SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

24 Haziran 2019 Pazartesi

Üre(t)mek Sendromu

Adam üretmeye devam ediyordu, çağımıza inat üretmişlik sendromu yaşıyordu..
İhtiyacı olan ne para ne kariyer ne şöhret ne de kadınlardı, o, sıradan erkeklerin ağızlarının suyunu akıtarak övündüğü bunlar gibi bayağı vasıfları umursamıyordu hiç, ona kendisini iyi hissettirebilecek tek şey, beyninin içine sıkışmış düşünceleri oradan kurtarabilmek ve gökyüzüne bir güvercin gibi bırakabilmekti.
Fırsatları değerlendirirken çok cüretkar davranıyordu, bu kez kendisine teklif edilen uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticilik teklifni reddetmişti.
Bir sandal kiraladı, avuçlarını tükürüp kürekleri kavradı ve çekmeye başladı. Kadın hayran hayran ona bakıyordu, güçlü kolları ve pazuları onu tahrik ediyordu. Bu sersemsiliğinden bir ara sıyrılıp nereye gittiklerini sordu adama. Adam, hiç istifini bozmadan sandalı küreklemeye devam etti ve bana bi bira açar mısın? dedi. Kadın sorusunu üstelemedi, siyah poşetin içinden çıkardığı buğulu bira şişesinin kapağını çevirerek açtı ve bir yudum alıp adam uzattı. Sanki bi yasağı çiğnemiş gibi eğleniyordu kadın. Adam kürekleri bıraktı, oldukça açılmışlardı zaten, sandal dalganın ivmesiyle denizin üstünde ufka doğru kayarken, adam, beyaz yüzüne turuncu akşam güneşi vurmuş kadını seyrederek birasını yudumlamaya başladı. Bir kaç yudum sonra kadın adama yanaştı, adam şişeyi bitirdi ve denize salladı, boşta kalan eliyle kadını belinden yakaladı, iyice kendine çekti ve dudakları müthiş bir iştahla öpmeye başladı.

Mozarttan greensleeves çalıyordu, ana yola çıktığında direksiyonu aklındaki istikametin tam tersi yönüne kırdı, şehirlerden sıkılmıştı ve hala güneyde keşfedilmeyi bekleyen onlarca manzara vardı.
Güneş tam karşıdan vuruyor, ışınlar asvalt yoldan da yansıyarak polarize polis gözlüğüne rağmen adamın gözlerini kamaştırıyordu.
Adam gözlerini ovuşturdu ve şemsiyenin altında uzandığı kumun üzerinden kalktı, etrafa bakındı. Tahmin edildiği gibi karşısında bir deniz, göl ya da dere gibi her hangi bir kum kaynağı oluşturabilecek su yoktu. Dağ evinin arka bahçesinde özenle inşaa edilmiş saklı havuzun kenarına sızdığının farkına zor varabildi. Viskiyi fazla kaçırmış olmalıydı, yerinden kalktı, havuza atladı, suyun altından tek nefeste süzülerek karşı banttan çıktı. Hemen havuzun köşesinde duş aldı, kurulandı, beyaz ipek gömleğini giydi, gözlüğünü taktı, dört çeker arabasına bindi ve yine spiraller çizerek orman yolundan ovaya doğru üçüncü viteste gaza bastı.
Kara dut ağacının altındaki salıncakta sallanıyordu adam. Her öne seferde bir, arkaya seferde bir olmak üzere toplam iki adet olmuş meyve düşüyordu yere. Sanki ahmak ıslatan bi dut serpiştiriyordu bulutlar. Ayaklarının altındaki yapışkan bordo sıvılar, arıları cezbediyordu. Aralarından biri adamın sol ayak bileğinden soktuğunda, anlık keyif son bulmuş oldu.
Uyandı ve geri yattı adam, eylemsizliği bir saat daha erteleyebilmek için..
Ve adam 1982 model bordeux şarabını mum ışığında otantik dağ evinde yudumlarken kadın ona şu beklenmedik soruyu sordu: peki yarın kiminle sevişiceksin? Adam cevap veremedi, eveledi geveledi, yine senle demek istedi ama bir daha görüşmeyeceklerini çok iyi bildiğinden kızarmış gözleriyle kadına daha odaklı bakmaya başladı, şarap moru dudakları iki kez açıldı kapandı ve üçüncüsünde de titreyerek: kiminle mi? Diyebildi. Kadın pes edecek gibi değildi üstelik eğleniyordu da ayrıca, evet kiminle diye üsteledi kadın, benden daha iyi birini bulabilecek misin acaba? Adam: bilmiyorum, dedi ama sanki bu kadını yatıştırmaktan ziyade daha da tahrik etmek için söylenmiş bir söz gibiydi. Adam, kadına kendisini en iyi olduğunu hissettirmesi için blöf yapmıştı oysa, kadın da tongaya basmıştı ve bu cevabı iltifat olarak algılayan kadın şuursuzca kendini adamın üstüne atıverdi ve bir kez daha seviştiler, elbette son kez..
Adam, üstünde hunharca zıplamaya devam eden kadının altından nasıl kurtulacağını düşünürken bir süre sonra kadın nefes nefese kalmış yorgun bedenini adamın sol yanına bırakıverdi. Ve dün gibi yarın da yalnız olacakları bir güne uyanacaklarını bilerek uyudular.

