KİTAB-I AŞK
ULAŞ TUZAK
-1-
-Girizgah-
Sahip olduğumuz bütün duyguların anası aşktır. Bütün duygular aşk sayesinde varlar ve aşktan türemişlerdir. Eğer aşk olmasaydı bizler makinadan farksız olurduk.
Kızıyorsak, olumsuzluğa, olumluya aşkımızdan.. ağlıyorsak keza, özlüyorsak zaten aşkımızdan, kıskanıyorsak ta aşkımızdan.. Acı çekiyorsak, heyecanlanıyorsak, korkuyorsak hep yaşama aşık olduğumuzdan..Hayata gülen gözlerle bazen umutla bakabiliyorsak hep aşk sayesinde. Hırslanıyorsak başarısızlıklar karşısında, bu da başarma aşkından geliyor demektir. Bir karar veriyorsak seçenekler karşımıza geldiğinde, tercihimizi biz hep aşktan yana kullanıyoruz, çünkü aşksız hiçbir duygunun önemi yok.
İzlediğimiz ya da en çok izlenen filmlere baktığımızda o filmlerin neden en çok izlendiği alenidir. Hepsi de aşkı anlatır, hepsinin özünde aşk vardır zaten. Bütün duygular aşktan doğmadır, aşksız olanlar kurgudan ibarettir. Aşk Tanrı’nın insana lütfudur. İnsan aşık olduğunda yaptığı şeyden keyf alır, aşk kafasıyla yaşadığında mutluluğun gerçek resmini görebilir ancak..
-Aşk ve Para-
Parayla saadet olabilir mi? Olur elbet, biyere kadar parayla her istediğinizi yapabilirsiniz. Yer, içer, gezer, eğlenirsiniz. İstediğinize istediğiniz kadar istediğiniz hediyeleri alabilir, mutlu edebilirsiniz onları. Hava atabilir, şov yapabilir, bazen abartıp görgüsüzlük bile yapabilirsiniz ve hep haklı gösterilirsiniz büyük çoğunluk tarafından. Çünkü para güçtür ve bu güce boyun eğen itaat eden çok yaltakçı vardır. Bunların amacı bir nebze olsa da nemalanmaktır ama nafile..
Her neyse söz konusu olan para her kapıyı açmakta oldukça hamarat bir nesnedir. Her türlü olanak hizmetinizdedir onunlaysanız. Ama ta ki aradığınız saf, temiz, gerçek bir aşk ise o zaman trilyonlarınız birer tuvalet kağıdından farksız olacaktır. Çünkü bahsettiğim hisleri elde etmek için maddi servetten çok daha fazlasına, maneviyata sahip olmanız ve bunu çok iyi kullanabilmeniz gerekmektedir..
Karşınızdakini, önce aşık olduğunuza değil, aşkın varlığına inandıracaksınız, sonra onun bu varlığa ihtiyacı olduğunu gösterecek ardından aşkınızı ilan edeceksiniz. Tabi bunu ne kadar anlatsam da belirli bir tekniği ya da kuralı yoktur. Fakat kişi her durumda yeteneğinin sınırlarını zorlamalıdır. Kaldı ki en son koz para olarak kullanılabilir.
Evet çoğu insan paranın gücü karşısında, hayranlığını gizleyemez ve karşı koyulmaz bir çekicilikle geçici aşk yaşayabilir. Bunlara hemen aldanmamak lazım. Boş verip denemeye kalkanların çok geçmeden pişman olacaklarına adım kadar emin olduğumu söylemek isterim.
Türk filmlerinde çoğumuz izlemişizdir. Zengin olduğu için en güzel kıza sahip olabileceğini düşünür baş karakterlerden biri. Diğer taraftan da o kızın pek te zengin olmayan orta direk bir sevgilisi vardır. Ailesi bu ilişkiyi onaylamamakta ve bu yüzden baskıyla zengin adamla evlenmesi zorlanmaktadır..
Bu filmin devamını anlatmama gerek yok sanırım, hepimiz biliyoruz zaten felaketleri. O yüzden Aşk ve Para olguları arasında her ne kadar pozitif bir ilişki varmış gibi görünse de aslında hiçbir ilgisi yoktur aşk’ın para ile..
Eğer ortada bir aşk varsa o paraya olan aşktır. Diğer etkene ise sadece hoşlanma denir. Aşık olduğu maddeye sahip olan kişiden genelde hoşlanılır. Ben buna amaçları için bişeye katlanma diyorum.
Düşünün, aşık olduğumuz bir kişinin ailesini tanıdığınızda onlardan sadece hoşlanırsınız ya da en yakın arkadaşından. Çünkü onları reddetmeniz demek, aşık olduğunuz kişinin size olan sadakatini riske atmanız olabilir. Bütün bu etkenleri beyin saniyeler içinde çözüme kavuşturabiliyor bize fark ettirmeden..
14.10.10 / 22:55
-2-
-Aşk ve Geceler-
Duyguların çoğunluğunun olduğu gibi aşkın da en yoğununun yaşandığı an gecelerdir. En derin acılar ya da en derin coşkular geceleri hissedilir sevgiliye karşı. Sevdiğimiz yanımızda ise coşku, yoksa acı çekilir hep. Yine yar yanımızda ise geceler hiç bitmesin, yoksa gelmesin isteriz..
Bir izolasyon malzemesi gibi duyguları hapseder gece. Bize de bu duygu kafesinde baskı yapar sabaha kadar. O yüzden geceyi geçirmeden evvel duygu kontrolü yapmalı ve çok dikkat etmeliyiz, hangi ruh hali ile gireceğimize yatağa..
Ah aşk, ey aşk, vay aşk, oh aşk.. sen ne değişik şekillerde tabir edilirsin geceleri. Kişiden kişiye, evden eve, şehirden şehre, ülkeden ülkeye değişirsin de hissettiklerin, yaşattıkların, yangının külün, sözlerin her yerde aynı kalır..
Bu gece de diğer geceler kadar ıssız ve anlamsız. Çünkü geceme anlam katan duygu aşksız. İçimi ısıtan aşk kaybolmuş bu gece. Buz gibi oluyorum, kanım çekilmiş gibi, dudaklarım ve ayaklarım morarıyor bu gece. Aşk yoksa bu gece zor geçecek yine..
Buhran buhran daralıyor içim, beynimin içinde birdir bir oynuyorlar. Anlaşılan yine uyku yok bu gece. Anlaşılan tek dostumuz yine karabasan bu gece..
16.10.10 / 00:27
-Aşksız Adam-
Bu sabah ta aşkı göremedim koynumda. Bir düşten bile ibaret değil artık, çok uzaklarda gibi, koşsan da nafile..
Aşk olmayınca hiç te keyfim olmuyor ki, ne yemekten ne içmekten keyif alabiliyorum. Aşk olmayınca meşk te olmuyor, işte en çok ta ona yanıyorum ben..
Aşık gözlerle bakmayı özledim hayata. Aşk gözlüğünü özledim. Baktığım her yerde pırıltılar, güzellikler, mutluluk esintileri görmek istiyorum. Yine içim içime sığmasın, tatlı talı, şekerli şekerli heyecan salgılasın vücuduma..
İstesem de olamıyorum aşık, yeteneklerimi mi kaybettim acaba? Yoksa aşkta aradığım hala mantık mı? Sanırım hala mantık süzgecimi kırabilecek bir güzellik görmedim. Öyle biri çıktığında karşıma, ben de bulutların üzerine çıkacağım ve oradan bakacağım hayata..
Yükselmek, uçmak, semada özgürce dolaşmak istiyorum. Bunun için ihtiyacım var sana ey aşk. Nerelerde isen estir de gel bul beni. Açtım kalbimin kapılarını ardına kadar, o eşsiz endamınla gir içeri.
Ey ölüyü dirilten, hastayı iyileştiren, çirkini güzel, kötüyü iyi, fakiri zengin yapan aşk.. ne olur yalvarırım beni de mahrum bırakma artık sensizlikten.
17.10.10 / 11.01
-3-
-Aşk Bir Sudur-
Farklı anlaşılsa da ilk başta, anlatınca anlamında derin bir felsefe yattığını sizler de keşfedeceksiniz. Aşk bir sudur evet, su gibidir de diyebiliriz. Çünkü su gibi ihtiyaç duyarız biz bu duyguya. Nasıl ki içtiğimizde suyu serinliyorsak, nasıl ki içimiz ferahlıyorsa, nasıl oh çekiyorsak ta içeriden, işte aşkı içince de aynı duyguyu yaşıyoruz ta içeriden..
Peki en önemli olan nedir biliyor musunuz? Saf ve temiz aşkı içmek. El değmemiş membaa su gibi tıpkı. Çeşmeden akan suyu artık içmiyorsak, sürekli sokakta akan insanların arasından da önümüze gelene aşık olmamız beklenemez heralde.
Aşkı pınarında aramalı ve orada bulup içmeliyiz. Neresi peki bu aşkın pınarı? Aşkın pınarı kayıtsız şartsız göynümüzün aktığı yerdir. Kişiden kişiye değişir tabi bu yer ama görüntü aynıdır..Aşk bir su gibidir, varlığı canlılık verir, yokluğu kuraklık. Hayatın baharı, yeşilliği, mis kokulu çiçekleridir aşk. Bulutlar üzerinde uçuşan kırlangıçları, çiçekler üzerinde kıpraşan kelebekleri görebilmektir aşk. Cennetten bir bahçedir aslında, görebilirsen..
