Belki gidersin çok uzaklara
Kaybolmuş aşkını yazıyorum sana
Seviyorsan ne olur dön bana
İnan sana olan sonsuz aşkıma
Senin aşkın pervane midir dönsün?
Neden ben ağlayım elalem gülsün?
Seni benden ayıran kahrolsun ölsün
Seni seviyorum Bandırma bilsin..
Aşkını kalbime kaleminle yazsınlar
Ve mendilini kanayan yarama bassınlar
Sana kavuşmadan ölürsem eğer
Kabrime gülmeyen Ulaş yazsınlar..
28 Eylül 2007 Cuma
Yaşıyorum Demek
Çok merak ediyorum kendimi
Başıma birşey mi geldi
Öldüm mü kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden
Bu sabah kapımı çaldım
Kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
Bu güleç yüz bendim
Oh ne güzel bir sabah
Bugün de yaşıyorum demek
Benden başka yok kimsem
Beni merak edecek
|
Başıma birşey mi geldi
Öldüm mü kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden
Bu sabah kapımı çaldım
Kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
Bu güleç yüz bendim
Oh ne güzel bir sabah
Bugün de yaşıyorum demek
Benden başka yok kimsem
Beni merak edecek
|
ŞİİRE TUTUNMAK
Yok başka hiçbir umarın
En granit kayanın en ortasında
Balta girmemiş karanlıklarında kıpırtısız
Ya ölmektir kurtuluşun
Yada şiir tutunmak
O en gergin tele şöyle bir dokun
Son tınıyla tel kopsun
Ayak sesleri duyulsun ölümün
Her yanın her yönün çıkmaz
Nereye baksan yok
Hiç bile herşey sayılır o bulunduğun yerde
Kurtarırsa kurtarır ancak
Yine şiire tutunmak.
Aziz NESİN
En granit kayanın en ortasında
Balta girmemiş karanlıklarında kıpırtısız
Ya ölmektir kurtuluşun
Yada şiir tutunmak
O en gergin tele şöyle bir dokun
Son tınıyla tel kopsun
Ayak sesleri duyulsun ölümün
Her yanın her yönün çıkmaz
Nereye baksan yok
Hiç bile herşey sayılır o bulunduğun yerde
Kurtarırsa kurtarır ancak
Yine şiire tutunmak.
Aziz NESİN
Tren garba açılan bir penceredir..
GARBA AÇILAN PENCERE
Biz artık buna alıştık: tanınmış bir gazeteci. bir yazar, bir politikacıyla. bir yönetmenle birlikte bir geziye çıkmışsa, uğradıklan yerlerde o politikacı, o yönetmen nutuk çekmişse. gezi dönüşünde yazar herkese şöyle der:
- 0 nutku ben hazırlamıştım.
Öyle nutuklar dinlemişizdir ki. sonradan söylenilenlere inanmak gerekirse. o nutku, beş kişi, on kişi yazmış olduklarını iddia etmişlerdir. Hiç değilse. yazılmış olan nutku düzeltmişlerdir. Böylece, bizdeki siyasi nutuklann çoğunun neden saçmasapan olduğu daha iyi anlaşılır.
Onun için politikacılar geziye çıkarlarken. en iyisi, dalkavuklarına güvenseler bile, anlanna gazeteci yazarlardan hiçbirini almamalıdırlar. Çünkü bunlar, onbinlerce kişi önünde politikacının coşkuyla oracıkta ezbere söyleyiverdiği nutku bile,
- Ben yazmıştım! diye sonradan övünürler.
Orada bulunanlardan daha kırkına varmamış bir gazeteci.
- Ben de çok nutuk yazmıştım zamanında, dedi, yazdığım nu
tuklarla milletvekili seçtirdiklerini bile vardır. ilk nutkumu ondokuz
yaşımdayken Müftü için yazmıştım.