3 Şubat 2019 Pazar

Konak Kent Tiyatrosu


Konak Kent Tiyatrosu 2009 yılında Konak Kent Konseyi’nde gençlerle çalışma projesi şeklinde kuruldu. Liseler Arası Tiyatro festivalleri düzenledi. İzmir ve İstanbul geneli Milli Eğitim okullarında çocuk oyunları sergiledi. Türkiye geneli turneler yaptı. Konak Kent Tiyatrosu halen çalışmalarına aktif olarak İstanbul'da özel kurslar ve çocuk oyunlarıyla, İzmir'de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi katkılarıyla gençler için “Havagazı Gençlik Tiyatrosu” ve okul öncesi çocuklar için “Masal Sahnesi” olarak geliştirdiği projelerle sanatsal faaliyetlerine devam etmektedir.

5 Ocak 2019 Cumartesi

İkiBinOnDokuz - 2019


2018 yılına Bodrum’da çok sıkıcı bir şekilde girdim. Ertesi gün bizim güvercinliğin hemen çıkışındaki yol üstünde yunusların olduğu dolphin’s park’ta kızlarla kahve içtik. Sonra ordan merkeze gidip kumbahçe’de sahibinin vurulmuş olduğu efe balıkta rakı balık yaptık. Ben hala sıkılıyordum. Kendimi dağlara tepelere vurdum. Kızıl çam ormanlarının arasında en tepeye kadar tırmandım. Zirveden bakınca gözüme her şey daha bir hiç gibi gelmeye başladı. Gök gürüldüyordu, şimşeklerle beraber yağmur yağmaya başladı. Ben tanrı zeus gibi önümdeki deniz tarlasına doğru ormanın üstünden haykırıyordum; kimim ben!
Biraz zaman geçti ve izmire döndüm. Galiba biraz rehabilite olmuştum. Manisa’da teyzemlerdeyken spk’nın yeni sınav açtığını öğrendim. 15 gün eve kapanıp ders çalıştım ve şubatın ilk haftası istanbul’a gittim. Kuzenim de benimle beraber gelmişti. Türk hava yollarının bilmem kaç sayılı seferiyle Sabiha gökçene inip 1 saat mal gibi otobüs beklemek canımızı çok sıkmıştı yine. Her neyse, ordan bir başka teyzeme uğrayıp eniştenin arabasını alınca güzel bir İstanbul turu yapmıştık. Ertesi gün sınava girip çıktım ve ardından izmire döndük.
Sosyal medyaya depresyondayım diye bir durum yazdım. Hiç tanımadığım bir kız seni sinemaya götürebilirim diye yorum yazdı. Sonra onunla buluştum, beni bi kafeye götürdü, saatlerce sohbet ettik ve ardından 1 ay hiç görüşmedik.
Bi ara oğuz’la bodrum’a balık tutmaya gittik. Ara ara İzmir körfezinde de balığa çıkıyorduk karşıyakadan falan. Bodrum’da bizim yazlıkta tuttuğumuz balıklarla rakı-balık yaptık. Üstüne bi arkadaşın getirdiği viskiyle cilalandık. Beşiktaş - Bayern Munich maçını izledik 5-0 yenildik. Dönüşte Kuşadası üzerinden Özdere’ye uğradık. Özgür kaptanla sahilde çam kozalakları topladık ve kuma yaktığımız ateşle sucuk ekmek yaptık, üstüne alüminyum çaydanlıkta çam demledik ve keyifle içtik. Bu sırada sinemacı kız aradı ve akşam buluşmak istediğini söyledi. Tamam dedim ve izmire dönüşte onunla buluştum.
Yine bikaç gün sonra kızla Homeros vadisine gittik, bu üçüncü buluşmamızdı. Akabinde dördüncü buluşmamızda nihayet karaca sinemasında bir sanat filmi izleyebilmiştik. Daha sonra konak pierde bir film daha izledik. En nihayetinde beni eve çağırmayı akıl edebilmişti. O gün 3 tane ev arkadaşı olmasına rağmen odasında sevişmiştik. Sonraki zamanlarda bu süreç 1 ay boyunca böyle güzel devam etti. Hatta hayatımda en güzel doğum gününü onunla geçirdiğimi söyleyebilirim. Esprisine söylediğim ıspanaklı pastayı yapıp sürpriz olarak bana doğum günümde sevişken getirmiş ve yatakta bu pastayla kutlamıştı. Ardından bikaç günlüğüne Paris’e gitti, sonra kıbrısa gitti, ordan sonra niğdeye gitti ve oradan dönmeden kısa bir süre önce de ayrıldık. 1 hafta sonra da veda buluşması yapmıştık, medeni insanlar gibi..
Sınavı geçmiştim, hemen iş araştırmalarına başladım. Biraz çaresizlik, biraz da mecburiyetten geçmiş zamandaki bir iş münasebeti sebebiyle manisa’da işe başladım. 3 ay boyunca abimlerde kaldım. Manisa’nın karış karış bütün ilçelerini, köylerini gezdim, öğrendim, gayrimenkullerini değerledim ancak konu para kazanmaya gelince pek tatmin olamadım ve işi bıraktım.