Eğer yoksa hayat zindan olur, kış olur, karanlık olur. Çöllerde kaybolmuş bedeviden farksız olur insan aşksız. Aşk bir sudur, içmeyen yoktur..
17.10.10 / 23:52
-Sanat Aşkı-
Aslında aşkın kendisidir sanat, hem de ta kendisi. Hani sanatta aşk var diyenler görmüşüzdür, onlar aşktaki sanatı görüp söylemişler bunu aslında.
Aşk bir sanat eseridir tanrının insan genlerine bahşettiği. Ne aşksız bir sanat olabilir, ne de sanatsız aşk. İkisi de birbirinin tamamlayıcısıdır. Birbirini doğurup üreten ve ilerlemesini, büyümesini sağlayan etkenlerdir aslında..
Aşk sanatını iyi icra eden çok az sanatçı vardır. Diğerleri sadece iyi birer reprodüksiyoncudurlar. Aşkı gerçek yaşayanlar sadece anlatabilirler gerçekten..
Hakikat, sanatçı ruhta gizlidir bu ruhta aşkta. Aşk olmazsa sanat olmaz, sanatsız aşk ta olmaz. Tanrı aşkı bahşetmeseydi insana sanat ta doğmazdı zaten.
Aşk en eski sanattır bilinen ve aşkı ilk keşfeden sanatçı yine ilk insan Adem. Yemeseydi elmayı aşık olamazdı Havva’ya.. aşkı gördü, aşkı tattı, aşkı hissetti..
Belki şeytana uydu diye düşünenler var ama Tanrı istemeseydi bunu, uydurmazdı Adem’i..
Aşk insana verilen en temel duygudur, en gerekli unsur yaşaması için insanın. Aşk uğruna dağları delen Ferhat, büyük sanatçılardan biridir tıpkı Mecnun gibi.
Ey aşk, ne görkemli bir tutkusun ki vazgeçilemiyorsun. Her dönem yeni sanatçılar yetişiyor sayende..
19.10.10 / 01:02
-4-
-Aşk ve Gurur-
Gurur yapmak bir insana hiçbir şey kazandırmaz. Sadece kendi içsel egosunu büyütür ki bu da iyi bir şey değildir. Özellikle aşkta en çok karşılaşılan olgu olan gurur, deliler gibi sevdiğimiz kişileri kaybetmemize neden olabilir eğer çok fazla esir altına alırsa bizi.
Bu bilinçle baktığımızda bir aşkta gurur yapmaya gerek olmadığını çok kolay anlayabiliriz. Aslında gururu da doğuran duygunun aşk olduğunu yine kolayca görebiliyoruz.
En başta dediğim gibi, aşk olmasaydı gurur da olamazdı tıpkı diğer duygular gibi..
Gururumu ayaklar altına alırım aşıksam eğer. Nedir ki gurur aşkın yanında. Ben aşkıma kavuşamazsam neyleyim gururu. Ne işime yarar benim gurur. Ben her şeye rağmen usanmam, yılmam hele ki konu sen isen hiç çekinmem söylerim seni sevdiğimi, güzelliğine hayran kalıp, geceler boyu düşündüğümü seni.
Neymiş gurur senin güzelliğinin yanında. Sen ki aşkın ta kendisisin fakat bende gururu doğuramadın. Şükürler olsun ki yendim o egolarımı. Artık açık açık ilan-ı aşk edebiliyorum güzelliklere senin gibi.
Ben güzel olan her şeye aşığım ve şuan en güzel sen varsın aklımda, gurursuzum ve aşığım..
20.10.10 / 00:54
-Aşk ve Nefret-
İnsan aşık olunca nefret etmeyi de öğreniyor farkında olmadan. Bunu aşkında problem yaşadığı anlarda anlıyor. Çünkü aşk dünyanın en değerli olgusu olduğundan onu kaybetme korkusu böyle bir koruma iç güdüsü geliştiriyor. İnsanın savunma mekanizması da bunu iç güdü ile hareket ediyor. Aşkı kaybettiren kişiye karşı en az aşk kadar kuvvetli derecede nefret duygusu besleniyor. Bu inanılmaz bir çaresizlik açığa çıkıyor ki, dışavurum dediğimiz bu evrede insan kendini de kaybedebiliyor bazen..
Biz aslında ya aşkı giydirdiğimiz kişiyi severiz ya da sevdiğimiz kişiye aşık olmaya çalışırız. İkisi de boktan bir durumdur. Çünkü insan aşık olduğunda istese de normal davranamaz. Aşık olmadığında da çok yapmacık olur. Yani aşk ve sevgi aynı anda olursa gerçek aşk olur ve bu da beraberinde nefret damlalarını biriktirmeye başlar gerektiğinde kullanmak içini..
Öylesine tutkulu bağlarla bağlar ki bizi aşk, kopmasını düşünmek bile bizi çılgına çevirir. Onu kaybetme korkusu bizde nefreti yavaş yavaş açığa çıkarmaya başlar.
Kimse ama kimse göze alamaz elde ettiği bir şeyi kaybetmeyi. Aslında her kaybımızda bir nefret duyarız fakat en güçlüsü hep aşk durumunda görülür. Kan davasında bile kanlı kanlıya bu kadar derin bir nefret duyamaz..
21.10.10 / 01:05
-5-
-Aşk ve İhanet-
Aşk nerden baksan aslında bir ihanettir desem sakın garipsemeyin. Çünkü aşık olan ihanet eder yalnızlığa. Kendi kendine geçen ucube günlere, acılara, sancılara ve karabasan gecelere ihanettir aşk. Bir de özgürlüğe ihanettir aşk, esir olmayı alenen kabul etmektir. Ama yine de kurtuluşa erişmenin umududur aşk.
Eski dostlara, arkadaşlıklarına da ihanet eder aşk, yüz çevirir, sırt döner unutur gider. Yeni gözdesi sevgilisidir, başka hiçbir şey görmez, istemez.
Tutku ile sıkı sıkı sarılınca romantik romantik duygulara teslim olunur ve yine ihanet edilir realist hayata. Romantizm pembe gözlük takar gözümüze, yanılırız ve kandırırız kendimizi, bu da kendimize ihanettir bir anlamda..
Aşk güzeldir, iyidir, hoştur amma velakin ihanetin ta kendisidir. İyice bakınca göreceksiniz ki aşk bizi kandırıyor, dalga geçiyor bizimle. Kendi özümüzden taviz verdikçe karakterimize ihanet ediyoruz.
Biz insanoğlu, aciz ve çaresiz aşk karşısında. Bütün yaşantımız boyunca hep onu düşleriz, onu isteriz hep peşinden koşarız elde etmek için aşkı. Fakat dediğim gibi fark edemiyoruz belki de biliyoruz, bilmemezlikten geliyoruz ihanetin ta kendisini..
26.10.10 / 00:29
-Aşk Olsun-
Yani şimdi durup dururken nerden çıktı bu da diyebilirsiniz. Ama bir büyük üstüne de bir tekila çaktınız mı o zaman anlayabilirsiniz beni ancak. Doğrusu çok güzel değil ama idare eder işte. Biraz daha artırırsak dozajı belki de tam kıvamına gelicek ama yine de bu da iş görecek nitelikte. Yazmaya katkısı oluyor ya ve gerçekten de bunu hissetirebiliyorsa okuyana, başarıya ulaşmış demektir.
Aşk olsun şimdi, bunlar söylenir mi böyle? Tek başına kafa güzel yazılır da, söylenir mi okuyana, ayıp ayıp.. Aman canım ne ayıbı, siz de okurken vurun kadehlerin, bardakların dibine işte. İlham olsun benim sözcüklerim sizlere.
Aşk olsun, gönlümüze dem olsun bu güzellikler. Hep dalgalansın, coştursun içimizi. Kafamız dönmeden göremiyoruz güzellikleri ve hoşnut edemiyoruz hayatımızı. Aslında hayat o kadar güzel ki görmesini bilene. Biz bakıp ta göremeyenlerdeniz genelde. Fakat bir görmeye başladık mı işte o zaman tadından yenmiyor zevklerin, sefaların..
Aşk olsun bir de gerçek aşk bulsun gönlümüzü. Aşk doldursun bütün boş yerlerimizi. Boşlukta psikolojimizi kaybetmişken, manik atakta depresyondayken, aşk, bizim ruhumuzun derinliklerinden gün yüzüne çıkarsın. Artık huzur gelsin hayatımıza yeni bir aşkla. Aşk olsun artık!
28.10.10 / 00:03
-6-
-Aşkın Ömrü-
Kimilerine göre aşk gelip geçicidir, kimilerine göre aşk kısa sürer, kimileri aşk hiç bitmez derken, bir kısım da aşk diye bir şey yok konusunda hem fikirdirler.
Önce aşkın varlığı konusunda bir şüphe duymaya gerek yok, bunu belirtmek istiyorum. Çünkü aşk kendisini her an her yerde göstermeye devam ediyor, göremeyenler ise kusuru kendisinde aramayı denesinler.
