SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

12 Şubat 2020 Çarşamba

Oyunculuk Hikayeme Giriş


Kamera ile ilk tanışmam lise son sınıfta aldığımız o ilk çıkan kameralı ucuz bir telefon ile olmuştu. Bön bön bakıp ne çekeceğimi ne diyeceğimi bilmeden rastgele kayıt tuşuna basıp kendimi izlemenin verdiği dayanılmaz keyfi hiç unutmuyorum. Tıpkı ilk defa kasetlere teypte yaptığımız ilk ses kaydında almış olduğumuz keyif gibiydi. Bir de en büyük kuzenimin düğünündeki düğün kamerasına çekilmiş görüntülerim mevcutmuş. Görüntüleri izlemedim ama o geceyi hatırlıyorum. Çok fena dağıtmıştık Murat abi ile, herkes bizi izlemişti.Serbest stilde kolbastılar, yerde havada delice tepinmeler, daha neler neler.. kan ter içinde kalmıştık oynamaktan. Aile akraba arasında bayramda seyranda toplanılınca hep anlatılır ve gülünür..
Ama profesyonel anlamda ilk kez kamera karşısına İzmir’de bir ajansta tanıtım videosu çekmek için geçmiştim. Gerçekten kamera karşısında ilk defa olmak çok üst seviyede heyecanlı bir olaydı benim için. Üstelik bir de kendimden bahsedecektim, yani kamera olmasa bile benim ve gözlemlediğim kadar çoğumuzun en zor anlarından biridir kendini tanıtma hadisesi. Şimdi hem kendim hakkında konuşacak ve hem de bunu kamera karşısında yapacaktım. Oldukça terletici ve baya kulak kızartıcı bir aktivite. Neyse ki öyle ya da böyle bir şekilde hallettim. Hallettim de, bu kadar zor anlar yaşadıktan sonra iyi bir rol beklerken bir gece minibüsün içinde oturan yolcu figürasyonu oldum. Hatırladığım kadarıyla TRT Kırmızı Işık belgeseliydi. O görüntüme hiçbir zaman denk gelmedim. Belki de hiç kadraja bile girmemişimdir yahut girmişimdir de arkada flu görüntünün içinde izole olmuşumdur, kim bilir..
Sonraki ise en profesyoneli idi. Foça’da Dalgakıran dizisi çekiliyor. Başrolünde de İlhan Mansız var. Futbolu yeni bırakmış, bir Beşiktaşlı olarak onun inanılmaz hayranıyım. Bir geldi yanımıza, gece çekimi, gözler şiş, kafa bi dünya, göbek desen almış başını gitmiş. Onun olup olmadığına kameranın karşısına geçene kadar inanmadım ki hala da şüphelerim var çünkü dizi 4. Bölümden sonra yayından kaldırıldı. Her neyse, ben o ilk bölümde bir akşam yemeği sahnesinde garsonu oynamıştım. Profesyonel anlamda ilk kamera oyunculuğu deneyimim her ne kadar kısa da olsa o olmuştu. Naçizane bir hatıra kaldı işte.
Tabi ben o sıralar tiyatroya ve oyunculuğa çok takmış durumdayım, kanımın son derece fokur fokur kaynadığı bir dönem de zaten, kameranın tadını da almışım durur muyum? Bırakır mıyım bu işin peşini hiç? Tabi ki de bırakmadım. Bir sinema filmi, adı da Almanya’ya Hoş Geldiniz. Alman yapımı bir film ama yönetmeni gurbetçi bir Alamancı.. Kendi hayat hikayesi herhalde, neyse, orda da bir jandarma karakolunun önünde nöbet tutan bir jandarmayı canlandırıyorum. O filmi de yıllarca aradım, adını bile unutmuşum. Almanya film kalmış aklımda. Başka da bir şey hatırlamıyorum. Bir gün Kebab Connection diye bir film izlerken ordaki çocuğun bizim filmde de olduğunu fark ettim. Denis Moschitto. Sonra onun oynadığı filmleri araştırıp ordan buldum filmin ismini. Almanya’ya Hoş Geldiniz. Sonra bu filmi internette araştırdım ki internet o zaman şimdiki kadar veri zenginliğine sahip değildi, vcd-dvd ciler vardı. Oralara baktım, aradım taradım hiç biyerde yok böyle bi film. Dedim ki heralde Almanya’da