Bu girişten sonra nutuk hikayesini anlatmaya başladı:
- Bizim orası küçük yer, taşra ili... Küçük yerde büyük görün
mek kolay oluyor. Ben de daha lisenin onuncu sınıfindayken. ilin
tek gazetesine başyazılar yazmaya başlamıştım. Herkes ‘Kalemi
kuvvetli maşallah” diyordu.
Liseyi bitirdiğim yıldı. Bizim ile demiryolu ulaştı. ilk tren gelecek. Herkeste bir hazırlık. bir hazırlık...
Müftü Efendi bizim uzaktan akrabamız olur. Bana bir haber gönderdi: ‘Aman bir nutuk yazsın, trenin geldiği gün okuyacağım...”
Müftü Efendi çok sayılan bir bilgin kişi. Çocukluğumuzdan beri büyük, küçük hep böyle duvmuşuz. Bize göre. Müftü Efendi’nin bilmediği hiçbişey yok. Gencimiz, vaşlımız buna inanmışız. Sanı57
rım, Müftü Efendi o zaman yetmişini geçkindi. Bembeaz uzun sakalı vardı. Evinden pek seyrek çıkardı. Böylece ağzından dökülen her hece. an bir değer kazanırdı. Biz onun çok derin bilgisini, bu susuşundan çıkanvorduk.
En çok bildiği tarih, bizim ilin tarihivdi. Bütün il sınırlan içinde geçmiş olaylan bilirdi. Şu evde kimler yaşamış. neler yapmışlar, eski yangınlan. Bizanslılar zamanını, islam ordusunun bu kenti zaptını, herşeyi, herşeyi bilirdi.
Bütün kent halkı Müftü Efendi’yle ovunurduk. Vali. Belediye Başkanı filan, bunların hepsi Müftü Efendi’den çok sonra gelirdi. Büyüklerden biri şehnmize gelse, hemen ziyaretine gider, Müftü Efendi’nin elini öperdi.
işte bu denli önemli kişi olan Müftü Efendi’nin, şehrimize ilk trenin gelişi günü yapılacak törende bir nutuk söylemesi gerekiyordu. 0 da bu çok önemli nutku yazma görevini bana vermişti. Bu işin ağırlığı altında ezildim. 0 yaşta. istanbul. Ankara gibi büyük şehirleri bile daha görmemişim, ilk trenin gelişinde neler söylemenin gerekli olduğunu bilmiyordum. Bütün bilgim, okuduğum bikaç kitaptan, gazete ve dergi azılanndan geliyor. Çok sıkı çalışarak üç günde, bir nutuk hazırladım. Müftü Efendi’ye amcamla gönderdim.
Trenin ilk gelişi günü büyük tören yapıldı. Bütün şehir halkı istasyona yığıldı. Lokomotif geldi. Kurbanlar kesildi. Önce Vali bir nutuk söyledi, arkadan Müftü Efendi... Ben, Müftü Efendi’den daha heyecanlıydım. Nutkun hl aklımda kalan parçalan aşağı ukan şunlar:
“Tren, garba açılan bır penceredir. Bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil başka şeyler de girecek. Medeniyet, tekerleklerin Üstüne binerek bize kadar geldi. Tekerlek ne demektir2 Tekerlek, medenıyetin ayağıdır. Tekerlek olmasaydı, dünyada hıçbirimiz olamazdık. Biz bugün tekerleklerin sayesinde ilerliyoruz. Şu tünele, şu dağların içine açılmış delıklere bakınız. Şu gördüğünüz delikten neler doğacak neler. Nurlu istikbal bızimdır.
Bu bir hazinedir. Eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşehrı’ Ivi kullanırsan, çok para kazan ırsın, zengin olursun, itıbarın artar.
Tekerlekleı raylar üzerinde kayacak, tşler eskisi gibi zor değil. Her seferi seni zengin edecek hem şehri’ Kaç sefer olursa o kadar krlısın.
İş yol açılıncaya kadardı. Bir kere yol açıldı ya, artık bütün hem şehrılerımız bu yolun üstünden kolaylıkla gidip gelecektir. Mallarımızın değeri artacaktır. Sen de malının değerini, kadrini bil’..