Bu sırada manisa’da başka bir kızla tanıştım. Ulupark’ta buluştuk, biyerde oturup çay içtik. Birbirimizden hemen elektrik aldık. Ertesi gün tekrar buluştuk, bisikletlerle gezdik, Atatürk parkında survivor parkurlarında yarıştık, badminton oynadık, yürüdük, konuştuk, sarıldık.. İlk haftasonu izmire geldik ve sahilevlerinde geçirdiğimiz ilk akşamın gecesinde sevişerek sevgili olduk. Kendi şirketimi kurdum, motivasyon doluydum. İlk işlerimi almaya başlayınca tamam oluyor artık, yırtıcam diye düşündüm. Düzensiz de olsa bir para kazanıyordum. Ayrıca hayatımın güzel zamanlarına bir yenisi daha eklenmişti, bütün bir yazı sevgilimle beraber ege sahillerinde kamp yaparak geçiriyordum. Sonbahar geldi ve ikimizin de özel hayatındaki sıkıntıları birbirimize yansımaya başladı. Bu sıkıntılar çok büyümeden ve birbirimize daha fazla zarar vermeden ayrıldık.
Tekrar Bodrum’a döndüm. 2 ay boyunca hiç iş gelmeyince şirketi kapattım. Bu süre zarfında sadece sanat sayesinde hayata tutundum. Beynimin içinde dönen dolaşan tek şey, tiyatro ve sinema idi. Bolca kitap okuyor, kısa hikayeler yazıyor, onları amatörce de olsa tek başıma çekmeye çalışıyordum. Bu sırada da güvercinlikten bir kıza yazıyordum. Aslında ona bikaç yıldır yazıyordum ama bir türlü istediğim cevabı alamıyordum. Sanırım daha önce hiç sevgilisi olmamıştı, tecrübesizdi bu konuda ya da korkuyordu. Kötü bir deneyim geçirmiş olmalıydı ya da terk edilmişti sanırım en son konuşmamızda öyle bişeyden söz etmişti. Aşka küsmüş olduğu besbelliydi. Her kırgın insan gibi o da aşka olan inancını yitirmişti. Oysa daha çok gençti. Bir kez daha şans vermeliydi birine, belki de bana. Benimle sürekli konuşuyor ancak bi kez olsun buluşmaya cesaret edemiyordu. Sonuç olarak araya hep başka kızlar giriyor ve ben istemsizce onun yerine başkalarıyla beraber oluyordum. Bu kez de aynısı olmuştu, konuşmuş, yazışmış ve buluşamamıştık. Ben de tekrar izmire dönme kararı aldım.
İzmir’de Bodrum deneme sahnesinde tanıştığım Serkan ile görüşmeye başladım. O da bodrum’da oyunculuktan mezun olmuş izmire dönmüş ve acı bir Türkiye gerçeğini en derinden yaşamaya başlamıştı. Okul bitmişti, işsizdi, sevgilisinden yeni ayrılmıştı ve psikolojisi benimkinden kat ve kat berbattı. Onunla beraber daha sık zaman geçirmeye başladık. Birkaç iş girişimlerimiz oldu, bıraktık ve tamamen sosyal olarak takılmaya başladık. Alsancak ve Bornova’da yaşamaya başladım. Eve her gece sadece uyumaya gidiyordum. 1 ay içinde eski tiyatromu tekrardan faaliyete geçirme kararı aldık. Öncelikle çalışma yeri gerekiyordu ve bunu büyükşehir belediyesinin sosyal projeler daire başkanlığı ile çözmeyi başardım. Havagazı Fabrikası Gençlik Tiyatrosunu kurdum. Burada gençlerle gönüllü olarak çalışırken, diğer yandan serkan’la kukla tiyatrosu projesi geliştirdik. Ana okullarına kukla tiyatrosu satmaya başladık. Şuan güzel bir işe girişmiş olmanın heyecanı ile yeni yıla girdik. Her şey güzel gidiyor..
Gelelim 2019’dan beklentilerime..
Aslına bakarsanız 30 yaşından sonra insanın tek beklentisi düzenli bir hayat oluyor. Yalnız benim gibi düzene pek ayak uyduramayan biri için bu pek mümkün görünmüyor. Mantığım bunu istese de yüreğimin sesi rabarba yaparak mantığımın bu saçmalığına perde çekiyor. Dolayısıyla macera dolu bir yıl daha beklediğimi söyleyebilirim. Çünkü yüreğim her zaman mantığımı ikna etmeyi başarıyor bir şekilde. Bu yıl da yüreğimin götürdüğü yere şartların müsaitliği doğrultusunda ilerleyeceğimi çok net biliyorum artık. Rüzgarın estiği, dalgaların sürüklediği yeni koylarda, seneye görüşmek üzere diyorum ve bu yazıyı okuyan herkese mutlu yıllar diliyorum..