gösterim için çektiler ya da festival filmi. Öyle kaldı, hep görüntümü merak ettim durdum. Derken bigün otobüs yolcuğu yapıyorum, o klasik koltuk arkası ekranlar yeni çıkmış. Orda rastgele filmleri kurcalarken bu film çıkmasın mı karşıma? Hayret.. gökte ararken otobüste buldum filmi. Hemen kare kare piksel piksel ileri geri sara sara sonunda kendi sahnemi buldum. İnanın kasketten ve çekimin yan profilden yapılmasından dolayı benim olduğuma dair şahit ister. Hani ben bilmesem orda oynadığımı ben bile inanmam ben olduğuma. O derece yani. Bir de o kadar kısa ki sahne ben diyim 10 saniye, siz deyin 5 saniye. Yani bunun için miydi bu kadar arayış ve umut.
Her neyse, bigün bizim Atilla ile tanıştım İzmir’de bir tiyatroda tanışıp sonra Euterpe Sanat’ı kurduk. Euterpe Sanat olarak sessiz bir kısafilm çektik ama onu da izleyemeden o gruptan ayrıldık, filmin montajını yapan arkadaşı sonra bidaha hiç görmedim bile.
Ati ile Konak Kent Tiyatrosunu kurduk. O sinema okuduğu için bir sürü kısafilm projesi vardı. Hep heycanlı heycanlı projelerini anlatır beni de heveslendirirdi. Yok şeytandı, yok marangozcuydu falan.. Bigün dedim ya Ati artık çekelim şunlardan birini. Ne lazım bunun için, kamera. Bana miniDV bi handycam aldırdı. İlk olarak bikaç belgesel tadında bişeyler çekmeye çalıştık, gezilere gidip Çanakkale Gezisi, Seferihisar gezisi falan çektik Konak Kent Konseyi ile beraber. Yetmedi bir de geçtik kameranın karşısına 3S (Spor-Sanat-Siyaset) hakkında doğaçlama gündemsel atalım tutalım dedik. Tabi o zamanlar youtube, youtuberlık falan yok. Ah keşke olsaydı da, biz de görüntüleri atabilseydik youtube’a, belki de şimdiye fenomen olmuştuk.
Okul bitti 2011’de ve ben İlk kez İstanbul’a yaşamaya geldim. O dönem abim istanbul’daydı onun yanına yerleştim ama o kadar uzaktaydı ki, merkeze gelmem, 2 minibüs, 1 otobüs, 1 tramvay ile 2.5-3 saat sürüyordu. Dedim bu iş böyle olmucak, en iyisi ben merkeze taşınayım, tabi ki en uygun yer neresi? Tahmin ettiğiniz gibi taksim, tepebaşı.. tarlabaşı ile Kasımpaşa arası biyer.. 2012 senesi, aylardan Ocak, her yer kar kış, ben terasta kömürlük gibi bir odada kırık bir cama poşet yapıştırmış şekilde altımda elektrikli battaniye ile yaşamaya çalışıyorum. Bir taraftan Uçurum diye bir dizi işi aldım. Çok heyecanlıyım. Ozan karakteri, ilk bölüm çekiliyor, devamı olabilir. Hayaller, toz pembe hayaller.. İlk sahne Aksaray’da çekiliyor. Mehmet Ali Nuroğlu ile çekiyoruz. O taksici, beni alıp karıma götürüyor. Karım da onun eski nişanlısıymış meğer, falan fıstık.. klasik türk draması. Her neyse, aradan 1 hafta geçti Beykoz’da devam sahnesini çektik. Sonra bi daha bana haber falan gelmedi. O işten sonra bu sektöre uzunca bir süre ara verdim. Askere gittim, dönüşte Bodrum’a gittim. Başka işlerde çalıştım. Tüm hayallerimi, heveslerimi yüreğime gömdüm.  Aradan geçen 7 yıl içimdeki ateşten bir kıvılcım dahi söndüremedi. Hep bir fırsat kolladım tekrar İstanbul’a dönmek için.
Nihayet, 2019 Ağustos ayının 23. Günü, İzmir’den, bu yarım kalan hikayemi belki henüz çeyreği bile yazılmamış hikayemin devamını yazmaya doğru çok büyük umutlarla yola çıktım.
İlk olarak Şampiyon Dizisinde bütün başrollerin olduğu bir sahnede Polis oldum. 2. Bölümün son sahnesi, 3. Bölümün ilk sahnesi. Tolgahan Sayışman’ı tutukluyorum, Erdal Özyağcı’ya hesap soruyorum falan. Hayatımın en önemli sahnesini oynuyorum, bir ustayla oynuyorum. Ne büyük şeref benim için. Ne büyük gurur.