Cumhuriyet sayesinde önümüze gelen bu malın kıymetini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremelıyız. Dikkatli binmezsek bozulur, sonra bizden başkaları kullanamaz. Elin, yabancının malı değil ki hor kullanalım. Kendi malımız, bütün hemşehrilerimizin. Hepimizin ortak malımız..”
Ondokuz yaşında. taşra lisesini yeni bitirmiş bir genç başka ne yazabilir, işte böyle şeyler...
Müftü Efendi’nin nutku, umulandan da çok alkışlandı. Öbür nutuklann hiçbiri, Müftü’nün nutkunun etkisini yapmadı. Alkış kıyamet... Herkes “Bizim Müftü gerçekten derin hoca...’ demeve başladı. Doğrusu, Müftü Efendi de nutku hem iyi ezberlemiş. hem de güzel. heyecanlı söyledi.
O günden sonra. nerede bir tören, bir toplantı olsa, Müftü Efendiyi nutuk söylemeye
çağırdılar. Müftü Efendi de her gittiği yerde hep o nutku tekrarlaıp durdu. Yalnız nutkun içinden “tren” kelimesini çıkanvor. geri kalanlannı olduğu gibi söylüyordu. Nutuk herkese o denli güzel geldi ki. hiçbirimiz nutku tekrar tekrar dinlemekten bıkıp usanmıyorduk. Cumhuriyet Bayramı’nda. bir kereste fabrikasının açılışında. büvüklerden birinin şehre gelişinde, hep bu nutuk söylendi.
Ziya adında bir akrabamız var, babası çok zengin. Bunlar istanbul’dan bir gelin getirdiler. Görülmemiş. duvulmamış bir düğün yapıldı. Düğün ziyafetine: şehrin bütün ileri gelenleri çağnldı. Biz de gittik. Aile çok mutaassıp. ama son derece mutaassıp... Kadınlarla erkekler ayn odalarda yemek yivoruz. Ne de olsa gelin istanbullu olduğundan. yemekten sonra kadın erkek hep bir a-rava toplanıldı. Müftü Efendi’ye konuşması için rica edildi. Doğrusu, Müftü Efendi konuşmak istemedi. Ama öyle zorladılar ki, adamcağız konuşmak zorunda kaldı. AYağa kalktı, başladı konuşmaya:
59
“Muhterem hem şehrılerım’
Yeni kurulan bu yuva, garba açılan bir penceredir
Daha nutkun başında bir hoşnutsuzluk mınltısı başladı. Ailenin pencereye. hele garba açılan pencereye benzetilmesi. bizim mutaassıp çevremizin insanlannı
sinirlendirdi. Müftü Efendi gelini göstererek devam etti:
“Bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek...”
Zaten istanbul’dan kız aldığı için yayılan dedikodulardan sinirli olan damat Ziva’nm kaşı. gözü oynamaya başladı. Ziya’nm elleri titriyordu. Müftü Efendi devam etti:
‘Medeniyet, nur gibi medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. Onu hepimiz kucaklayıp bağrımıza basacağız. Çünkü o hepımizindir”
Sinirli, kızgın öksürüklerle nutuk kesiliyordu.
“İşte karşınızda tekerlek’ Tekerlek ne demektir2 Tekerlek olmasaydı, dünyada hiçb irimiz olamazdık. Tekerlek medeniyettir. Biz bugün tekerleğe. medeniyetin tekerleğine kavuştuk.
Damat Ziya elini arka cebine attı. Bir cinayet olabilirdi. Bu gergin havada Müftü Efendi, nutkuna devam etti:
“Şu tünele Bu delikten neler doğacak, Nurlu istikbal bizimdir”
Yer ver yükselen mınltıları, her zamanki gibi başansının sesli gösterisi sanan Müftü Efendi. damat Ziya’ya dönerek şöyle dedi:
“Bu bir Eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşehri Ivi
kullanırsan çok para kazan ırsın, zengin olursun, memlekette itibarın artar. İşler eskisi gibi zor değil artık. Her seferi seni zengin edecek. Kaç sefer olursa o kadar kdrlısın genç hem şehri ‘...