26 Aralık 2018 Çarşamba

Beyhude Sesler

Yoksunluk duyuyorum artık
Büyüdü içimde açılan delik
Kanser gibi sıçrıyor her yerime
Kalbimdeki derin boşluk
Bulandırıyor huzurumu
Aşkın en dingin sığınakları bile
Sarsıcı bir sessizlik besler bu virüsü her gece
Karanlık..
Tek kişilik zindanımda uyurken
Rutubetli tavan
Buz gibi duvarlar ve zeminler
Ve en çok da boşlukta yankılanır tüm sesler..
Boşluğa düşünce, tükenirim
Ve yeniden
Bir umut doğurmak için üretmeye meylederim
Meylenirim..
Üretmek için en güzel yolu,
Sanatı seçerim..
Bir sanatçının üretebilmesi için ilham duyması gerek,
Bunu iyi bilirim.
İlham içinse en güzel yol aşktır;
Severim..
Aşkı bulmak için de en iyi yol güzellik;
Görebilirim..
Ve güzellik elbet bir insanda olur
Fark ederim..
O insan ise kadındır
Çünkü bütün güzellikleri bir kadın barındırır.
Velhasıl kelam;
Bir insan, kadını
Kadın, güzelliği
Güzellik, aşkı
Aşk, ilhamı
İlham, sanatı
Sanat, üretimi doğurdu,
Hülasa;
Bir insan doldurdu tüm boşluğu
Ve sustu içimde yankılanan beyhude sesler..