Ardından bildiğiniz diğer işler sırasıyla gelmeye başladı işte. Sonra reklam deneyimlerim oldu, şu an henüz yayınlanmasa da LASSA ve önümüzdeki günlerde çekeceğimiz Ziraat Bankası reklamı.
Bu arada araya sıkıştırdığım bir televizyon programı da var. Malumunuz Beni Takip Et. Onun macerasını Beni Takip Et başlıklı yazımda anlatmıştım zaten. Reality Show formatında instagramda takipçi kasma yarışması. Ödülü 100.000 TL idi. Son hafta elendim ama TV ve Sosyal Medya hakkında detaylı bilgi sahibi oldum diyebilirim. Tek kazancım bu oldu bence. Onun dışında pek de bişey öğrendiğimi söyleyemem ama deneyim deneyimdir. Bu arada çok ilginç bişey öğrendim, dizlere ana cast oyuncu seçimi yapılırken artık takipçi sayılarına bakılarak seçim yapılıyormuş. En azından nasıl takipçi kasılır onu öğrenmiş oldum :)
Bu programdan sonra Hayalimdeki Gelinlik diye bir programın tanıtım filmini çektik. Ben damat olmuştum. Ancak Star TV nedense bu tanıtımı yayınlamadı. Böyle şeyler çok oluyor, artık şaşırmıyorum. Bir keresinde de Benim Tatlı Yalanım dizisine gittim, tesadüfen yine Star TV işi, ilk çekim Kemerburgaz’da, bi taksiciyi oynuyorum, kadını alıp başka bir yere götürücem. Neyse, ordan alıyorum kadını, sahne bu kadar. Birkaç gün sonra devamı yine Beykoz’da. Takside klasik adres tarifi, inerken ücret muhabbeti falan oluyor, genel çekim, yakın çekimler falan alınıyor ama o da ne 2 hafta sonra diziyi izliyorum, ileri-geri ileri-geri sarıyorum sarıyorum benim sahnem yok, dışarıdan bi taksi genel görüntüsü dışında başka da bişey bulamadım. Benim esamem okunmuyor yani. Sen o kadar 2 tam gününü harca ama oynadığına dair bir kanıt olmasın, ne kötü bir his. Hiç yayınlanmaması daha iyiydi en azından. Umut edip yayınlanmasını falan beklemiyosun, yayınlanınca aramaya çalışmıyosun hiç değilse. Hayalimdeki Gelinlik’te de 2 ayrı gün, Kadıköy evlendirme dairesinde ve Bağdat caddesinde koşturmuştuk. Başka bir gün de Ümraniye’de bir gelinlik dükkanında bir sahne çekmiştik. Nedense bu 2 iş beni üzmüştü. Emeğinizin boşa gitmesi hoş bişey değil tabi. Hele ki bu işler sizin için diğer işlere referans olabilecek şeylerse.
Netflix Atiye dizisinde haber spikerini oynadım. Son bölümde başrol bıçaklanıyor, onun haberini sunuyorum. Neyse, dizi yayınlansın diye 2 ay bekledim, sonuçta Netflix ve büyük referans olucak bir iş. Şansa bakın ki, 1. Sezon tam da o bıçaklanma sahnesinde bitiyor. Benim sahne 2. Sezona kalıyor..
Başka başıma gelen enteresan bir olay, gece 3buçukta evimden alınıyorum bir reklam çekimi için, karşı tarafa geçiyoruz anadolu’ya, suadiye’ye. Sabahın 5’inde orda günün aymasını bekliyoruz. Gün aydı, ekip kahvaltısını yaptı, set kuruldu, çekimler başaldı, benim takım elbisem yok diye sahneden çıkarıldım. O gün hiç bişey yapmadan akşama kadar bekledim, belki figürasyon olarak kullanılırım diye, ki bunun bir örneğini de penti reklamında yaşamıştım. Gece Barbaros Bulvarındaki Conrad otelde çekim yapıyoruz. Özge diye bir kız oynuyor başrolde. Biz de onu çeken foto muhabirleriz. Bir de baloya katılan kavalye olduk falan. Bekledikçe farklı rollerde figüran olarak kullanılabiliyorsun bu sektörde. Açıklamaları da şu, biz senin yövmiyeni verdik, istediğimiz gibi kullanma hakkına sahibiz. Nokta.