Aşkı tatma şansını yakalayan insanlar, genellikle o ilk zamanlardaki zevki hiç unutamazlar. O heyecanlı an beynin en belirgin yerlerinden birine kazınır ve sürekli hatırlanır. İşte bu sebepten dolayı olsa gerek ki, o anı yaşayamadığımız her anda, o hatıramızdaki coşkuyu canlandırıp ‘ne güzeldi aşk, keşke hiç bitmeseydi’ deriz. Oysa aşk değildir biten. Biten içimizdeki coşkudur, bunu fark etmek gerek her şeyden önce..
Aşk, insanda kendisini coşku ve karşı koyulmaz bir haz ile belli eder. Ta ki coşku azalıp yok olana ve içsel devinim bitene kadar. Kalbimizi tatlı tatlı attıran ve yaşadığımız her an ve nefes aldığımız her saniyeden keyif almamızı sağlayan, bize verdiği coşkuyla ayağımızı yerden kesip kanatlanıp uçtuğumuzu sandıran duyguya aşk diyoruz. Bu güzellik hiç bitmesin istiyoruz. Fakat her şeyin bir sebebi olduğu gibi, bu duygunun da bir salgılanması için bir coşku değişkeni, bir etkenin olması gerekiyor. Kimi zaman bir sevgili, kimi zaman bir doğa, kimi zaman da sadece bir düşünce neden olabiliyor bu değişkene.
Onu hatırlayıp, onunla beraber yaşadığımızı sandığımız ve halen keyfini sürdüğümüz sürece aşığızdır. Aşkın ömrünü sadece ve sadece biz biliriz, biz belirleriz ve biz karar veririz onu öldürüp öldürmemeye..
Ne kadar istersek, o kadar yaşar kalbimizde aşk. Tabi bir de kıymetini bilmemiz gerekiyor. O kadar değerlidir ki, kaybetmeyi göze alıp hatalar yaparsak, belki bir daha onu elde edemeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor.
İnsanların ömrünü Tanrımız bilir. İnsan da kalbindeki aşkın ömrünü bilir. İster bir anlık, ister kendi ömrü kadar, isterse de ömründen bile fazla sürebilir, tıpkı efsaneleşen aşklar gibi. Tabi ki arzu edilen hep o efsaneleşen ölümsüz aşklardır. Ancak o aşka erişmek hep Tanrı’nın lütfu olmuştur. Çünkü o aşk için fedakarlık gerekiyor, sabır gerekiyor. Tanrı en çok sabrı ödüllendiriyor.
Ne kadar sabrederse insan, Aşk’ın ömrünü de o kadar uzatır. Ne kadar kıymetini bilirse Tanrı’nın kendisine verdiği bu en değerli nimetin, o derece olasılığını artırır. Çünkü Tanrı her şeyi bilen, gören ve çokça bahşedendir..
29.10.10 /00:33
-Aşksız Tuzsuz-
Tadı tuzu yok hayatın aşksız olunca. Yaşanmıyor, keyfi çıkmıyor gönlünde çırpınan bir kelebek olmayınca. Hayat gizemli aşklarla dolu ama arayıp bulmak emek istiyor. Maceraperest biri arar bulur ancak ama ona da yazık değil mi? bu kadar işin gücün arasında nasıl zaman ayırsın o da? Emek dediğin nedir ki aşk uğruna harcanan.. Yeter ki aşk olsun, gönlümü dolduran, en azından dursun bir köşede gönlümün..
Şimdi o kadar aşksız tuzsuz geçiyor ki günler, ilham verecek sevgili yok göynümde. Hep aynı düşler, hep aynı hikaye, yetti artık sıkıldım rüyalardan. Fakat Tanrım diyor sabır et, sabırla gelecek istediklerin, sabırla vericem nimetlerimi sana..
Hem sabır et, hem dua et, hem de şükret ve ibadet et ki gelsin sana Tanrı’nın hikmeti.
Merhamet Ey Tanrım! Sabretmek dervişlere, ermişlere, yüce kişilere düşer, ben de ermiş mi oldum yoksa? Çünkü ne dervişim ne de yüce bir kişi.. Gerçi sen daha iyi bilirsin her şeyi..
Şükürler olsun ki yine de yaşıyoruz bugün de. Aşksız tuzsuz da olsa karnımız tok sırtımız pek yatıyoruz yatağımızda. Karnımız tok gönlümüz aç.. Sabrediyoruz, sabırda hayır var..
02.11.10 / 00:41
-7-
-Aşk Kuponu-
Tutturamadım bir türlü aşk kuponunu. Hep tek maçtan yatıyorum tıpkı iddaa daki gibi. Mutlaka ters giden sürpriz bir şeyler oluyor. Tahmin edemiyorum, hayat sürprizlerle dolu. Evet bence hayat kesinlikle sürprizlerle dolu. Ey aşk, sen ne sürpriz seven bir olgusun. Hayattaki en büyük sürpriz kupon sensin aşk! Seni tutturmak milyonda bir şans..
Bir sevgiliye değil, bir varlığa, bir olguya sadece bir düşünceye, bir rüyaya bile aşık olsan yeter senin yaşamana. En büyük umuttur aşk, en büyük yaşam sermayesi..
Ey aşk, sen Tanrı’nın bir lütfusun insana, yaşama güç veren, çile çekerken uğuşturan ilaçsın.
Sana ihtiyaç duyar tüm insanlık, sen varsan anlamlı, sen yokken anlamsız her şey. Bir bakış açısısın sen aşk, senin açından bakınca güzel her şey, diğer heryerden çok bayağı.
Ey aşk, uzun zamandır yoksun göremiyorum seni, çok özledim inan çok fazla ihtiyacım var bu ara sana. Sensiz en azından yazamıyorum bile, keyif alamıyorum yazdıklarımdan. Bir makinadan, robottan farkım kalmadı. Bana yeniden insan olduğumu hatırlat lütfen. Ey aşk, bu gün de bitti, sensiz geçti bugün de. Çok keyifsiz, mutsuz ve yorgunum yine. Yaşam enerjim sendini sensin ve hep sen olacaksın. Ne olur dön bana, bu son kuponum da son umudumu yatırıyorum, son riski alıyorum sana, tutmazsan her şey biter, tutarsan yeni bir hayat başlatırsın bende..
03.11.10 / 23.30
-Aşk-ı Memnu-
Öyle bir esti gürledi, yıktı geçti Ansızın habersizce ve de delice. Sanrılar sardı akabinde iyice ve nedensizce. Birini, o birini çok sevdiğini sandığı anda o birinin başkasını sevdiğini gördü ve üzüldü. Sözlerin kifayetsiz kaldığı andı yine o an. Soramazdı, gururu el veremezdi bu duruma. Bir o kadar da onurlu bir kişiliğe sahipti. Ne kadarda aptaldı oysa, bir bilseydi ne büyük bir hata yapıyordu. Gözlerine puslu bir şafak vaktini indirdi Tanrı ve boz bulanık görmeye başladı devranı o andan itibaren.
Gurur ve onur, aşkın en büyük iki düşmanı. Aşıksan ve de uğruna her şeyi göze alırım diyorsan, ihaneti, nefreti, kıskançlığı ve ayrılığı da hesaba katmalı, hepsine katlanmalısın. Yok ben yapamam diyorsan hiç bulaşmamalısın.
İnsanı acizliği ile yarattı Tanrı, ve bunu bilerek böyle yaptı. Çünkü insanın bu acizliği karşısında nasıl davranacağını görmek istedi. Belki biliyordu ama yine de test etmek istedi yarattığını. İnsan hiçbir dert karşısında bu kadar aciz düşmüyor aşk’tan başka. Ölenleri toprağa gömüyorlar ama aşkı kalbine.. Toprak ölüleri çürütüyor lakin kalp aşkları daha da büyütüyor..
Eğer yeniden aşık olmayı düşünüyorsan, bir kez daha bak kendine ve son kez iyi düşün yoksa geri dönüşü olmayan bir çizik daha kazınıcak kalp kapakçıklarına..
05.11.10 / gece
-8-
-Elim Sende Aşk-
Önüm, arkam, sağım, solum, sobe.. Nerede acaba? Fazla uzağa gitmişi olamaz elbette. Buralarda biyerde olmalı. İyice bakarsam görebilirim..
Sanırsam aramaktan yoruldum veya bıkkınlık, bir usanmışlık var üzerimde. Bir silkelensem kendime gelicem ve dirilicem, dirilticem içimdeki coşkuyu yeniden.
İyice bakınca görücem kesinlikle, bunun tek açıklaması bu. Sadece bakmayı bilmek. Doğru yer ve zamanlama da çok önemli. Ama ne olursa olsun bakmayı bilmek en önemlisi. Eğer bakmayı öğrenirsem yahut başarabilirsem doğru bakmayı, görebilicem. Biraz dikkat, biraz konsantrasyon..
Buralarda biyerde, fazla uzağa gitmiş olamaz.. Hissediyorum yakınlardan kokusunu. Aşk dokundurup kaçıyor kalbime ve titreyişlerinden anlıyorum çok yakınımda.
Elim sende oynuyor benimle biliyorum. Ama bu oyun fazla sürmez çünkü ben sevişmek istiyorum.