60
Arkadaşlan, damadın elini tutmasalar, kan dökülecekti. Kayınpeder. Müftü Efendi’nin
kulağına bişeyler söyledi. Müftü Efendi, başını salladı, nutkuna devam etti:
“İş, bır kere yol açılıncaya kadardır. Yol açıldı ya, herkes rahat rahat gidip gelecek. Arkadaş. cumhuriyetimizin sayesinde sahip olduğumuz bu kıymetli malın değerini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken ti tremelıyiz. Dikkatli b inmezsek, çab ucak bozulur, başkaları ıstıfade edemez, yabancının malı değil ki, hor kullanalım. Kendi malımız..”
Arkadaşlan dışan çıkardıklan için. damat Müftü Efendi’nin sözlerinin sonunu duymamıştı. Nutuktan sonra bir soğuk hava esti. Müftü Efendi, neden alkışlanmadığına çok şaştı. Ziyafet dağıldı.
Üç gün sonra da Ziya. İstanbul’dan getirdiği güzel gelini geri gönderdi. Boşandılar.
Biz artık buna alıştık: tanınmış bir gazeteci. bir yazar, bir politikacıyla. bir yönetmenle birlikte bir geziye çıkmışsa, uğradıklan yerlerde o politikacı, o yönetmen nutuk çekmişse. gezi dönüşünde yazar herkese şöyle der:
- 0 nutku ben hazırlamıştım.
Öyle nutuklar dinlemişizdir ki. sonradan söylenilenlere inanmak gerekirse. o nutku, beş kişi, on kişi yazmış olduklarını iddia etmişlerdir. Hiç değilse. yazılmış olan nutku düzeltmişlerdir. Böylece, bizdeki siyasi nutuklann çoğunun neden saçmasapan olduğu daha iyi anlaşılır.
Onun için politikacılar geziye çıkarlarken. en iyisi, dalkavuklarına güvenseler bile, anlanna gazeteci yazarlardan hiçbirini almamalıdırlar. Çünkü bunlar, onbinlerce kişi önünde politikacının coşkuyla oracıkta ezbere söyleyiverdiği nutku bile,
- Ben yazmıştım! diye sonradan övünürler.
Orada bulunanlardan daha kırkına varmamış bir gazeteci.
- Ben de çok nutuk yazmıştım zamanında, dedi, yazdığım nu
tuklarla milletvekili seçtirdiklerini bile vardır. ilk nutkumu ondokuz
yaşımdayken Müftü için yazmıştım.
Bu girişten sonra nutuk hikayesini anlatmaya başladı:
- Bizim orası küçük yer, taşra ili... Küçük yerde büyük görün
mek kolay oluyor. Ben de daha lisenin onuncu sınıfindayken. ilin
tek gazetesine başyazılar yazmaya başlamıştım. Herkes ‘Kalemi
kuvvetli maşallah” diyordu.
Liseyi bitirdiğim yıldı. Bizim ile demiryolu ulaştı. ilk tren gelecek. Herkeste bir hazırlık. bir hazırlık...
Müftü Efendi bizim uzaktan akrabamız olur. Bana bir haber gönderdi: ‘Aman bir nutuk yazsın, trenin geldiği gün okuyacağım...”
Müftü Efendi çok sayılan bir bilgin kişi. Çocukluğumuzdan beri büyük, küçük hep böyle duvmuşuz. Bize göre. Müftü Efendi’nin bilmediği hiçbişey yok. Gencimiz, vaşlımız buna inanmışız. Sanı57
rım, Müftü Efendi o zaman yetmişini geçkindi. Bembeaz uzun sakalı vardı. Evinden pek seyrek çıkardı. Böylece ağzından dökülen her hece. an bir değer kazanırdı. Biz onun çok derin bilgisini, bu susuşundan çıkanvorduk.