Artık sektörü iyice öğrendim. Psikolojik ve fiziksel zorluklarına alıştım. Deneyim ve maddi kazanç için küçük büyük az çok demeden gelen işleri kabul ettim. Her geçen gün showreel’lerim arttıkça ve çeşitlendikçe daha iyi bütçeli ve uzun süreli roller almaya başladım. Doğal olarak her standart insan gibi (arkanızda kimse yoksa) emeklemeden yürüyemeyenlerden biriydim ben de. Emekleme aşamalarını atlattım ve şu an yürüyorum. Çok yakın zamanda da o hepinizin merakla beklediği koşulara başlıcam. Sonra da depar atıcam. O hızlı zamanlarım da pek yazma fırsatı bulamam diye şimdi sakince peşin peşin yazayım dedim buraya.

ULAŞ TUZAK

16 Ocak 2020 Perşembe

BAŞARININ SIRRI - K.İ.Ç.S.


Başarıya giden yolda en önemli 4 unsurdan ilki ve bence en önemlisi KARAR verme aşamasıdır. Hangi konuda başarılı olmak istiyoruz? Hayalimiz ne? Ben yıllarca kendime hep bu soruyu sordum. Yıllar içinde sürekli değişip duran cevaplarım yüzünden tam bir hercai olmuştum. Bir türlü tam olarak ne istediğimi bilmiyor bu yüzden de verdiğim kararlar hiçbir zaman içime sinmiyor ve dolayısıyla sonu gelmiyordu, sonlandıramıyordum. Küçüklüğümde hep kendime idol olarak gördüğüm “Atatürk Olmak” düşüncesinin bir ütopya olduğunu anlamamdan sonra kendimi spora verdim. 10 yıl boyunca zeki, çevik ve de ahlaklı bir sporculuk hayatım oldu. Amatör olarak başladığım minder güreşinde lisanslı profesyonel sporculuğa kadar yükseldim. Yerel, bölgesel ve ülke çapında başarılar elde ettim, madalyalar kazandım. Ama ağır antrenman koşulları ve de hem fiziksel hem mental olarak disiplinli bir hayat tarzını tüm yaşantım boyunca sürdüremeyecek olma düşüncesi beni bir karar verme dilemmasına soktu. En iyisi derslerime odaklanmaktı. Matematiğim çok iyiydi, ayrıca çok da seviyordum matematik dersini. Çok iyi bir lise yeni hayalim olmuştu. Ancak vasat bir Anadolu Lisesi deneyiminden sonra ne olacağıma dair bütün fikirlerim yitip gitmişti. Hiçbir zaman klişe bir mesleğim olsun istemiyordum. Hayalimde hiç bi zaman avukat, doktor, mühendis üçlüsü olmadı bu yüzden. Hele ki öğretmen olmayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Şimdiki kadar olmasa da o zamanlar da herkesin ünlü olma isteği vardı. Bununla ilgili de o zamanların popüler lafı “ya topçu ya popçu olacaksın” dı. Tabi Anadolu’nun küçük bir yerleşiminde yaşayan biriyseniz, bir de üstüne imkansızlıklar içinde hayat mücadelesi veren bir ailede yaşadıysanız, bu düşünceleriniz tamamiyle hayal ürünü oluyordu. Herkes gibi ben de sıradan bir devlet üniversitesinde, öss puanıma göre rastgele tercihler yapmak zorunda kaldım. Bir yanlış bir yanlışı daha doğurmuştu ve ben hayallerimden bir tık daha uzaklaşmıştım. Hatta o kadar uzaklaşmıştım ki, 360 derece düşünürsek, diğer tarafından da oldukça yaklaşmış olduğumu gördüm. Hani sabaha en yakın olan zamanın gecenin en karanlık olduğu andır, klişesi.. Üniversitenin ilk yılında tiyatro ile tanıştım ve takdir edersiniz ki  şu anki her şeyin kıvılcımı o zaman yanmış oldu.
Yaşım henüz 18 idi ve ben hala kararsızlık deryasında bocalamaya devam ediyordum. Okulu, bölümümü, dersleri, okuldaki insanları sevmiyordum, sevemiyordum bir türlü. O güne kadarki vermiş olduğum yanlış kararlar silsilesi beni tam bir çukurun içine, bataklığa saplamıştı. Buradan kurtulabilmenin en iyi ve tek yolu daha iyi bir karar vermekti, verebilmekti. Ve ben bir karar daha verdim, iyi ya da kötü.. doğru ya da yanlış.. bir karar vermem gerekiyordu ve ben bir karar verdim, verebildim. Okulu bırakıp tiyatro yapmaya başladım. 2 yıl küsür süreyle.. Baktım işler istediğim gibi gitmiyor, okula geri dönüp okulu bitirdim, mezun oldum. Artık ben de bir üniversite lisans mezunu, işsizler ordusuna katılacak yeni bir neferdim. Birkaç işte çalışmayı denedim, baktım yine olmuyor, askere gitmeye karar verdim. 6 ay boyunca ne olacağıma karar vermeyi düşünmekle geçirdim. Onlarca kitap okudum, yetmedi bir de roman yazdım ama ne olacağım, ne yapacağımla ilgili hala bir fikrim yoktu, net bir karar veremedim. Döndüm ailemin yanına, başladım bir kitap dükkanında çalışmaya. Amaçsızca doğaçlama yaşıyordum, hayatın anlamını anlamaya çalışıyor, her gün yeni bir kitap okuyor, felsefe yapıyor yine de bir yere varamıyordum. En sonunda bir kızın peşine düştüm, her şeyi unuttum, anın tadını çıkarmaya verdim kendimi. Derken kızın yüzünden KPSS çalışmaya başladım bir süre sonra. Eğer evlenmek ve de ciddi bir hayat kurmak istiyorsak benim de “düzgün bir iş”im olmalıymış. Bu nedenle bir anda elimde sınav kitapçıklarıyla dershaneye giderken buldum kendimi.  