Halikarnas Şarapçısı

9 Aralık 2018 Pazar

Melin


Aralık başı, yarıya kadar örtülü stor perdenin altından gözüme sızan fotonlar eşliğinde uyandım. Garip, kuşlar şakıyor. Doğa, yalancı bahar platosuyla sanki bir film çekimi için hazırlamış bugün. Boynumun solunda mevcut hafif ama insanı gıcık etmeye yetebilecek derecede uyuz bir fıtık başlangıcı ağrısı.. hep bu yüksek yastık yüzünden. Çok takılmıyorum oraya, zira bugün o sette başrol oyuncusu ben olucam. Senaryoyu bilmiyorum ancak doğaçlama yeteneklerimi kullanma fırsatı oluştuğu için birazcık heyecanlıyım. İşte bu heyecanla kalktım yatağımdan ve her zamanki gibi her şeyi olduğu şekilde bırakarak doğruca üzerimi değiştirmeye yöneldim. Hoş, beş dakika içinde apartmanın dış kapısının önünde caddeye çıkıp arabamın nerde olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Evin hemen yanındaki parkın köşesine park etmiş olduğum arabamın yanına gittim, ön ve yan camlarından birkaç reklam broşür ve kartlarını temizledim, kapıları açtım, içeriye geçtim, kontağı çalıştırdım ve gazladım..
İçimden bir ses ‘nedense?’ daha çok kalabalıklara karışmam gerektiğini söylüyor ve beni şehrin göbeğine doğru çekip sürüklüyordu. Kendimi Konak Tünellerinden geçerken buldum, sonra Alsancak’ta her zamanki sote yerime park ettim ve Kıbrıs şehitleri caddesine çıktım. Kendimi üzerimdeki paltoya rağmen hafiflemiş hissediyordum. Hava güzel görünse de ellerim üşüyordu, bu yüzden eller cepte yürümeyi tercih ediyordum, zira eldiven giymeyi sevmem. Atkı ise kış günlerimin vazgeçilmez aksesuarıdır. Güneşin katmerli ışınları yüzüme vurdukça seratonin salgılamaya başladım, suratıma nedensiz bir tebessüm oturdu, öylece kilise sokağından kordona çıktım.
Çimler yenilenmiş, tabi bunun yaklaşan seçimlerle bir ilgisi olduğundan şüphe ediyorum hemen. Yoksa bu mevsimde kim oturur çimlere? Neden bu masrafa girilsin durup dururken öyle değil mi? Her neyse, tenkitler bi tarafa, bu şehirde her mevsimde burada oturan birkaç grup deli mutlaka bulunur. Bunlardan biri de benim sanırım. Yalnız bu kez buraya oturmaya totom yemiyor, es geçip karşımdaki banka oturuyorum. Bir süre gözlerim ufka takılı düşünüyorum, körfezdeki martıları seyrediyorum, sonra kadrajıma iskeleye yaklaşan Karşıyaka feribotu giriyor. Onu iskeleye varıncaya kadar göz bebeklerimle takip ediyorum, sonra yanaşıyor, halatlar bağlanıyor, görevli izin veriyor ve Karşıyaka ahalisi onların deyişiyle ‘İzmir’e ayak basıyor.
“Acaba bir feribot turu mu yapsam” diye geçiyorum içimden. “Martılara simit atmayalı uzun zaman olmuştu.” Heveslendim birden ayağa kalktım, tam adımı mı atmak üzereydim ki karşımda bir kız belirdi. Ben daha, ‘ne oluyor..’ diyemeden, iki gözünü de kocaman açarak gözlerime dikmiş hatun ‘merhaba, bişey sorabilir miyim?’ diyiverdi. –sordunuz zaten, dedim sahte bir tebessümle.. – peki o zaman, dedi ve başını öne eğerek, kusura bakmayın rahatsız ettim herhalde, dedi kinayeli bir şekilde. Bir yandan gözüm feribotu kesiyordu, karşıya geçecek yolcular binmeye başlamışlardı bile. Bir adım daha attım iskeleye doğru, bir gözüm de kızı kesiyordu hala. Benden bir cevap bekliyordu ancak o cevabı alamayınca arkasını döndü ve benden uzaklaşan bir adım da o attı. Bozulmuşa benziyordu, sanki ilk kez birinden yardım alamamış gibiydi. Kız ve feribot arasında bir süre duraksadım. Feribotun son anonsu yapılmış, görevliler kalkış için halatları topluyorlardı ve diğer yandan kız kararsız adımlarla ilerlemeye çalışıyor, nereye gideceğini bilmez şekilde etrafında başka soru sorabileceği birini arıyordu. Feribota doğru birkaç adım attım ancak iskelenin kapılarının kapandığını gördüm. Arkamı dönüp baktım, kız telefonla konuşmaya başlamış. Tekrar feribota baktım, tekrar kıza baktım, ikisi de yavaş yavaş benden uzaklaşıyorlardı. Nasıl olsa feribotu kaçırdım, dedim. Kıza doğru hızlı adımlarla yetişmeye çalıştım. Bu sırada kız telefonla mı tarif alıyordu bilmiyorum ama kendinden emin bir şekilde kordondan Kıbrıs şehitleri caddesine giden sokağa girmişti. Kilisenin orda yakaladım, hala telefonla konuşuyordu. Bir süre daha fark ettirmeden takip ettim, konuşması bitsin diye. Konuşması bittiğindeyse tam caddenin ortasında kalabalık insan sirkülasyonunun arasında kalmıştık. İyice yanaştım ve yanında yürümeye başladım. Bi kaç saniye sonra beni fark etti, merhaba dedim.. –kaşları kalktı, şaşırdı ancak istifini bozmadan ve cevap vermeden yürümeye devam etti.. – az önce bi şeyler sorucaktınız galiba? dedim.. kusura bakmayın feribota yetişicektim de, ondan bi de yersiz bi espri yaptım galiba özür dilerim.. Kız durdu, bana döndü ve gülümsedi. Dolayısıyla ben de aynı şekilde ona doğru dönüp gülümsedim ve elimi uzattım,