En çok bildiği tarih, bizim ilin tarihivdi. Bütün il sınırlan içinde geçmiş olaylan bilirdi. Şu evde kimler yaşamış. neler yapmışlar, eski yangınlan. Bizanslılar zamanını, islam ordusunun bu kenti zaptını, herşeyi, herşeyi bilirdi.
Bütün kent halkı Müftü Efendi’yle ovunurduk. Vali. Belediye Başkanı filan, bunların hepsi Müftü Efendi’den çok sonra gelirdi. Büyüklerden biri şehnmize gelse, hemen ziyaretine gider, Müftü Efendi’nin elini öperdi.
işte bu denli önemli kişi olan Müftü Efendi’nin, şehrimize ilk trenin gelişi günü yapılacak törende bir nutuk söylemesi gerekiyordu. 0 da bu çok önemli nutku yazma görevini bana vermişti. Bu işin ağırlığı altında ezildim. 0 yaşta. istanbul. Ankara gibi büyük şehirleri bile daha görmemişim, ilk trenin gelişinde neler söylemenin gerekli olduğunu bilmiyordum. Bütün bilgim, okuduğum bikaç kitaptan, gazete ve dergi azılanndan geliyor. Çok sıkı çalışarak üç günde, bir nutuk hazırladım. Müftü Efendi’ye amcamla gönderdim.
Trenin ilk gelişi günü büyük tören yapıldı. Bütün şehir halkı istasyona yığıldı. Lokomotif geldi. Kurbanlar kesildi. Önce Vali bir nutuk söyledi, arkadan Müftü Efendi... Ben, Müftü Efendi’den daha heyecanlıydım. Nutkun hl aklımda kalan parçalan aşağı ukan şunlar:
“Tren, garba açılan bır penceredir. Bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil başka şeyler de girecek. Medeniyet, tekerleklerin Üstüne binerek bize kadar geldi. Tekerlek ne demektir2 Tekerlek, medenıyetin ayağıdır. Tekerlek olmasaydı, dünyada hıçbirimiz olamazdık. Biz bugün tekerleklerin sayesinde ilerliyoruz. Şu tünele, şu dağların içine açılmış delıklere bakınız. Şu gördüğünüz delikten neler doğacak neler. Nurlu istikbal bızimdır.
Bu bir hazinedir. Eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşehrı’ Ivi kullanırsan, çok para kazan ırsın, zengin olursun, itıbarın artar.
Tekerlekleı raylar üzerinde kayacak, tşler eskisi gibi zor değil. Her seferi seni zengin edecek hem şehri’ Kaç sefer olursa o kadar krlısın.
İş yol açılıncaya kadardı. Bir kere yol açıldı ya, artık bütün hem şehrılerımız bu yolun üstünden kolaylıkla gidip gelecektir. Mallarımızın değeri artacaktır. Sen de malının değerini, kadrini bil’..
Cumhuriyet sayesinde önümüze gelen bu malın kıymetini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremelıyız. Dikkatli binmezsek bozulur, sonra bizden başkaları kullanamaz. Elin, yabancının malı değil ki hor kullanalım. Kendi malımız, bütün hemşehrilerimizin. Hepimizin ortak malımız..”
Ondokuz yaşında. taşra lisesini yeni bitirmiş bir genç başka ne yazabilir, işte böyle şeyler...
Müftü Efendi’nin nutku, umulandan da çok alkışlandı. Öbür nutuklann hiçbiri, Müftü’nün nutkunun etkisini yapmadı. Alkış kıyamet... Herkes “Bizim Müftü gerçekten derin hoca...’ demeve başladı. Doğrusu, Müftü Efendi de nutku hem iyi ezberlemiş. hem de güzel. heyecanlı söyledi.
O günden sonra. nerede bir tören, bir toplantı olsa, Müftü Efendiyi nutuk söylemeye
çağırdılar. Müftü Efendi de her gittiği yerde hep o nutku tekrarlaıp durdu. Yalnız nutkun içinden “tren” kelimesini çıkanvor. geri kalanlannı olduğu gibi söylüyordu. Nutuk herkese o denli güzel geldi ki. hiçbirimiz nutku tekrar tekrar dinlemekten bıkıp usanmıyorduk. Cumhuriyet Bayramı’nda. bir kereste fabrikasının açılışında. büvüklerden birinin şehre gelişinde, hep bu nutuk söylendi.