O kadar motive olmuşum ki, son dershane deneme sınavında zirveyi gördüm. 95 puanla liste başıydım. Matematik full 45te 45. Tam dedim oğlum bu iş tamam, devlet memuru oluyorsun ama o da ne? Hatun yok piyasada. Terk etmiş gitmiş bizi. Hadi bakalım buradan yak. Sınava 3 hafta kala yapılır mı bu adilik? Her neyse benim bütün hayallerim sil baştan, e tabi yeni bir karar verme aşaması da cabası.. 3 hafta boyunca hiçbir şey yapmadım, dolayısıyla sınav da pek iç açıcı geçmedi. En güvendiğim matematikte bile 5 boş bikaç tane yanlışım vardı. 84 küsür bir puan almıştım. 90 puan altında atanmak imkansız gibiydi, nitekim atanamadım. Yepisyeni nur topu gibi bir karar verme aşaması daha karşıma çıkmış oldu böylelikle. Karar vermekten sıkılmıştım artık, noluyorsa olsundu bundan sonra. Dedikten sonraki süreçte depresyonik bir yaşamın içine sürüklenmek kaçınılmaz olmuştu. Yaklaşık 2 ay boyunca yatalak hasta gibi yatağımdan çıkmadan yaşayan bir ölü gibiydim. Artık bir karar vermeliydim yoksa sikecektim bu hayatımı. Gidip ziraat bankasına 50 TL yatırdım, yeniden ÖSS’ye girecektim. Spor akademisi okumaya karar verdim. Neden olmasındı? Zaten 10 yıl tecrübeli profesyonel sporcu değimliydim? Yapardım, yapabileceğime inandım ki yataktan kaldırdı bu inanç beni. Sınav harcını yatırdıktan sonra evin yakınında bulunan şehir stadyumunda koşmaya başladım. Form tutmalıydım, kondisyonum eksikti çünkü. Yaklaşık 1 hafta boyunca istikrarlı bir şekilde düz koşularımı yaptıktan sonra özel bir bankanın sınav çağrısı geldi istanbul’dan. O sıra abim de İstanbul’da çalışıyordu. Bastım gittim. Sınava girdim, ilk yazılı aşamayı geçtim. 1 hafta sonra sözlü mülakata çağırdılar. Ona da girdim çıktım ve onun sonucunu beklerken bir başka özel bankadan direk iş teklifi aldım. Hem de Bodrum’da çalışmak için. Düşünmeden kabul ettim. Bu nasıl bir sinerjiydi böyle. 10 gün öncesine kadar yatağında çaresizce hayattan ümidini kesmiş biriyken, bir hafta içinde beden eğitimi öğretmeni olmaya karar verip sınav harcı yatıran, antrenmanlara başlayan ve bir banka sınavı daveti alıp başka bir bankadan iş teklifi alan birisine dönüşmüştüm. Mucize gibi bir şeydi gerçekten. O bankaya girip tam 2 yıl aralıksız çalıştım. Araba aldım. Sonra işten atıldım, yeni bir karar aşaması daha başladı. Anladım ki bu hayatta karar verme süreci hiçbir zaman bitmiyordu, bitmeyecekti de. O yüzden diyorum, başarıya giden en önemli adım Karar vermektir diye, hatta daha da en en en önemlisi Doğru Kararı verebilmektir. Tabi verdiğimiz kararın doğru karar olup olmadığını denemeden asla bilemiyoruz maalesef. Yine eğrisine doğrusuna bakmadan bir karar verdim. Eksper oldum. Manisa-İzmir ve Bodrum’da 1 yıl boyunca gayrimenkul değerledim, raporlar yazdım. Ama fark ettim ki ben bu olmak da bu işi yapmak da istemiyorum. Turizmde barmenlik, Beach’lerde tanıtım organizasyon PR işleri de yaptıktan sonra yaz bitimine yakın ne olursa olsun inceldiği yerden kopsun, atın ölümü arpadan olsun diyerek pılımı pırtımı toplayıp İstanbul’un yolunu tuttum. En azından hayallerime yakın yaşamak da bir şeydir değil mi.
Bir sonraki aşamaya geçebilmem oldukça zamanımı aldı, 30 yıl kadar..Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, nihayetinde içime tümüyle sinecek bir karara varabilmiştim. Ben sanatçı olacaktım. Atatürk olamadım ama O'nun '.. hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz ama Sanatçı olamazsınız' sözüne çok takmıştım. Olucaktım işte, gör bak nasıl oluyorum.. Hıh.. 
KARAR aşamasından sonraki en önemli aşama ise İNANÇ aşamasıdır. Bu aşama da oldukça sıkıntılı ve sürüncemeli bir süreçtir. Çok zordur gerçekten, hem de düşünüldüğünden de zor. Herkes, “inanmak başarmanın yarısıdır” der. Bence inanmak=başarmaktır. Başarmanın %100’üdür inanmak. Burada asıl mesele inanmayı başarmaktır. Sadece beyninizle yada kalbinizle değil, tüm organlarınızla, tüm dokularınızla hatta tüm hücrelerinizle, tüm atomlarınıza kadar bu inancı hissetmelisiniz. Aldığınız her nefeste, iki kalas bir heveste, attığınız her adımda, içtiğiniz her su damlasında, yediğiniz her lokmada buna inanmalısınız. Her gece yatarken en son bunu, her sabah kalktığınızda ilk önce bunu düşünmelisiniz. Hatta rüyanızda bile bunu görmelisiniz. Bununla kafayı sıyırtmalısınız iyice. Hayattan koparmalı bu inanç sizi. Öylesine, ölesiye inanmalısınız. Bu konuda obsesif kompülsif olmalısınız tam manasıyla. Adınızdan daha çok emin olmalısınız bu İnancınıza. Kesinlikle en ufak bir şüphe dahi duymamalısnız. Olmayacağına, yapamayacağınıza dair herhangi bir endişe barındırmamalısınız içinizde. Hatta olduğunu görmelisiniz bile artık. Elinizi uzatsanız alabilecek kadar yakın olduğunuzu bilmelisiniz.