Yürek yüreği nefesinde hissetmeden ferahlamaz. Onun yangınını ancak diğer, arzuladığı yürek söndürebilir. Gözler yürek gözüyle baktığında hem dah cesaretli hem daha güvenli hem de kesin bir şekilde görür, karar verir ve onaylar.
6.11.10 / 10.28
-Aşk Sanatı-
Eğer bir yerde yaratım süreci varsa ve o süreç sonunda bir şeyler üretiliyorsa ve bu üretim tüketen tarafından hissediliyorsa işte orada sanat vardır. Sanat, hislere hitap eden yaratma sürecidir. Eğer bir yaratma sürecinde duygu yoksa ona sanat süreci diyemeyiz. Nihayetinde üretilen ise sanat eseri olamaz. Sanat eserleri sadece sanat süreçlerinde ortaya çıkar. Duygulara hitap eder, mantığa pek yer yoktur sanatta..
Tanrı insanlara sanat olgusunu duyguları yaratarak göstermiş. Aslında bizim ruh diye tabir ettiğimiz varlığımız duygularımızdır. Öyle ise ruhumuzun ana yapısı da aşk’tır. Çünkü bütün sanat eserleri aşk ile yaratılmıştır. Bütün duyguların anası aşk ile..
Öyle ise aşk’ın kendisi de bie sanattır diyebiliriz. Hatta sanatın kaynağı demek yanlış olmaz. Bununla birlikte aşkın verdiği coşku ve yaratma sürecindeki gücünün de farkına varılmalı, bu gücü kullanabilmeyi öğrenmeli..
Eğer bir ilişki yaratmayı istiyorsak işte en bariz örneği burada görünüyor aşkın. Aşk istiyoruz değil mi? Aşık olmak? Onun için bir sürü ince hesaplar yapıyor, ince eleyip sık dokuyor, karar vermekte zorlanıyoruz. En zor yaratılan olgu da aşkla yaratılan gerçek, sanatsal bir ilişkidir. Herkesin isteyip te bulamadığı budur aslında..
7.11.10 / 10.37
-9-
-Aşk Tanrı’nın Eseri-
Ey Tanrım!
Bu yer, bu gök, bu denizler, bulutlar, yağmurlar, kuşlar, yapraklar, rüzgar ve güneş ve hava.. Hepsi senin eserin. Bitkiler, hayvanlar, maddeler ve atomlar hepsinin mimarı sensin Tanrım!
Her şey çok mükemmel ama işte o eksik olan bir şey de insanın kendi içindeki şeyle tamamlanıyor. O da aşk. Sadece aşık olan gönüllerin gözleriyle görünür o güzellikler, sadece o zaman anlam kazanır bütün bu nimetler.. Eşsiz bir mühendislik tasarımı ve ölümsüz bir sanat eseri gibi dünya. Fakat benzinsiz bir son model araba gibidir aşk yoksa.
Tanrı kendinden bir şeyler üfledi insan ırkının ruhuna, işte aşktı bu, sadece aşk. Sade bir aşk.
Yüce Tanrım!
Bir nefes aşk çeksem içime, yüreğim pırpırlansa yeniden uçsam bulutlar üzerinde, dolaşsam semayı kuşlar gibi. Kuşbakışı izlesem yeniden hayatı, gözlemlesem. Sonra tekrar başlasam yazmaya. Daha gerçekçi ve daha çok yazsam. Daha basit ve daha uzun okunsam. En iyisi aşkı bulsam yeter bana..
Çok sızlandım, sızlanıyorum halen. Bu acılar, kıvranışlar, kalemime de yansıyor, ne kadar da belli. Yaratmak aşktan gelir, aşk varsa içinde küçük bir Tanrısın sen de..
İnsanların arasında Tanrı’nın bir lütfusun sen. Ama O büyük Tanrı! Sen bana yardım elini uzat, tıpkı mikelanja uzattığın gibi..
7.11.10 / 23.32
-Aşk Rüzgarı-
Gündem durgun, hava rüzgarlı, yüzüm neşeli olsa da gönlüm efkarlı.. Geceler sessiz ve bir o kadar da esrarlı. Üşüyor içim, tirtir titriyorum, korkuyorum da bir yandan. Çaktırmıyorum, kimseye renk vermeden. Hayata devam etmek gerek yine de. Durmadan ve yılmak yok hiçbir zaman. Ah, keşke bir şey bulsam seni anlatan da okusam dursam sabahlara kadar ve öğrensem seni iyice, yanlış yapmasam artık. Durgun suları dalgalandıran fırtına gibi gönlüme yelken açtıracak rüzgarlar tıpkı ağaçların dallarını salladıkları gibi sallasalar beni de..
Savurdukları yapraklar gibi, sıkıntıları mı da dağıtsalar dört bir yana. Alıp götürseler benden çok çok uzaklara. Güneyden lodos eser ılık ılık, kuzeyden poyraz, denizden tatlı tatlı imbat eser kordondan.. Okyanusata alize rüzgarları vardır, çöllerde samyeli, kum fırtınaları falan.. keşişleme, yıldız vs.. bütün hatırladıklarım.. Gökyüzünden yıldızların arasından kopup gelen fırtına, tıpkı hortum gibi döne döne. Tam yüreğimin içine esse beni dalgalandırsa yeniden. İşte bu aşk rüzgarı beni hayata döndürse..
9.11.10 / 00.38
-10-
-İnsaf-ı Aşk-
Bugün insafa gelsen de aşk, alıp götürsen beni diyarına, uçursan bulutlara rüzgarınla.. sonra yağmur gibi yağdırsan beni de yeni aşk tohumlarının büyümesine vesile olsam..
Ne olur bu gece gel bul beni aşk, çok ihtiyacım var sana. Coşmaya, uçmaya, kafa olmaya.. özlem duyuyorum çok fazla sana. Bir mucize kadar zor değil oysa, fakat bir mucizenin kudretine ihtiyaç var. Tanrısal bir güç yardım etmeli şimdi, ızdırabım son bulması için bu gece. Sabah uyandığımda bu kez gönül yaylarım gevşemiş, mutluluktan ağzım kulaklarıma çekilmiş, gözlerim parıl parıl parıldamakta iken aynada, içimden şükür duaları ediyorum Tanrı’ma..
Bu sabah gerçekten en güzel sabah. Bu gece en son kötü gece olacak. Yıldızlar öyle bir sıra alacak ki bütün uydular, bütün gezegenler etrafında aynı anda görünecekler. Güneş bütün gün boyunca yalnızca beni parlatıcak bir melek gibi. Gören aşık olucak. Ben de onu görünce günüm mutlu sonlanıcak..
11.11.10 / 00:56
-Yalnızlık Aşksızlıktır-
Yalnızlık nedir ki bilen var mı? Yanında biri olmaması mı yoksa gönlünde biri olmaması mı?
Yanında ki boşluk mu daha çarpıcı, gönlündeki boşluk mu? Hangisi daha büyük, hiç kıyasladın mı?
Konuşma ihtiyacı mı daha önce giderilmeli yoksa sevme ihtiyacı mı? İnsan kendi kendine konuşabilir ama sevebilir mi kendi kendine hiç? Yanımda biri olsa neye yarar ki sevemedikten sonra. Sevebilir miyim ki her yanımda olanı? Dokunabilir miyim, öpebilir miyim yanaklarını..? Şimdi tekrar soruyorum; yalnızlık hangisi?
Eğer sevişebiliyorsan doya doya, işte o zaman yalnız değilsin. Yanındakilerin değil, gönlündekilerin gücüdür aşk. O seni kurtuluşa erdirebilir ancak. Sen gönlündekilerin çokluğu ile büyürsün yanındakiler baki değiller asla..
Yalnızlık, aşksızlıktır, aşk insanı yalnızlıktan kurtarır. Aşıksan, tutkuyla bağlıysan yani, eğer bişeye, o kadar kalabalıksın ki yalnızlıklar içinde, sen göremezsin aşkın kör gözleriyle..
12.11.10 / 13:28
-Rüyalarda Aşk Başka-
Bayram arefesinin arefesi, izmir’de bir kasım gecesi. Gecenin içinden gelen bir kadın sesi, hani nerede fincan ve cezvesi? Güzel olur kadının gece kahvesi.hoş sohbetin bahanesidir kahve, kırk yıl hatırı var dememişler boşa. Her güzel olya habercidir, bunu ancak içen bilir..
İçmesi ayrı bir hoş, dinlemesi başka, kadın faldakileri bir bir anlatmaya başlarsa. Gözleri mi daha güzel, sözleri mi derken bitiverir hikaye, kaçıp gider kadın teşekür bile edemeden daha. Ee bu da kadının işvesi..
Sabah oluverir güneşin ilk ışıklarıyla
Gözlerimi açınca anlıyorum hep, ağlamak istiyorum nedense. Bir garip olaylar örgüsü. Tam güzel, sıcacık bir gülüş olsa, hemen düşlerin sonu geliverir. Kaldı ki bütün sonlar tatlı gelir. Yitirmişliğin kıymetini sonradan bilenler, kaybetmeden tadını çıkarmak isterler. En nihayetinde tatlı olan her şey gibi çabucacık bitiverir bu hikaye de. O güzel gözlerdeki tatlı bakışlar, sıcacık gülümseme, neden sadece rüyalarımda hep?