-ulaş ben.. –melin.. –melin mi? – evet noldu ki? – hiiç.. ilk kez duyuyorum da bu ismi.. – hmm.. peki.. –neyse, ne sorucaktınız az önce? – gerek kalmadı aslında.. – öyle mi? Nereye gidiyosunuz peki? -sormama izin vermediğiniz yere..
kız tekrar döndü ve yürümeye devam etti. Ben de peşinden..
– özür dilemiştim sanırım ama pek umursamadınız.. – özür dilenicek bişey yok, önemli değil. Siz ne ne istiyorsunuz bu arada? Feribota niye binmediniz? – feribotu kaçırdım da biraz sizi düşünürken.. –beni düşünürken mi? – Evet, size kendimi borçlu hissettim o yüzden peşinizden geldim. –çok saçma, başka bi niyetiniz varsa.. –yok, gerçekten yok.. kız inanmaz bir edayla yürümeye devam ediyordu. – yani, yoktu. Ama şimdi biraz var gibi sanki.. – ben de bunu bekliyordum. Neymiş o? – nereye gideceğinizi bilmiyorum hatta biriyle mi buluşucaksınız? Onu dahi bilmiyorum fakat eğer müsaitseniz ve de izin verirseniz, size gideceğiniz yere kadar eşlik edeyim olur mu? – ya sonra? – sonra… - sonra napmayı düşünüyorsunuz? – sonrasını da o zaman düşünürüm diye şey ettim.. bilmiyorum..
bu salakça hareketlerim kızın hoşuna gitmiş gibi görünüyordu. Tabi bu da, bana daha fazla güven veriyordu, rahatlıyordum kızın yanında.
Biraz daha yürüyüp caddenin sonuna gelmiştik ki kız durup bir kez daha bana döndü ve
–eee.. dedi. -Ee.. dedim ben de. – bundan sonrasında sen yardımcı olucaksın. – pekala. Nereye gideceksin bakalım. – gül sokak varmış. – evet var. –orda bi yer işte. – peki o zaman, gidelim.
Dedikten sonra artık kontrol bana geçmişti. Aheste aheste yürümeye başladım. Aslında hemen karşıya geçip Dominik caddesinden 2 dakikada dediği sokağa varabilirdik ancak onunla biraz daha yürümek istediğim için, gazi okulunun çevresinden dolanıp, sokağın diğer çıkışının olduğu tarafa doğru cadde üzerinden yolu mümkün olduğunca uzatmaya çalıştım. Bir yandan da düz bir ayakkabı giydiği için şanslı olduğunu düşünüyordum, aksi halde bana baya bi küfür edebilirdi. Neyse ki ona bilinçli olarak yaşattığım bu durumdan haberi yoktu. Hoş, bu saatten sonra çok kızacağını da düşünmüyorum, çünkü o da benimle yürüdüğüne pek memnun kalmıştı.
Gül sokağın piyasa kısmından içeri doğru saptığımızda sol köşede meşhur bi kahveci vardır. Orda, eğer zamanı varsa, ona bi kahve ısmarlamayı teklif ettim. Telefonuna baktı, vakti olduğuna kanaat getirdi ve olabilir dedi. Benim için bu cevap fazlasıyla evet anlamına gelmişti bile. Hemen ne içmek istediğini öğrenip iki kahve aldım ve içerde bi masaya oturup yaklaşık yirmi dakika kadar oturduk. Bu muhabbetin içeriği malum tanışma sohbetleri gibi olmuştu, tahmin edersiniz ki. Bundan sonrası ise benim içinde, onun için de muammaydı. Oldukça farklı kültürlerden farklı ezgiler çalmış farklı diller konuşmuştuk, konuşmadan sonra ortak noktamızın hiç olmadığını anladım. Karşılaşmamız basbaya milyarda bir bi olasılık kadar yok ihtimaldi ancak o kadar kişi arasından gelip beni bulması ise onu da çok şaşırtmıştı. Benim onu önce terslemem sonra da peşlemem de çok tuhaf bir olaydı. Olanlar olmuştu bi kere, buna kader denilebilir miydi? Elbette, bundan başka tam manasıyla yerine oturabilicek bi kelime bulunamazdı. Kelimeyi oturtmuştum ancak bundan sonrası daha bi acayip ilerlemişti..
Kahvelerimiz ve sohbetimiz bitmişti, masadan kalktık, dışarı çıktık ve kapının önünde birbirimize bakıp öylece sessizce kalakaldık. Tanıştığımıza memnun olduk ancak vedalaşamıyorduk ya da vedalaşmak mı istemiyorduk acaba? Bilemiyorum.. Sanki ikimizin de içinde eksik bişeyler kalmıştı fakat ikimiz de ne olduğunu dillendiremiyorduk. En sonunda dayanamayıp sessizliği ben bozmak istedim. Aynı anda o da yapmacık şekilde öksürdü.
– Eee.. napıcaksın şimdi? Yeni Rota neresi? –ismini hatırlamıyorum, dur bi telefona bakayım. – hmm.. kimle buluşucaktın, bu arada? – eski bi arkadaşımla.. – özel birisi mi?.. şeyy yanlış anlama lütfen.. – eskiden özeldi. – ya şimdi? – sadece normal bi görüşme, zaman tüm özel şeyleri çürütüyor ne yazık ki..
şeklinde ilerleyen bir kapı önü sohbetine dönüşmüştü muhabbetimiz. Aslında uzatmak istemiyordum, hatta bu durumdan rahatsız bile olmaya başlamıştım. Çünkü böyle eski muhabbetleri hele ki bir kızdan, hele ki güzel hissettiğim bir kızdan dinlemeyi hiç sevmem oldum olası. Bana ne canım sizin eski hikayelerinizden.. Neyse.. Ben aklımda son veda cümlemi kurmuş tam onu seslendirmek üzereydim ki, Melin’in telefonuna bir mesaj geldi. Bu boşluktan yararlanıp veda cümleme giriş yapmıştım fakat Melin, gayriihtiyari mesajı açıp göz ucuyla okuyuverdi ve bir anda yüzü düştü.
Ben de –noldu? diye soru refleksi gösterdim. –Hiiç.. artık gerek kalmadı. – neye? – eskileri konuşmaya.
O anda elim, kolum bacaklarım boşanır gibi oldu. Nasıl yani? Bu kız düşüncelerimi mi okumuştu az önce. Yok artık.. aniden içim titremeye başladı, şüphe stresine kapılmış, paranoya nöbeti geçirmeye başlamıştım sanki.