Evet artık inanıyorsunuz gerçekten, hatta öylesine inandınız ki, etrafınızdaki herkesi ikna ettiniz, onlar da en az sizin kadar inanıyor artık. Bakın burası çok önemli; size inanmayanlar bile artık sizden daha çok inanıyor olmuşlar size..
Bir sonraki aşama, ÇABA. Çaba gösterilmeyen hiçbir inanç işe yaramaz, kati suretle meyvesini vermez, inancınız ne kadar çok büyük olursa olsun. Hatta inancı daha da körükleyen şeydir çaba. Ne kadar çok çabalarsanız içinizdeki inanç ve motivasyonunuz o kadar artacaktır. Kararlılığınız kat ve kat artacaktır. Bu aşamada bahaneye yer yoktur. İnsan yapmak isterse bir yol bulur, yapmak istemezse de hep bir bahane bulur.  Tüm imkansızlıklara, tüm olumsuzluklara “RAĞMEN” bir yol bulmak zorundayızdır. İmkansızlıklar içinde imkan yaratmak da bir çabadır sonuçta. Sakın tespit yapmayın bu aşamada, yorum hiç yapmayın. Bu sizi zayıflatır ve yavaşlatır hatta yıpranmanıza sebep olur. Yıpransanız dahi, ki mutlaka yıpranıcaksınız, yıprandığınızın farkına varmamalısınız. Kendinize acıyacak üzülecek vaktiniz yok, olmamalı. Cahil cesareti ile kilitlenmiş olduğunuz hedefe hiç durmadan koşmaya devam edin. Zira siz değilmiydiniz ilkokulda her sabah bu uğurda yürümeye and içen.. Pes etmeden yılmadan çabaladık çabaladık ve yine çabaladık. Sonunda çabalamaktan anamız ağladı, biz de ağladık ama çabalama aşamasında başarıya bir adım daha yaklaştık. KARAR-İNANÇ-ÇABA üçgenini kurabildiyseniz işin %80’ini halletmiş olucaksınız. Buna tüm samimiyetinizle inanın. Çünkü hayatın sırlarından bir tanesi işte burada ilk olarak karşımıza çıkıyor. %80’e %20 kuralı, diğer bir adıyla Pareto kuralı. (İtalyan istatistikçi Vilfredo Pareto’nun keşfettiği bilimsel bir yasa) Özetle açıklamak gerekirse; sorunların %80’i, sebeplerin %20’sinden kaynaklanır. Bir başka örnekte; bir şirketin gelirlerinin %80’i müşterilerinin %20’sinden kaynaklanır. Bununla ilgili olarak yüzlerce örnek var, merak edenler araştırabilir. Bizim konumuza uyarlarsak eğer; başarıya ulaşmak için izleyeceğimiz yolların %80’i, başarının %20’si içindir. Ya da tersinden bakarsak, Başarının %80’i, yaptıklarınızın %20’sinden kaynaklanır. Yani, KARAR-İNANÇ-ÇABA üçlüsü yapacaklarımızın %80’i olmakla beraber, başarımızın sadece %20’sini kazandırmış oluyor. Başarının %80’ini yani başarıyı asıl elde edeceğimiz kısmını yapacaklarımızın %20’lik kısmını yaparak elde edicez. Peki napıcaz? Nedir bu %20’lik kısım?
İşte geldik dananın kuyruğunun koptuğu, kopacağı yere. SABIR’a. Evet, bize başarıyı getiren, getirecek olan son %20’lik parametre SABIR’dır arkadaşlar. Başarıya ulaşma yolunda çaba gösterip de başarılı olamayan, defalarca denediğini söyleyip de bir türlü başaramayan kişilerin hepsinin ortak püf noktası bu. Onlar başarının gelmesi için gereken SABIR’ı gösteremediler.  Elmasa bir kazma uzaklıkta vazgeçen madenci görselini hatırlarsınız. İşte anlatmak istediğim tam da bu. Kendi çabalarını yeterli görüp olamayacağına kanaat getiren insanlardır bunlar. Ünlü bir söz vardır, “Yenilince değil, vazgeçince kaybedersin”diye. Başarıyı elde etmek için çok zaman harcamış olabiliriz, hatta gereğinden de çok olmuş olabilir bu zaman ama “ASLA VAZGEÇME” kuralı  işte tam bu noktada devreye giriyor. Bunun için söylenmiş bir söz bu da. Başarılı olamayan insanların %80’i hep bu noktada pes ettiler. %20’si ise pes etmedi, SABIR gösterip başarılı oldular. Çünkü onlar tüm hücreleriyle, tüm atomlarına kadar inanmışlardı. Daha o ilk aşamada KARAR’larını verdiklerinde bunu başaracaklarını görmüşlerdi. Bu uzun, çetrefilli ve pek sancılı yolculukta asla vazgeçmemeyi göze almışlardı. Bunun sonucunda istedikleri yere haklı gururlarıyla ulaşmayı başardılar. Zaten tüm bu adımları uygulayıp başarılı olamamak da bir mucize olsa gerek.
Artık BAŞARI’nın Sırrını siz de biliyorsunuz.
BAŞARI = KARAR+İNANÇ+ÇABA+SABIR
 Eee o zaman ne duruyorsunuz? İstediğinizi elde edene kadar, başarana kadar;
 PİLAVDAN DÖNENİN KAŞIĞI KIRILSIN!