14.11.10 / 00:47
-11-
-Sabr-ı Aşk-
Kesinlikle karar verdim bu gece ne istediğime. Gerçekten görebiliyorum asıl aradığımı. Şimdi daha yakınım isteklerime, çünkü biliyorum ve hissediyorum.
Gecenin en derin saatlerine doğru hislerimde derinleşiyor, kanımdaki akışkanlık yerini alışkanlıklara bırakıyor. Dosdoğru yatağa girsem başımda dönüp duruyor bir film şeridi gibi görüntüler. Henüz yaşanmamış olası hikayeler.Bir şeyleri değiştirmeye gücüm yeter mi bilmiyorum ancak en azından denemeye cesaretim var, bu da deneme yanılma olayına götürüyor beni..
İnsanlar neler düşünüyor, en yakınımdakiler.. Ah bir bilseydim, bilebilseydim en gerçek düşüncelerini.. Nasıl ve neden davranıyorlar böyle? Keşke tahmin edebilseydim sıfır hata ile, bende şaşırtırdım onları tıpkı beni şaşırttıkları gibi..
Eksik olan bir şey var ruhumda bu gece de; tutku, ihtiras, şehvet; kısacası aşk.. Tenimde dokunuşlar, koynumda nefes ve kasıklarımda ateşi hissetmek, aşkı doyasıya yaşamak gerek bu gece. Lakin meşk edecek ruhi beden henüz uğramadı buralara. Elbet gelecek, bekleriz, Tanrı’nın bahşettiği yüce sabır ile..
22.11.10 / 01.52
Ulaş Tuzak
2010
-12-
7 Şubat 2011 Pazartesi
17 Ocak 2011 Pazartesi
Siyah-Beyaz
Boş bi sayfa ile başlıyor geceler
Gece siyah, sayfa beyaz..
Karaladıkça bişeyler, kararıyor sayfa
Biyandan hava aydınlanıyor..
Bi bakmışsın ki;
Sayfa siyah olmuş, gece beyaz..
Ulaş Tuzak
Gece siyah, sayfa beyaz..
Karaladıkça bişeyler, kararıyor sayfa
Biyandan hava aydınlanıyor..
Bi bakmışsın ki;
Sayfa siyah olmuş, gece beyaz..
Ulaş Tuzak
Tren Yolculuğu ..

Tren kalkmadan 1 saat öncesinde almıştım biletimi ve bu zamanı yiyecek bişeyler almak için değerlendirdim.. alışverişimi bitirip geldiğimde ise hala yarım saatimin kaldığını görünce bu zamanı yerimde oturarak geçirme kararına vardım ve alsancak garının tarihi mimarisi içerisinde peronuna yanaşmış olan trenimde 3. vagon 21 numaralı koltuğuma gelip oturdum ve bitirme projesi için yazmam gereken raporun kaynakçasına göz atmaya başladım..
Bir yandan ders çalışıyor, ara ara bişeyler atıştırırken biyandan da pencereden ovalara, tarlalara ve tepelere bakarak hatıralarımı canlandırıyor, düşler kuruyordum.. Derken kaynakçamın son sayfasını çevirmiş olduğumu fark ettiğim, zaten sıkılmıştım, bittiği iyi olmuştu..
Manisa civarlarında bir duvar yazısı gördüğümde bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım.. algıda seçicilikten olsa gerek, hızla giden trenden 1-2 saniyelik geçiş anında duvara gözüm takıldığında, yaldızlı boya ile yazılmış olan şu yazıyı okudum ;
“herkes oyuncu olmuş, sokaklar sahne; bi sevdiğim vardı o da olmuş kahpe..”
Sigara içen 3 kız çocuğu gördüm Akhisar garında, içim acıdı.. yaşları en fazla 15, nasılda özenti şekilde tüttürüyorlardı birbirlerine, arada bir de kendilerine bakan var mı diye çevreyi kolaçan ediyorlar, özgüven gösterisi şeklinde üflüyorlardı dumanı.. derken bi tanesi sigarasını atıp çantasından rujunu çıkardı, sürmeye başladı ve tren hareket etti..
Arazinin tam ortasında minicik bir ev, ya da kulube.. önünde paslanmış bir yel değirmeni, etrafında zeytin ağaçları ve üzüm bağları.. kim kalıyor acaba o evin içinde?
Bi çocuk musallat oldu başıma bilgisayarı açtığımdan beri, adı Tanser mi Tansel mi öyle bişey, tam anlayamadım.. anlamını sordum biliyor musun diye, evet dedi ama söylemedi.. Dizine oturabilir miyim dedi, hayır yanıma otur dedim istemedi.. yan taraftaki küçük çocuğun oyuncaklarıyla oynamaya başladı.. oyuncaklar da hayvan maketleri; fil,gergedan,aslan,kaplan,kurt falan var, çok güzeller.. benimde küçükken aynılarından vardı..
Orada bir köy var uzakta, tepenin yamacında.. ama o köy bizim köyümüz değil, gitsek te, kalsak ta bizim köyümüz değil orası.. küçükken ilkokulda nasıl da kandırmış bizi şair..
Koyu yeşil zeytin ağaçları, turuncu meşeler ve bej rengi kavaklar muazzam bir manzara oluşturuyor.. doğa gerçekten her mevsim güzel.. Bir de sanayileşme bozmasa bu Tanrı üretimi tabiatın eşsiz güzelliğini.. uzun uzun bacalardan anladım, termik santralin siyaha boyadığı şehir, Soma’ya gelmişiz.. Kırkağaç’ı yine fark etmedim, hep sağ tarafa bakmışım yine sağ tarafa oturdum diye.. Bi de solcu geçiniriz, ne işim var sağda..
Neyse ki, soldaki yolcular az önce Soma’da inmişler.. önümdeki kız da elinde kitabıyla onların yerine geçmiş, panik isimli kitabını okuyor.. kızın kafasından kalan boşlukta Soma’nın üzerindeki puslu havayı görebiliyorum sadece.. yazık, insanlar o kadar güzelim yeşilliklerin arasında, bol oksijen yerine kara dumanı çekiyorlar ciğerlerine..
Birden İzmir geldi aklıma, Tınaztepe’den baktığımda da aynı görüntüyü görürdüm.. şehrin üstündeki toz bulutu her seferinde, insanlar nasıl sağlıklı yaşıyorlar böyle kirli havada diye düşündürürdü beni.. doğrusu pek sağlıklı oldukları söylenemez ya..
Az önceki kız, tekrar önümdeki yerine geçerek sol taraftaki pencereyi de benim görüş alanıma bıraktı.. Şimdi her iki taraftan da görebiliyorum doğayı..
O kadar güzel bir an ki şuan, kulağımda sanat müziği ve sol taraftaki pencereden güneşin batış anından biraz önceki hali.. gökyüzü turkuaz ve turuncunun çeşitli tonlarıyla dans ediyor adeta koyu yeşil zeytin ağaçlarının üzerinde..
Başımı tekrar çevirdiğimde, karnı acıkmış bir şahinin av turlarını atarken görüyorum.. Çok kısa süre sonra o da gözden kayboluyor..
Bir ev daha tepenin ortasında, tek başına.. ama dumanı tütüyor, içinde birisi olmalı.. kim acaba, nasıl biri yada birileri?
Dağların üzerinde oluşan ufuk çizgisinde renk bordoya dönüşüyor ve hava gitgide kararıyorken, bu kısa doğa betimlemelerimi sona erdimek zorunda kalıyorum..
Ah ne kötü böyle güzel yerler varken ve doğa böylesine genişken, insanların şehirlerde beton yığınları arasına sıkışıp kalması.. Sanırım gerçek özgürlük köyde yaşamak.. her şeyden uzak, mutluluğa yakın..
Söylemeyi unuttum, Soma’dan çıkarken abim aramıştı.. O da istanbul’dan feribota binicekmiş 6 buçukta.. Bi aksilik olmazsa, aynı anda varıcaz Bandırma’ya.. Gar ve İskele yan yana zaten, ilk gelen beklesin, eve beraber gidelim dedik..
Savaştepe’ye gelmişiz, istasyon bomboş.. Elinde işaret eden bir bekçi var sadece.. O da üşümüş, titremesinden belli..
Şu tren tuvaletlerine de bi türlü çare bulamadılar.. insan üstüne yapıcak sallanırken.. Görevlinin kapı kilidini de bozuk parayla açması cabası..
Hava karardı ya, köylerin olduğu yerler süs ışıkları gibi parlamasından belli oluyor.. Köy yoksa eğer gerçekten ürpertici bi hal alıyor dışarısı. Bazen upuzun bir tünele girmişim gibi hissediyorum..
Vagonda pek fazla yolcu da kalmamış şöyle bir dikkat edince.. Tek tük oturuyorlar.. Önümdeki kız da sıkıldı heralde, kalktı dolaşmaya başladı.. Bi bilse kendisi hakkında yazı yazdığımı, kim bilir ne düşünür..
Sanırım tünele girdik, dış ses değişiverdi birden, yankılanmaya başladı.. Tren yolculuğu yapanlar bilir, bilmeyenler için söylüyorum; tünel, tren yolculuklarında çocukların akılda tuttukları yerlerdendir.. çocukken heyecanlanırdım tünele girince, hep tünelleri sayardım, bir sonrakini sabırsızlıkla beklerdim, pek eğlenceli gelirdi tünelden geçmek o zamanlar..