Ziya adında bir akrabamız var, babası çok zengin. Bunlar istanbul’dan bir gelin getirdiler. Görülmemiş. duvulmamış bir düğün yapıldı. Düğün ziyafetine: şehrin bütün ileri gelenleri çağnldı. Biz de gittik. Aile çok mutaassıp. ama son derece mutaassıp... Kadınlarla erkekler ayn odalarda yemek yivoruz. Ne de olsa gelin istanbullu olduğundan. yemekten sonra kadın erkek hep bir a-rava toplanıldı. Müftü Efendi’ye konuşması için rica edildi. Doğrusu, Müftü Efendi konuşmak istemedi. Ama öyle zorladılar ki, adamcağız konuşmak zorunda kaldı. AYağa kalktı, başladı konuşmaya:
59
“Muhterem hem şehrılerım’
Yeni kurulan bu yuva, garba açılan bir penceredir
Daha nutkun başında bir hoşnutsuzluk mınltısı başladı. Ailenin pencereye. hele garba açılan pencereye benzetilmesi. bizim mutaassıp çevremizin insanlannı
sinirlendirdi. Müftü Efendi gelini göstererek devam etti:
“Bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek...”
Zaten istanbul’dan kız aldığı için yayılan dedikodulardan sinirli olan damat Ziva’nm kaşı. gözü oynamaya başladı. Ziya’nm elleri titriyordu. Müftü Efendi devam etti:
‘Medeniyet, nur gibi medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. Onu hepimiz kucaklayıp bağrımıza basacağız. Çünkü o hepımizindir”
Sinirli, kızgın öksürüklerle nutuk kesiliyordu.
“İşte karşınızda tekerlek’ Tekerlek ne demektir2 Tekerlek olmasaydı, dünyada hiçb irimiz olamazdık. Tekerlek medeniyettir. Biz bugün tekerleğe. medeniyetin tekerleğine kavuştuk.
Damat Ziya elini arka cebine attı. Bir cinayet olabilirdi. Bu gergin havada Müftü Efendi, nutkuna devam etti:
“Şu tünele Bu delikten neler doğacak, Nurlu istikbal bizimdir”
Yer ver yükselen mınltıları, her zamanki gibi başansının sesli gösterisi sanan Müftü Efendi. damat Ziya’ya dönerek şöyle dedi:
“Bu bir Eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşehri Ivi
kullanırsan çok para kazan ırsın, zengin olursun, memlekette itibarın artar. İşler eskisi gibi zor değil artık. Her seferi seni zengin edecek. Kaç sefer olursa o kadar kdrlısın genç hem şehri ‘...
60
Arkadaşlan, damadın elini tutmasalar, kan dökülecekti. Kayınpeder. Müftü Efendi’nin
kulağına bişeyler söyledi. Müftü Efendi, başını salladı, nutkuna devam etti:
“İş, bır kere yol açılıncaya kadardır. Yol açıldı ya, herkes rahat rahat gidip gelecek. Arkadaş. cumhuriyetimizin sayesinde sahip olduğumuz bu kıymetli malın değerini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken ti tremelıyiz. Dikkatli b inmezsek, çab ucak bozulur, başkaları ıstıfade edemez, yabancının malı değil ki, hor kullanalım. Kendi malımız..”
Arkadaşlan dışan çıkardıklan için. damat Müftü Efendi’nin sözlerinin sonunu duymamıştı. Nutuktan sonra bir soğuk hava esti. Müftü Efendi, neden alkışlanmadığına çok şaştı. Ziyafet dağıldı.
Üç gün sonra da Ziya. İstanbul’dan getirdiği güzel gelini geri gönderdi. Boşandılar.