ULAŞ TUZAK
Tüm Sosyal Medyalarda: @ulastuzak


13 Ocak 2020 Pazartesi

İki Aşık

Gelmeye korkuyorsun..
bende.
Bi de ellerini tutmaya..
İki korkak;
birbirimizin nefeslerine özlemli.
Sürekli bir kaçalım buralardan düşüncesi içerisinde,
asla çekemeyeceği küreklerin düşünde..

Ulaş TUZAK

7 Ocak 2020 Salı

ALTIN PORTAKAL'LAR


Düşündüm de, Milli Değerlerimize o kadar da çok değer vermeyen bir toplum olduğumuzun bir kez daha farkına vardım. Öylesine manipüle edilmiş, öylesine yabancı hayranı olmuşuz ki, kendi baş yapıtlarımızın bile farkında olamıyoruz. Saman alevi gibi hemen unutturuluveriyorlar bize yahut biz balık hafızalı olduk iyice..

Her sene Oscar Törenini hiç kaçırmayız değil mi? Ya da sevgili basınımız biz kaçırsak bile bize her türlü kanaldan bu bilgileri sunar ve defalarca kez hatırlatır. Her türlü kaçırma olasılığımızı ortadan kaldırırlar. Biz de bu bilgiyi bilmekle kendimizi kültürlü sayarız. Son 10 yılın Oscar Filmlerini hemen hemen büyük çoğunluğumuz ezbere sayabilir değil mi? Bununla da övünür pek çoğumuz. Halbuki, kendi kültürümüz, kendi milli değerimiz olan Altın Portakal'da en son ödül alan filmi bile kimse hatırlamaz.. 
İşte bu yazıyı yazma sebebim de tam olarak budur. Bu değeri, bu değerli filmlerimizi, bu değerli yönetmenlerimizi sizlere hatırlatmak istedim.

1964'te 1.si düzenlenen bu güzide festivalimizin ilk olarak En İyi Film ödülünü Senaryosunu Orhan Kemal'in yazdığı ve Halit Refiğ'in yönettiği “Gurbet Kuşları” filmi almıştır.
Bundan sonrakileri merak edenler araştırabilirler ama ben sizler için son 25 yılın filmlerini araştırdım.

İşte o filmler:

1996 – Tabutta Rövaşata /  Derviş Zaim
1997 – Hamam /  Ferzan Özpetek
1998 – Yara /  Yılmaz Arslan
1999 – Salkım Hanımın Taneleri /  Tomris Giritlioğlu
2000 – Güle Güle  /  Zeki Ökten
2001 – Büyük Adam Küçük Aşk / Handan İpekçi
2002 – Uzak /  Nuri Bilge Ceylan
2003 – Karşılaşma /  Ömer Kavur
2004 – Yazı Tura /  Uğur Yücel
2005 – Türev /  Ulaş İnanç
2006 – Kader /  Zeki demirkubuz
2007 – Yumurta /  Semih Kaplanoğlu
2008 – Pazar /  Ben Hopkins
2009 – (Ödül 2 filme verilmiştir)
Bornova Bornova /  İnan Temelkuran &  Kosmos /  Reha Erdem
2010 – Çoğunluk /  Seren Yüce
2011 – Güzel Günler Göreceğiz /  Hasan Tolga Pulat
2012 – Güzelliğin On Par’Etmez /  Hüseyin Tabak
2013 – Kusursuzlar /  Ramin Metin
2014 – Kuzu /  Kutluğ Ataman
2015 – Sarmaşık /  Tolga Karaçelik
2016 – Mavi Bisiklet / Ümit Köreken
2017 – Melekler Beyaz Giyer /  Vivien Qu
2018 – 3 Yüz /  Jafar Panahi
2019 – Bozkır /  Mehmet Tanrısever


Evet, bunlardan kaç tanesini biliyorsunuz? Kaç tanesini izlediniz? Kaç tanesini hatırlıyorsunuz? Kimler oynuyor, konuları ne?

Bence şimdi oturup tek tek bu filmleri izleyin bi kez. Netflix bağımlısı olduğumuz şu günlerde biraz da dönüp kendi üretimlerimize sahip çıkın. Olur ya belki kendinizden bişeyler bulup seversiniz, belki en sevdiğiniz film olabilir bunlardan biri. Hiçbişey olmasa bile belki de farkındalık yaratmış oluruz. Bundan sonraki çekilecek sanat filmlerimizin sayısı artar ve bi bakmışız belki de bir gün bir Türk filmi Oscar ödülünü almış.

Neden olmasın..