Yol yapım çalışmalarında çalışan işçilerin vay haline.. bi görseniz ne perişan haldeler.. kendilerine küçük bi klübe yapmışlar orada kalıyorlar.. üstelik hava kararmasına rağmen hala bişeylerle uğraşıyorlar.. bu soğuk havada o küçücük klübenin özlemini çektikleri yüzlerinden kolayca fark ediliyor..
Vagon soğudu, kalorifer yine arıza yaptı sanırım.. Bir devlet demiryolları klasiği.. Yazın klima arızası, kışın kalörifer.. Artık hiç şaşırmıyorum.. Söylenmeye de gerek yok, bu paraya bu kadar hizmet diyorlar..
Tren düdük çalmaya başlayınca kafamı kaldırıp bakıyorum dışarı, ışık hüzmeleri gözüme çarpmaya başlıyor.. Bir sürü yığılmış kereste görüyorum.. Sanki yıllardır aynı keresteler orada duruyorlar, çünkü sırası ve şekli hiç bozulmamış gibi geliyor ne zaman buradan geçsem.. Evet Balıkesir burası, 10 numara şehir..
Önümdeki şu kız, Balıkesir’de iniyormuş.. Az önce valizini indirmesine yardım ettim.. 4 saat sonra tek iletişimimiz bu oldu. Teşekür etti ve yine kendisi hakkında yazılanlardan habersiz, valizini sürükleyerek gidiverdi..
Balıkesir Gar.. İzmir’den gelen trenlerin Eskişehir-Ankara ve Bandırma yönüne olmak üzere ikiye ayrıldığı yer.. Bikaç kere ankara’ya giderken, buradan binmiştik trene, gece expresi.. Hatrıma geldi biran..
Bomboş koltuklar birdenbire kapışılıverdi.. Akın etti yeni yolcular resmen. Vagon neredeyse tamamen doldu.. Biraz önceki sessizlik yerini kısa süreli uğultuya bıraktı.. Bekçi işaret yaptı, makinist düdük çaldı ve tren hareket etti.. dışarıda yolcu edenler ve içerideki yakınları birbirlerine el sallama ritüelini tamamladıktan sonra herkes yerine yerleşti ve gürültü kesildi diyordum ki ”evet, balıkesir’den yeni binenler..” sesi vagonun arka tarafından yükselmeye başladı.. Biletçi yine kontrole gelmişti..
Bir litrelik limonata ve yarım litrelik suyu bitirmiş olmanın verdiği haceti gidermek için yine o komediyi çekmek zorunda kaldım az önce..
Muhayyer kürdi makamında bir yolculuk her insana gerekiyor bazen.. hemzemin geçitten geçerken çalan çanların tınısı, kanunun sesine ne kadar da benziyormuş..
Düşündüm de, twitter insanın yaşadığı anları parça parça anlatmasına neden oluyor.. yaşadığın şeyi cümle içerisinde kullan der gibi tıpkı... Bi süre sonra cümle parçalarını birleştirdiğinizde anlamsız bir tablo çıkıyor karşınıza.. Oysa güzel bir tablo ancak bütünüyle çalışılınca ortaya çıkar.. parça parça çalışırsanız eğer, her seferinde renklerin tonunu tutturamazsınız..
Bu yazı da sanki twitlerin birleştirilmişi gibi bir hal aldı.. ama ben renklerin tonunu tutturmayı başarmışım sanırım.. konu bütünlüğü hala korunmakta çünkü ben hala trendeyim..
“Susurluk yolcuları hazırlansın..” diye bağırarak ön kapıdan vagona dalıverince görevli, irkildim.. Meğer Susurluk’a gelmişiz..ne güzel, köpüklü bi ayran içilirdi şimdi yörsanda ama gel gör ki tren beklemez.. otobüsler gibi mola vermiyor bu soğuk demir makina.. ona rağmen otobüslerden daha çok duygu hissettiriyor nedense.. belki de uzun sürmesi ve ilginizi dağıtacak başka şeyin olmaması buna sebeptir.. Gerçekten o kadar sıkıcı bir yolculuk ki, çocukken nasıl seviyormuşum anlayamıyorum bi türlü o psikolojimi..
Geçenlerde Yavuz Bingöl anlatıyordu televizyonda, devlet memuru babası yüzünden, küçükken hep ordan oraya taşınırlarmış.. o anıları hep tren yollarında geçmiş.. sanırım ona da kara tren türküsünü yazdıran o anıları olmuştur..
Bilgisayarımın şarjı bitmek üzere, 5 dakikası kalmış, uyarı verdi.. yine de iyi dayandı vala bravo.. bir de sol tarafıma susurlukta boşaldıktan sonra, arka taraftan kalkan başka bir kız oturdu.. nedir bu kızların alıp veremediği benim sol tarafımdaki yan koltukla anlamadım.. laptopa gömülmüş yazı yazıp duran bir adam çok mu dikkat çekiyor ne..
Bu kısmı evde tamamlıyorum.. bandırma’ya indiğimde beni karşılayan anne ve babamı görünce çok mutlu olmuştum.. benden bi 15 dakika sonra da abim gelmişti.. öyle mutlu olmuştum ki o an, çekirdek aile sıcaklığının özlemini gidermenin ne büyük bir keyif olduğunu bir kez daha anlamıştım..
Şu yan tarafıma oturan ikinci kız, iskelenin önünde abimi beklerken yanımızdan geçti tek başına göz ucuyla bizi süzerek..
Ulaş Tuzak
14 Ocak 2011 Cuma
Ağlayamamak
Bir bulut gibiyim bu gece yağmak üzereyim..
Her yer toz duman fırtına, yağıp durulmak istiyorum
Sağanak gibi ağlamak, mavi gök yüzü gibi açılmak sonra..
Akan her damla ile tohumlar filizlensin
Pembe hayaller yeşillensin..
Ama yağamıyorum bir türlü
Kurumuş pınarlarım, ağlayamıyorum..
Boğazıma bir şeyler düğümleniyor
Tıkanıp kalıyorum öylece
Ne konuşabiliyorum
Ne de uyuyabiliyorum sakince..
Bir yağabilsem, dinecek fırtına
Bir dökülse damlalar
Boşaltacak içimi
Ama olmuyor işte
Erkekler ağlamaz demişler
Halt etmişler
Baksana ağlanacak halimize..
Ulaş Tuzak
Her yer toz duman fırtına, yağıp durulmak istiyorum
Sağanak gibi ağlamak, mavi gök yüzü gibi açılmak sonra..
Akan her damla ile tohumlar filizlensin
Pembe hayaller yeşillensin..
Ama yağamıyorum bir türlü
Kurumuş pınarlarım, ağlayamıyorum..
Boğazıma bir şeyler düğümleniyor
Tıkanıp kalıyorum öylece
Ne konuşabiliyorum
Ne de uyuyabiliyorum sakince..
Bir yağabilsem, dinecek fırtına
Bir dökülse damlalar
Boşaltacak içimi
Ama olmuyor işte
Erkekler ağlamaz demişler
Halt etmişler
Baksana ağlanacak halimize..
Ulaş Tuzak
8 Ocak 2011 Cumartesi
Tatminsiz Egolar
Ey Sanatçı;
İçerinde belirsiz bir yerde oluşmuş tanı koyulamayan hastalık olarak patlak verir ilk olarak..
Sonra yavaş yavaş büyür kanser edasıyla ve kocaman oluncaya kadar fark edilmez..
Ya aldırman gerekir ya da kandırman onu aksi halde ömründen ömür gittiğini görürsün..
Kandırmanın yolu oldurmaktır yani gerçekleştirmek istenen şeyi, peki ya mümkün değilse?
İşte o zaman iç savaş başlar taa kan pompasının ortasından ve kanalize olmaya başlar borulardan uykulara.. Duygu durum bozuklukları kendisini göstermeye başlar hafiften ve manik sendromlar gün ışığına çıkıverir gözlerdeki ferden..
Doyumsuzluğa yüz tutmuştur bu egolar, ne kadar rahatlatmak istesen de kendini yalnızca şu anı kurtarabilirsin, akabindeki an için maalesef henüz bilinebilen bir durum söz konusu değil. Büyük olasılıkla hal ve tavırlardaki agresiflik yeniden ateşlenmeye başlıcak, ellerdeki titreme artıp göğse kadar ulaşan bir sızı nefes almayı zorlaştırana dek sürecek bu dar alandaki kısa paslaşmalar..
Ne kadar dayanabilir bir insan iradesi ve sabrı bu psikopatça saldırılara karşı? Her yeni gün bambaşka bir arzu bambaşka bir sızıyı da beraberinde getirirken. Tüm kasları kasıntıya çeviren düşünceler mayın gibi döşeniveriyor dentridlerrden aksomlara impulslar yardımıyla..
Hiç yorulmuyorlar, dur durak nedir bilmiyorlar, geçen her zaman beni daha da korkutuyorlar.. Ne şekilde olursa olsu hep daha fazlasını istiyorlar ve ben artık yetişemiyorum bu amansız komutlara..
