz acaba
aldatmaca bunun neresinde diye. yahu doğa şeytan değil ki insanı aldatsın. şeytanlık insanın kafasında var. o güzelim rengarenk çiçeklerde, o sallanan
yapraklarda, cıvıl cıvıl öten kuşlarda, martılarda, kedi köpek ve balıklarda olabilir mi şeytan sizce? yani olsa olsa insan doğayı aldatabilir ve işin
gerçeği de budur. o doğa döngüsünün en önemli zincirlerinden bir tanesi olan insan ırkının dengesini bile bozduğunun farkında olmayan biz çok zeki
insanlar, bir ideolojiye zincirleyip kendimizi körelmeye mahkum etmiş durumdayız. köleleşmişiz, kendimize efendiler yaratıp bizi süründürmelerine izin
vermişiz.
en başta tersinden bakarsak demiştim olaya yani doğayı insanlaştırmak yerine insanı doğalaştırırsak ne olur? kendi yarattığımız duvarları, zincirleri
kırıp içinde hapsolduğumuz zindanlardan kurutlmayı başarabilir miyiz? herşeyi denedik bi de bunu deneyelim ne çıkar.. şimdi bu bahar biz de güneşin
başımıza vuran ışıklarıyla aydınlansak, önce bi doğayı görsek olanları farketsek sonra bi kendimize baksak, sorgulasak, eleştirsek. ardından birbirimize
baksak, tüm yargıları unutup güzelliğimizi farketsek, gülümsesek ve el ele tutuşsak. dürtülerimizi esir etmesek te onları serbest bıraksak ve öpüşsek,
sevişsek tıpkı tüm doğanın yaptığı gibi.. doğal olmaktan korkmasak, bikez olsun 'insan gibi ol' demesek kendimize..
Ulaş Tuzak
22/3/12
bu dürtüyü sınırlandıran kurallar saçma görünebilir. yaradılışta bir sorun yoksa (ki bence yok) yaşayışta bir sorun olduğu aşikar. şöyle bir etrafımıza
bakalım, yani insanlardan uzaklaşıp doğaya doğru.. hep doğayı kendine benzetmeye çalışır insanoğlu, neden kendini doğaya benzetmeye çalışmaz? hayvanları
konuşturur, sebze, meyvelere göz ve ağız çizerler, eşyaların ruhları olduğunu düşünenler bile var. her neyse, her bahar bulutlar kaçışıp ta güneş ışınları
yer yüzüne dik açıda ulaştığında ve sıcaklığın belirgin bir seviyede artışı hissedildiğinde bir kıpırdama başlar canlılarda. önce toprak başlar içindeki
güzellikleri ortaya çıkarmaya, sanki görünmez bir ressam eli çaktırmadan işliyormuşçasına fırçayı tualin üstüne. papatyalar halay çekmeye başlar adeta
nevruz kutlar gibi.. kuru dallar yapraklanır, çiçek açar ağaçlar kuş yavrularının cıvıltısında. lodos alır polenleri bir postacı edasıyla adrese teslim
eder gibi dağıtır tek tek çiçeklere.. kediler yakalambaç oynamaya başlar, köpekler umarsıca ulu orta koklaşır ve horozlar tavukları enseledikten sonra
kanatlarını gerinerek efe gibi dolaşmaya başlar ortalıkta..
peki doğa hiç bir hukuk bilmeksizin, asırlardır süregelen bu aksiyon filminin devamını çekmekte bu kadar basit çalışırken, neden insanlar çekeceği basit bir
kısafilmin senaryosunu yazmakta bile bu kadar zorlanırlar? nedir bu korku, tedirginlik, endişe, panik ve kararsızlık? içgüdülere yapılan bu eziyet niye?
saçma sapan kurallarla akan nehrin önüne set çekmek niye? herşeyi geçelim, kendimize yaptığımız bu haksızlık niye?
tamam herşeyi insanlaştırdık, yeri geldi tanrıyı bile.. ona kitap yazdırdık, kendi yarattığı tüm canlıları serbest bıraktık ta bir tek insanlara kurallar
koyduğunu söyledik. sürekli bir doğadan kendimizi soyutlayış ve kendimizi üstün görme egosuna kapıldık. ne de olsa yarı tanrıydık. dünyadaki diğer bütün
canlılardan akıllıydık ve onları irademizle kontrol ediyorduk öyle değil mi? ama gelgelelim konu kendimiz olunca bir sürü ideoloji ve felsefe ürettik. biz
insan olarak basit olamazdık, bunu kabul edemezdik ve hala edemiyoruz da. hep zor olanı seçtik, önce kendimizi zorlaştırdık sonra da hayatı. dünyayı
kendimize zindan etmeyi başardık sonunda..
geri dönüşü yok mu bunun? bu zindandan bir çıkış, bi kurtuluş yolu yok mu? bence var.. hem de o kadr basit ki herşey gözümüzün önünde. görmek istemiyoruz
sadece. bu kadar basit olduğuna inanmıyoruz. hani basit sorular karşısında afallarız ya sınavlarda, bu kadar da basit olamaz der düşünür dururuz acaba
aldatmaca bunun neresinde diye. yahu doğa şeytan değil ki insanı aldatsın. şeytanlık insanın kafasında var. o güzelim rengarenk çiçeklerde, o sallanan
yapraklarda, cıvıl cıvıl öten kuşlarda, martılarda, kedi köpek ve balıklarda olabilir mi şeytan sizce? yani olsa olsa insan doğayı aldatabilir ve işin
gerçeği de budur. o doğa döngüsünün en önemli zincirlerinden bir tanesi olan insan ırkının dengesini bile bozduğunun farkında olmayan biz çok zeki
insanlar, bir ideolojiye zincirleyip kendimizi körelmeye mahkum etmiş durumdayız. köleleşmişiz, kendimize efendiler yaratıp bizi süründürmelerine izin
vermişiz.