MUTLU OLMA ŞANSI
Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını
acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile
içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını
acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile
içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın
rakıname
rakıname
içmesinin bilene
zevk-u sefadır rakı
içme'yi bilmeyene
cevr-ü cefadır rakı.
bir münasip mikdarı
muhabbet anahtarı
kaçırırsan ayarı
can'a ezadır rakı.
ne dert kalır, ne keder,
içeni mes'ut eder.
içebilirsen eğer
ruhu ciladır rakı.
ham ervahsan yanaşma
arif'sen ondan şaşma,
iç ama, haddi aşma
ferahfezadır rakı.
yarattığı ahengi,
ne saz verir ne çengi,
terbiyenin mihengi
dense sezadır rakı.
beyaz peynir, domates,
yanına bir kavun kes,
çiğ köfteyle ne enfes
bir iptiladır rakı.
biraz tuzlu leblebi,
kadehin billur leb'i,
dudakları öpmeli,
yoksa hebadır rakı.
ehli kemal olana
zevkle hem'hal olana,
sohbette tad bulana,
yar'ı vefadır rakı.
misten ala kokusu,
ana sütü gibi su,
şu ki sözün doğrusu
müstesna ma'dır rakı.
dost bezminde sohbette
neşe-i muhabbette
her manevi lezzete
bir vasıtadır rakı.
nükte, cinas anlayan
ahengi-i bezm'e uyan,
içip zırvalamayan,
işte o'nadır rakı.
eşek içince zırlar,
köpek içerse hırlar
kedi içse tırmalar,
insanlar'adır rakı.
al kadehi eline,
dokun gönül teline,
muhabbet alemine,
bir merhabadır rakı.
adabı, erkanı var,
zamanı mekanı var,
kimin ki iz'anı var,
o na şifadır rakı.
gönül dargınlarına,
vefa kırgınlarına,
hayat yorgunlarına,
haza devadır rakı.
mirkelamoğlu der ki:
had bilmezsen eğer ki,
öyle rüsva eder ki,
başa beladır rakı..
necip mirkelamoğlu
içmesinin bilene
zevk-u sefadır rakı
içme'yi bilmeyene
cevr-ü cefadır rakı.
bir münasip mikdarı
muhabbet anahtarı
kaçırırsan ayarı
can'a ezadır rakı.
ne dert kalır, ne keder,
içeni mes'ut eder.
içebilirsen eğer
ruhu ciladır rakı.
ham ervahsan yanaşma
arif'sen ondan şaşma,
iç ama, haddi aşma
ferahfezadır rakı.
yarattığı ahengi,
ne saz verir ne çengi,
terbiyenin mihengi
dense sezadır rakı.
beyaz peynir, domates,
yanına bir kavun kes,
çiğ köfteyle ne enfes
bir iptiladır rakı.
biraz tuzlu leblebi,
kadehin billur leb'i,
dudakları öpmeli,
yoksa hebadır rakı.
ehli kemal olana
zevkle hem'hal olana,
sohbette tad bulana,
yar'ı vefadır rakı.
misten ala kokusu,
ana sütü gibi su,
şu ki sözün doğrusu
müstesna ma'dır rakı.
dost bezminde sohbette
neşe-i muhabbette
her manevi lezzete
bir vasıtadır rakı.
nükte, cinas anlayan
ahengi-i bezm'e uyan,
içip zırvalamayan,
işte o'nadır rakı.
eşek içince zırlar,
köpek içerse hırlar
kedi içse tırmalar,
insanlar'adır rakı.
al kadehi eline,
dokun gönül teline,
muhabbet alemine,
bir merhabadır rakı.
adabı, erkanı var,
zamanı mekanı var,
kimin ki iz'anı var,
o na şifadır rakı.
gönül dargınlarına,
vefa kırgınlarına,
hayat yorgunlarına,
haza devadır rakı.
mirkelamoğlu der ki:
had bilmezsen eğer ki,
öyle rüsva eder ki,
başa beladır rakı..
necip mirkelamoğlu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)