Bi oyundu başlarda bu egolar ama artık can sıkıntısından başka bir şey değil.. Onlar olmadan daha huzurludur insan, çünkü ruhu acıktıran bu egolar olmayınca hep tok hissedersin kendini ve mutlu olursun.. Ne kadar egon varsa o kadar mutsuzsun arkadaş.. Ya vazgeç şimdi ya da sonsuza kadar onları tatmin etmek için uğraş..
Ulaş Tuzak
İçerinde belirsiz bir yerde oluşmuş tanı koyulamayan hastalık olarak patlak verir ilk olarak..
Sonra yavaş yavaş büyür kanser edasıyla ve kocaman oluncaya kadar fark edilmez..
Ya aldırman gerekir ya da kandırman onu aksi halde ömründen ömür gittiğini görürsün..
Kandırmanın yolu oldurmaktır yani gerçekleştirmek istenen şeyi, peki ya mümkün değilse?
İşte o zaman iç savaş başlar taa kan pompasının ortasından ve kanalize olmaya başlar borulardan uykulara.. Duygu durum bozuklukları kendisini göstermeye başlar hafiften ve manik sendromlar gün ışığına çıkıverir gözlerdeki ferden..
Doyumsuzluğa yüz tutmuştur bu egolar, ne kadar rahatlatmak istesen de kendini yalnızca şu anı kurtarabilirsin, akabindeki an için maalesef henüz bilinebilen bir durum söz konusu değil. Büyük olasılıkla hal ve tavırlardaki agresiflik yeniden ateşlenmeye başlıcak, ellerdeki titreme artıp göğse kadar ulaşan bir sızı nefes almayı zorlaştırana dek sürecek bu dar alandaki kısa paslaşmalar..
Ne kadar dayanabilir bir insan iradesi ve sabrı bu psikopatça saldırılara karşı? Her yeni gün bambaşka bir arzu bambaşka bir sızıyı da beraberinde getirirken. Tüm kasları kasıntıya çeviren düşünceler mayın gibi döşeniveriyor dentridlerrden aksomlara impulslar yardımıyla..
Hiç yorulmuyorlar, dur durak nedir bilmiyorlar, geçen her zaman beni daha da korkutuyorlar.. Ne şekilde olursa olsu hep daha fazlasını istiyorlar ve ben artık yetişemiyorum bu amansız komutlara..
Bi oyundu başlarda bu egolar ama artık can sıkıntısından başka bir şey değil.. Onlar olmadan daha huzurludur insan, çünkü ruhu acıktıran bu egolar olmayınca hep tok hissedersin kendini ve mutlu olursun.. Ne kadar egon varsa o kadar mutsuzsun arkadaş.. Ya vazgeç şimdi ya da sonsuza kadar onları tatmin etmek için uğraş..
Ulaş Tuzak
31 Aralık 2010 Cuma
İKİBİNONBİR
Yıldönümü.. Reset atma zamanı yine.. Bembeyaz sayfa toz toprak içindeki deftere.. Halbuki kar yağması gerekirken sadece soğuğu var izmirde. Yazık ki yalanlarla dolu doğa bile. İnsanların sahte yaşamlarına şaşırmamak gerek, perde çekmekte haklılar birbirlerine. Merakla beklenen ikibinden bu yana tastamam on yıl geçti. Peki ikibinden bu yana ne değişti?
İkibinde liseye yeni başlamıştım, o zamanlar dünyam Bandırma’dan ibaretti, çok fazla bişey bilmiyordum o yüzden çok düşünmüyordum, bir anlamda mutluydum çünkü sadece hayal kurarak tatmin ediyordum kendimi. Öyle hiç peşinden koşulabilecek hayaller de değillerdi onlar. İmkansızdı benim için o zamanlar. Ne cep telefonum vardı ne de internet diye bişeyden haberim vardı. Cebimde bikaç kuruşum, kalbimde platonik bir kuşum vardı kanatlanıp uçamadık onunla da zaten. Neyse ki babamın bi sözü vardı Allahtan, bilgisayar almıştı bize..
Bu milenyum dalgasına pek takılmıştı ikibinde alırım demişti bikaç sene evvelinde.. Tek avuntum bilgisayarım olmuştu o sene. Çok merak ediyordum insanın bir bilgisayara sahip olması nasıl bir duygu diye, sonunda nasıl bişey olduğunu anlamam pek uzun sürmedi hemen alıştım, sanki yıllardır onunlaymışım gibi. Aynı şekilde lise hayatım da böyle başlamıştı, kafamda çok büyütmüştüm orta okuldayken ama pek bi farkı yokmuş nedense..
İkibiniki ortalarıydı, bigün platonik yaşamdan çıkıp gerçek hayata dahil olmayı denedim ancak henüz olgunlaşmamış olduğumu görüp bu fanteziden vazgeçmiştim..
Lise sonda ilk kez bir cep telefonuna sahip olmuştum, o duygunun da bendeki heyecanı pek uzun sürmedi ve ona da alıştım kısa sürede.. Üniversiteye gitme heyecanı sarmıştı sene ikibindört.. Hergün yeni bir hayal kuruyordum, hergün yeni bir plan yapıyordum kendimce. Yeni bir yaşantıya başlayacak olmanın tarif edilmez coşkusunun sarhoşluğu içerisinde geldim izmire.. İtiraf etmek gerekirse İzmir’e alışmam da pek uzun sürmedi.. İzmirli kızlar falan vardı hayallerimde, hızlı ve serseri yaşam tarzı, öyle heyecanlıyım ki gördüğüm her kızla tanışmak istiyorum.. Kısa süre sonra güzel bir kızla tanışıp takılmaya başladım. Tabi tahmin edeceğiniz gibi buna da alışıverdim hemen. Sonuç olarak ayrıldık, bu ayrılık ta bana her şeye bir zaman sonra alışılabileceğini bir kez daha kanıtladı. Yalnız ilk kez, hayatın böyle sürüp gidemeyeceğini, kendime çeki düzen vermem gerektiğini işte o zaman anladım, sene ikibinbeş..
Bir tiyatro merakıdır aldı yürüdü bende, tabi boş boş durulmaz değil mi? Oldum olası içimdeki sanatçı ruhu dışavurmaya çalışmıştım ancak bunun ilk adımını atmak burada nasip oldu.. Abimin sanat hayatına içten içe kıskançlık beslerdim. Sağ olsun Oğuz diye bir arkadaşım vardı üniversite hazırlık sınıfında, onun yaşantımda etkileri yadsınamaz derecede önemlidir. Hala odamın duvarında asılıdır o sene beraber çektiğimiz dokuz eylül hatırası.. O sene tiyatro şenliklerine beni götürmeseydi belki de içimdeki bu sevda hiçbir zaman tetiklenmeyecekti..
Günler ayları, aylar yılları kovalıyor, bende biraz biraz büyüyor, büyüdükçe olgunlaşıyordum sanki.. Artık öyle her şeye çar çabuk atılmıyor, bir heves uğruna tüketmemeye çalışıyordum duygularımı. Fakat hayatımda çok kritik kararlar vermem gereken durumlar boy göstermeye başlıyordu,. Tiyatro sevdası o kadar büyümüştü ki içimde, istatistik bölümünü bırakıp, konservatuar tiyatro bölümüne girmeye karar verdim sene ikibinaltı..
Bu kararı vermemin çok önemli bir sebebi vardı, bir türlü sıradanlaşmamıştı tiyatro, bu kez çok farklıydı. Sahip olduğum hiçbir şey beni bu kadar heyecanlandırmamıştı daha önce.. Alışamamıştım, yani diğer alışkanlıklarımdaki gibi sıkılmamıştım.. Balçova Belediyesinin Tiyatrosu ile ilk yarı-profesyonel oyunlarımı oynamaya başaldığımda sene ikibinyedi olmuştu. Fakat Mimar Sinan, İstanbul ve dokuz eylül’deki denemelirim sonuçsuz kalınca, tilki-kostümcü hikayesindeki hesap, istatistik bölümüne geri dönmüştüm sene ikibinsekiz.. Fakat içimdeki tiyatro hastalığı bir türlü geçmiyordu, bir şekilde bunu iyileştirmeliydim ya da bu uğuşturucuyu bir şekilde temin etmeliydim biyerlerden. Yine sağ olsun Mustafa diye bir arkadaşım haber verdi, yeni bir tiyatro ekibi kuruluyor alsancak’ta diye.. Orada tanıştığım arkadaşlarla Görünmez Tiyatro macerasına başladık. Ardından ilk kez kendi yazıp yönettiğimiz oyunu sergilemeyi başardık, adı ‘Bu Aşk Burada Biter’. Bu aşk burada biter dedik ama orada da bitmedi maalesef.. Ekibimizin dağılmasına rağmen Atilla yoldaşımla beraber ‘Euterpe Sanat’ hayatına en baştan bir başlangıç yaptık. Üstelik bu sefer kararlıydık, daha iyisini yapacak ve kısa sürede en iyi oalcaktık. İlk işimiz profesyonel olmaktı ve bunun için profesyonel oyun oynamaktı. Hayal ettik ve başardık. Yine çok sağ olsun Erk hocamın özverisi ile tiyatro hayatımın ilk profesyonel oyununu oynamayı başardım, adı ‘Köpek,Kadın,Erkek’ ve sene ikibindokuz.