-nasıl yani? (kekeleyerek) an-laya-madım.. – o, mesaj atmış. Bizi görmüş burada geçerken. Konuşmaya gerek kalmadığını söylemiş. – o, dediğin eski sevgilindi heralde.. – evet ama ben gerçekten onun bu şekilde düşünerek benimle görüşmek istediğini düşünmemiştim. Zaten böyle bi düşüncesi olduğunu bilseydim gerçekten gelmezdim bile. – hadi ya! (biraz espirili biraz da şaşkın) isabet olmuş o zaman bana çatman. – galiba (gülerek) ayy iyiki de yaa, hahaha..
Olaylar daha da garipleşiyordu ikimiz için de. Ben bir an evvel ondan kurtulmaya çalışırken biranda tamamen onun bütün gününe sahip olma fırsatı yakalamıştım. Yine kutsal Murphy kanunları tam yerinde çalışmaya başlamıştı. Sevinçli ve bunu belli etmemeye çalışan salakça bakışlarımla
–aç mısın? diye sordum. – çok değil ama sana bişeyler ısmarlayabilirim. – en sevdiğim şey bi kızın bana yemek ısmarlaması zaten. – ne? – hahaha.. – demek kızlara hep yemek ısmarlatıyorsun. – hayır ya, onlar ısmarlamak istiyor, ben de kıramıyorum.
Espirili konuşmanın ardından kordonda bi restorana gittik, güzel bi yemek yedik, içtik ve gerçekten de hesabı Melin ödedi. Bu durumlardan hiç gocunmam hatta böyle delikanlı hatunlara bayılırım bile. Bu jestine karşılık ben de bir şey yapma ihtiyacı hissettim.
-başka bi planın var mı bugün? – yok, neden? – ben böyle uzun süre bi yerlerde oturamıyorum, biraz kurtluyum da.. – nası ya, haha.. – diyorum ki, şöyle biraz gezinsek mi arabayla? – hmm, olabilir aslında. – sen de seviyosun gezmeyi.. – benim için fark etmez aslında oturadabiliriz ama sen sıkıldıysan, yürüyedebiliriz. – evet ben de zaten daha güzel bi yere gidip daha doğal, daha sakin bi yerde yürümeyi düşünmüştüm. – neresi? – gidince görürsün, kalk hadi. Bu arada kesene bereket.. – afiyet olsun, hahaha..
Arabaya binmemle karaburuna varmam arasında yaklaşık bir saat geçmişti. Bu arada yüksek voltajda müzik dinlediğimiz için pek konuşmadık. Çok çabuk gelmiştik, eğleniyor muyduk ne? Evet, bence mutlu insanlar gibi görünüyorduk. Öyleyse, göründüğümüz gibi olmalıydık.
Arabadan inip o temiz havayı içimize çekince seratonin miktarımız daha da arttı. Sahilde yürürken dalış kulübünde tanıdık bi arkadaşa rastladım. Kısa bi sohbetin ardından kendimizi denizin 25 metre altında dalış yaparken bulduk. Bugün, sanki Tanrı’nın bir lütfuydu bana ve biliyordum ki bununla da sınırlı kalmayacaktı. İçimde dehşet verici bir heyecan vardı.
Güneş seratonini salgılatmıştı sabahtan beri, kahve ve sohbetler melatonini, gezi ve yürüyüş dopamini, dalış adrenalini salgılatmıştı. Mutluluk için gerekli olan 5 elementten sadece 1 tanesi kalmıştı geriye. O da endorfindi. Onu da salgılatıcak tek etki aşk’tı. Bakalım onu elde edebilecek cüreti gösterebilecek miydik? O anda merak ettiğim en önemli cevap buydu.
Dalış bitti, arkadaşım içecek bişeyler ısmarladı. Biraz sohbet ettik ve ordan ayrıldık. Aklıma hiç gelmeyen bişey daha yapmıştık. Zaten bu durumlar benim hayatıma özgü olan bişey olduğu için pek şaşırmamıştım. Doğaçlamanın içindeki sürprizlerden bir tanesiydi sadece. Plansız, anı yaşamanın güzellikleri işte..
Şimdi ise napıcamız konusunda bi fikrimiz yoktu. Ona, -napalım? diye sordum. – bilmem. – bi işin var mı akşam? – yok. – gece? – nası yani? – hani, eve dönmeni gerektiricek bi durum? – hı, yok. Zaten biliyosun, yarın gidicem istanbul’a. – o zaman bu gece kampa ne dersin? – nerde? – buralarda. – ciddi misin? – her zaman. – üşümez miyiz? – benim teçhizat sağlam. Herşey arabanın arkasında mevcut. Çadır, battaniyeler, sandalyeler, ateşi zaten yakıcaz.. – tamam o zaman, hayatımda ilk defa kamp yapıcam, çok heycanlanlı.. – o zaman bu ilki sana yaşatacağım için çok mutlu oldum.
Melin, ilk kez o anda gözlerinin içinde sıcak parıltılarla bana baktı ve sarıldı. Uzunca bir süre birbirimize sarılı halde kaldık. Sonra yüzünü avuçlarımın arasına aldım ve onu ilk kez orada öptüm. İşte, eksik olan element, endorfin orada salgılanmaya başlamıştı. Şimdi tam anlamıyla mutlu hissediyordum kendimi. Kurşun bile girse hissetmezdim o an. Hemen arabaya gidip malzemeleri aldık ve kamp yapacağımız sahile geldik. Çadırı kurduk, ateşi, yaktık ve sandalyelere oturup ateşin kenarında şarabımızı yudumladık. Ona şiirler okudum, o da bana şarkılar söyledi. Ateşimizin alevleri titremeye başlamıştı. Dalgaların çakıl taşlarıyla oluşturduğu tatlı ezgiyle birlikte çadırımızın içine geçtik. Biraz sonra battaniyenin altında dünyanın en güzel bestesini çalmaya başladık. Bir filmin bitiş sahnesindeki soundtrack’i gibiydi. Kamera uzaklaşmaya, yazılar hızla akmaya başlamıştı bile. Herkese teşekkür ediyordum.
İyi geceler, tatlı rüyalar..