Her şey bir sinerjiden ibaret..

Sinerjimize kuvvet..



ULAŞ TUZAK



31 Aralık 2019 Salı

İKİBİNYİRMİ – 2020




Yer: İzmir/Alsancak, Zaman: 31.12.2018 , Kıbrıs Şehitleri Caddesinde, öğleden sonra bir kafede oturup tiyatro oyunu yazmaya başladık bir arkadaşla beraber. Kendimizi o kadar kaptırmışız ki saat 00:00 olmuş. Herkes dışarıda yılbaşını kutlamaya başlamış. Oyunun son cümlesini de yazıp kendimizi bir hışımla dışarı attık.
Kordon Çimler Gündoğdu meydanı karnaval havasında davullar zurnalar halay çeken zıplayan coşan insanlar, havai fişekler, oluşan sinerji muhteşem. Telefonuma gelen mesajlar ve aramalara cevap veremiyorum ben de o coşku selinin arasında kendimi kaybetmiş çılgınca eğleniyorum.

İşte böyle girdim 2019’a. Takip eden günlerde oyunu çıkartıp okullarda sergilemeye başladık. Bir yandan organizasyon, diğer yandan performans, işler iyi gidiyordu. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile de ortak çalışma içerisine girmiştim. Alsancak’taki Tarihi Hava Gazı Fabrikasında Üniversite öğrencileri için tiyatro atölyesi yapıyordum. Her şey çok güzel gidiyordu. Bir de yeni sevgilim olmuştu. Bir erkeğin işi ve sevgilisi oldu mu başka bişey istemezdi.
Derken Bodrum turnesi öncesi tiyatrodaki arkadaşımla problemler yaşadık. Sonucu ayrılık oldu. Başka bir arkadaşımla kalan oyunları kurtarmayı başardım ancak yeni bağlantılar ve organizasyon için hem zaman hem de enerjim kalmamıştı. Nisan sonu gibiydi. Hava Gazı Fabrikasındaki öğrencilerime veda ettim. Tiyatro işime bir kez daha ara vermek zorunda kalarak Bodrum’a ailemin yanına döndüm. Lüks bir otelde barmenlik yapmaya başladım. Sevgilimden ayrıldım. Bir süre sonra bardan da ayrıldım. Temmuz geldi çattı. Türkbükünde ultra lüks bir beach club’da bir sponsor firmanın araç tanıtım işine başladım. 3 hafta sonra onu da bıraktım. Yazın tadını çıkarmaya başladım.
Ağustosun son haftasıydı. Kuzenimin düğünü için İzmir’e geldik. Düğünü yaptığımız gecenin sabahında kendimi pılı pırtı toplama işleriyle meşgulken buldum. Valizimi sırt çantamı ve geriye kalanların oluşturduğu poşetlere tepiştirilmiş ıvır zıvır ne varsa arabaya iteledim. Haa, bu arada abimin tasarladığı portatif kukla sahnemi de bagaja sığdırdım. Tiyatromu da aldım İstanbul’a geldim.

Bundan sonrasını bir önceki yazımda beni takip et kısmına kadar anlatmıştım. Yarışmanın ilk haftasına kadardı. Ondan sonraki 7 hafta boyunca yaşadıklarım da hep yarışmayla ilgili ve görüntüleri youtube’da mevcut.

Benim için ilk 3 ay dışında hiç tahmin edemeyeceğim bir yıl oldu 2019. En kötü yılım değildi, bu açıdan iyi sayabileceğim bir yıl olarak hatırlayabilirim. Bir çok radikal kararlar aldığım ve diğer yıllara nazaran çoğunu uygulayabildiğim, bazılarında da başarı sağlayabildiğim bir yıl oldu. Kendimi en çok güncellediğim bir yıl olarak da kendi tarihime geçti diyebilirim.

Yeni yıldan, 2020’den beklentilerim yine çok fazla. Bu da gösteriyor ki hala çok gencim, hala enerjim ve umutlarım var. Bir çok şeyi başarıcak gücü ve iradeyi kendimde hissediyorum. Bir takım imkansızlıklar olsa da bunu avantaja çevirecek tecrübeye sahibim artık. 30lu yaşlarda olmanın en güzel yanı da bu sanırım. Fiziksel ve düşünsel denge..

Şimdi önümde değerlendirebileceğim bikaç proje var. Bu yılbaşı tatilinde bunlar üzerinde düşünüp bir karar vericem. Yeni bir yol haritası çizip yoluma devam edicem. Beni takip etmeye devam edin. Gelecek yıl da, 2009’dan beri devam ettiğim bu yılbaşı serisi yazılarımdan biri olacak olan İkibinYirmiBir yazımla görüşmek üzere..

Mutlu kalın, Umutlu kalın.

Ulaş TUZAK

29 Aralık 2019 Pazar

MATRİS ŞİİR


Zor olsa da    hayat            bazen               bal olur
Hayat            kimine yar    kimine              dal olur
Bazen            kimine          beklenmedik    hal olur
Bal olur         dal olur         hal olur            yol olur

@ulastuzak