İkibinon senesi tamamı ile ciddi geçti. Gerek okul hayatım, gerek iş hayatım, gerekse özel hayatım.. Sanki koskoca bir adam olduğumu sanmaya başladım. Ne çabuk ta büyümüştüm, korktum ve üst üste gelen sorumluluklardan sıkılmaya başladım tekrar. Biran önce bu durumdan kurtulmam gerekiyordu, aksi takdirde bayılacaktım bu yoğun ve stresli temponun içinde.. Tabi bu yoğun ve stresli duruma alışmam da beklenildiği gibi çok uzun sürmedi, alıştım. Bir süre sonra her şeyin kendi içerisinde bir yola girdiğini fark ettim ve akışına bırakmaya başladım. Tüm sorunlar zaman içerisinde kendiliğinden çözümlenmeye başlamıştı ve her geçen gün biraz daha rahatlıyor, nefes alıyordum.. Yine yeni bir şeyler öğrenmiştim, fazla kasmamak gerekmiş her şeyi..
Şimdi ikibinonun bu son gününde biraz endişeliyim çünkü ikibinonbire de kısa süre sonra alışıcam ve içimdeki bu heyecanı, bu coşku kırıntılarını bulmak için türlü türlü aksiyonlar yaratmaya çalışıcam.. Çok garip bir tesadüf, onbir yıl sonra tarih tekerrür ediyor yine, bu sene de tek avuntum, her ne kadar taksitleri ocak ikibinonbirde başlayacak olsa da sahip olduğum, şuan dizimin üzerindeki bu yazıyı yazmama vesile olan laptopum olacak sanırım..
Nice mutlu senelere ulaş..
Ulaş Tuzak
İkibinde liseye yeni başlamıştım, o zamanlar dünyam Bandırma’dan ibaretti, çok fazla bişey bilmiyordum o yüzden çok düşünmüyordum, bir anlamda mutluydum çünkü sadece hayal kurarak tatmin ediyordum kendimi. Öyle hiç peşinden koşulabilecek hayaller de değillerdi onlar. İmkansızdı benim için o zamanlar. Ne cep telefonum vardı ne de internet diye bişeyden haberim vardı. Cebimde bikaç kuruşum, kalbimde platonik bir kuşum vardı kanatlanıp uçamadık onunla da zaten. Neyse ki babamın bi sözü vardı Allahtan, bilgisayar almıştı bize..
Bu milenyum dalgasına pek takılmıştı ikibinde alırım demişti bikaç sene evvelinde.. Tek avuntum bilgisayarım olmuştu o sene. Çok merak ediyordum insanın bir bilgisayara sahip olması nasıl bir duygu diye, sonunda nasıl bişey olduğunu anlamam pek uzun sürmedi hemen alıştım, sanki yıllardır onunlaymışım gibi. Aynı şekilde lise hayatım da böyle başlamıştı, kafamda çok büyütmüştüm orta okuldayken ama pek bi farkı yokmuş nedense..
İkibiniki ortalarıydı, bigün platonik yaşamdan çıkıp gerçek hayata dahil olmayı denedim ancak henüz olgunlaşmamış olduğumu görüp bu fanteziden vazgeçmiştim..
Lise sonda ilk kez bir cep telefonuna sahip olmuştum, o duygunun da bendeki heyecanı pek uzun sürmedi ve ona da alıştım kısa sürede.. Üniversiteye gitme heyecanı sarmıştı sene ikibindört.. Hergün yeni bir hayal kuruyordum, hergün yeni bir plan yapıyordum kendimce. Yeni bir yaşantıya başlayacak olmanın tarif edilmez coşkusunun sarhoşluğu içerisinde geldim izmire.. İtiraf etmek gerekirse İzmir’e alışmam da pek uzun sürmedi.. İzmirli kızlar falan vardı hayallerimde, hızlı ve serseri yaşam tarzı, öyle heyecanlıyım ki gördüğüm her kızla tanışmak istiyorum.. Kısa süre sonra güzel bir kızla tanışıp takılmaya başladım. Tabi tahmin edeceğiniz gibi buna da alışıverdim hemen. Sonuç olarak ayrıldık, bu ayrılık ta bana her şeye bir zaman sonra alışılabileceğini bir kez daha kanıtladı. Yalnız ilk kez, hayatın böyle sürüp gidemeyeceğini, kendime çeki düzen vermem gerektiğini işte o zaman anladım, sene ikibinbeş..
Bir tiyatro merakıdır aldı yürüdü bende, tabi boş boş durulmaz değil mi? Oldum olası içimdeki sanatçı ruhu dışavurmaya çalışmıştım ancak bunun ilk adımını atmak burada nasip oldu.. Abimin sanat hayatına içten içe kıskançlık beslerdim. Sağ olsun Oğuz diye bir arkadaşım vardı üniversite hazırlık sınıfında, onun yaşantımda etkileri yadsınamaz derecede önemlidir. Hala odamın duvarında asılıdır o sene beraber çektiğimiz dokuz eylül hatırası.. O sene tiyatro şenliklerine beni götürmeseydi belki de içimdeki bu sevda hiçbir zaman tetiklenmeyecekti..
Günler ayları, aylar yılları kovalıyor, bende biraz biraz büyüyor, büyüdükçe olgunlaşıyordum sanki.. Artık öyle her şeye çar çabuk atılmıyor, bir heves uğruna tüketmemeye çalışıyordum duygularımı. Fakat hayatımda çok kritik kararlar vermem gereken durumlar boy göstermeye başlıyordu,. Tiyatro sevdası o kadar büyümüştü ki içimde, istatistik bölümünü bırakıp, konservatuar tiyatro bölümüne girmeye karar verdim sene ikibinaltı..
Bu kararı vermemin çok önemli bir sebebi vardı, bir türlü sıradanlaşmamıştı tiyatro, bu kez çok farklıydı. Sahip olduğum hiçbir şey beni bu kadar heyecanlandırmamıştı daha önce.. Alışamamıştım, yani diğer alışkanlıklarımdaki gibi sıkılmamıştım.. Balçova Belediyesinin Tiyatrosu ile ilk yarı-profesyonel oyunlarımı oynamaya başaldığımda sene ikibinyedi olmuştu. Fakat Mimar Sinan, İstanbul ve dokuz eylül’deki denemelirim sonuçsuz kalınca, tilki-kostümcü hikayesindeki hesap, istatistik bölümüne geri dönmüştüm sene ikibinsekiz.. Fakat içimdeki tiyatro hastalığı bir türlü geçmiyordu, bir şekilde bunu iyileştirmeliydim ya da bu uğuşturucuyu bir şekilde temin etmeliydim biyerlerden. Yine sağ olsun Mustafa diye bir arkadaşım haber verdi, yeni bir tiyatro ekibi kuruluyor alsancak’ta diye.. Orada tanıştığım arkadaşlarla Görünmez Tiyatro macerasına başladık. Ardından ilk kez kendi yazıp yönettiğimiz oyunu sergilemeyi başardık, adı ‘Bu Aşk Burada Biter’. Bu aşk burada biter dedik ama orada da bitmedi maalesef.. Ekibimizin dağılmasına rağmen Atilla yoldaşımla beraber ‘Euterpe Sanat’ hayatına en baştan bir başlangıç yaptık. Üstelik bu sefer kararlıydık, daha iyisini yapacak ve kısa sürede en iyi oalcaktık. İlk işimiz profesyonel olmaktı ve bunun için profesyonel oyun oynamaktı. Hayal ettik ve başardık. Yine çok sağ olsun Erk hocamın özverisi ile tiyatro hayatımın ilk profesyonel oyununu oynamayı başardım, adı ‘Köpek,Kadın,Erkek’ ve sene ikibindokuz.
İkibinon senesi tamamı ile ciddi geçti. Gerek okul hayatım, gerek iş hayatım, gerekse özel hayatım.. Sanki koskoca bir adam olduğumu sanmaya başladım. Ne çabuk ta büyümüştüm, korktum ve üst üste gelen sorumluluklardan sıkılmaya başladım tekrar. Biran önce bu durumdan kurtulmam gerekiyordu, aksi takdirde bayılacaktım bu yoğun ve stresli temponun içinde.. Tabi bu yoğun ve stresli duruma alışmam da beklenildiği gibi çok uzun sürmedi, alıştım. Bir süre sonra her şeyin kendi içerisinde bir yola girdiğini fark ettim ve akışına bırakmaya başladım. Tüm sorunlar zaman içerisinde kendiliğinden çözümlenmeye başlamıştı ve her geçen gün biraz daha rahatlıyor, nefes alıyordum.. Yine yeni bir şeyler öğrenmiştim, fazla kasmamak gerekmiş her şeyi..
Şimdi ikibinonun bu son gününde biraz endişeliyim çünkü ikibinonbire de kısa süre sonra alışıcam ve içimdeki bu heyecanı, bu coşku kırıntılarını bulmak için türlü türlü aksiyonlar yaratmaya çalışıcam.. Çok garip bir tesadüf, onbir yıl sonra tarih tekerrür ediyor yine, bu sene de tek avuntum, her ne kadar taksitleri ocak ikibinonbirde başlayacak olsa da sahip olduğum, şuan dizimin üzerindeki bu yazıyı yazmama vesile olan laptopum olacak sanırım..
Nice mutlu senelere ulaş..
Ulaş Tuzak
Kaydol:
Yorumlar (Atom)