en başta tersinden bakarsak demiştim olaya yani doğayı insanlaştırmak yerine insanı doğalaştırırsak ne olur? kendi yarattığımız duvarları, zincirleri
kırıp içinde hapsolduğumuz zindanlardan kurutlmayı başarabilir miyiz? herşeyi denedik bi de bunu deneyelim ne çıkar.. şimdi bu bahar biz de güneşin
başımıza vuran ışıklarıyla aydınlansak, önce bi doğayı görsek olanları farketsek sonra bi kendimize baksak, sorgulasak, eleştirsek. ardından birbirimize
baksak, tüm yargıları unutup güzelliğimizi farketsek, gülümsesek ve el ele tutuşsak. dürtülerimizi esir etmesek te onları serbest bıraksak ve öpüşsek,
sevişsek tıpkı tüm doğanın yaptığı gibi.. doğal olmaktan korkmasak, bikez olsun 'insan gibi ol' demesek kendimize..
Ulaş Tuzak
22/3/12
21 Mart 2012 Çarşamba
us birikintisi
Bir şarkıda anlatmak kolay değil aşkı,
her seste bir yankı, her este bir anı var,
aldığım her nefeste aşka duyduğum bir heves,
ama her notada acı ve her tonda bir yalancı var..
Gece yarısı zaman üçü çeyrek geçiyor
ve kim bilir aklından ne düşünceler geçiyor,
biliyorum aklına yatmasa da
gönül kendinden geçiyor..
Batıda büyük pasparlak bir yıldız var
ve yanında da yine ondan biraz küçük
parlak bir yıldız daha..
Her gecenin yarısında kendi yarımı düşünürüm..
İçkinin tesiri geçince kinin esiri oluyorum..
En sevdiğim kafa şarap kafası,
en nefret ettiğim kafa arap kafası..
Ya hayal ettiğin yerde ol
ya hayal etmeye devam et..
Riyakar olacağıma günahkar olurum
ben güzelliğin uğruna..
Limon ağacına aşılanmış bir mandalina gibiydi aşkımız,
ne tam ekşi ne de tam tatlı,
mayhoş iki sevgiliydik biz..
Kaktüs bile çiçek açıyor ama sen hala dikenlisin..
Ulaş Tuzak
her seste bir yankı, her este bir anı var,
aldığım her nefeste aşka duyduğum bir heves,
ama her notada acı ve her tonda bir yalancı var..
Gece yarısı zaman üçü çeyrek geçiyor
ve kim bilir aklından ne düşünceler geçiyor,
biliyorum aklına yatmasa da
gönül kendinden geçiyor..
Batıda büyük pasparlak bir yıldız var
ve yanında da yine ondan biraz küçük
parlak bir yıldız daha..
Her gecenin yarısında kendi yarımı düşünürüm..
İçkinin tesiri geçince kinin esiri oluyorum..
En sevdiğim kafa şarap kafası,
en nefret ettiğim kafa arap kafası..
Ya hayal ettiğin yerde ol
ya hayal etmeye devam et..
Riyakar olacağıma günahkar olurum
ben güzelliğin uğruna..
Limon ağacına aşılanmış bir mandalina gibiydi aşkımız,
ne tam ekşi ne de tam tatlı,
mayhoş iki sevgiliydik biz..
Kaktüs bile çiçek açıyor ama sen hala dikenlisin..
Ulaş Tuzak
9 Mart 2012 Cuma
Rest
Vazgeç gönlüm sen bu aşktan, sana kıymet veren mi var? diyor Orhan baba o nadide şarkısında ama dinleyen kim.. kimse üzerine alınmak istemiyor, yani doğal olarak kimse aşkından vazgeçme cesareti demeyelim de aşkından vazgeçme iradesini gösteremiyor. Zayıfız bu konuda, gerçekten zayıfız. Bunu laf olsun diye söylemiyorum hatta kendim için anlatıyorum bu kez.. kendimle dertleşiyorum çoğu zaman yaptığım gibi.. kim değer veriyor bu piyasada sana yada bana? Ne halin varsa gör, der gibi davranmıyorlar mı sence? Bence öyle.. o kadar aşağılık bakıyorlar ki gerçekten kendini değersiz hissediyorsun ve sen öyle hissettikçe onlar kendilerini daha da üstün görüyorlar. Bu bir amansız ego savaşı.. yıldırmaya dayalı kurulmuş bir sistem var ve ideolojileri her zaman umursamayarak saygın konumda olmaya çalışmak. Peki ya karşılarına bu blöfü görüp te rest çekebilen güçlü irade sahibi kişiler çıkarsa birgün, o zaman ne halt edicekler? Şimdiye kadar bu deli cesaretini gösterip te bunlara geri adım attırmayı başaran biri olmadığından sistem bu halde olabilir mi? ya da gerçekten bazıları çıkıp ta buna yeltenmeyi denemişler de başarısız mı olmuşlar? Olsun, her başarısızlığın sonrasında yapılması gereken şey başarma adına tekrar denemek değil midir? Bir gönüllü yok mu aramızda, ben varım öyleyse.. rest çekiyorum ulan, restttt.. vazgeçtim işte, gidiyorum..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)