17 Kasım 2018 Cumartesi

İstanbul'un Kızları

Görüyorum taa beylikdüzünden avcıları, küçükçekmeceden floryayı.. Yürüyorum sahilden bakırköyü Zeytinburnu’nu samatyayı..koca mustafa paşa Yenikapı sirkeci.. geldik mi eminönüne, ne felaket kazınmış midem, getirin haliçin en iri uskumrusunu masama bakalım.. Avcılardaki öğrenci kızlar, floryadaki zengin kızlar, sirkecide turist kızlar, acaba sırada hangileri var? Bi güzel doydu karnım, hemen ayaklandım. Karaköyün puslu havasındaki kayıp orospuları, yüksek kaldırımın saatçi zencileriyle kırıştırıyor iş çıkışı. Tünelden taksime doğru uzanan istiklal caddesindeki kızlar hangi birinize bakayım, velevki iki gözüm var sadece.. Galatada eylemci, greenpeaceci, Taksimde öylesine bekleyen birbirinden renkli kızlar, sıraselvilerden cihangire inen geleceğin ünlü sima adayları, firuzagada kıraathaneye oturmak için sıra bekleyen garip kızlar, roma merdivenlerine oturup bira içen dövmeli piercingli rastalı asi punkçı kızlar, tophanede oturup kamu spotlarına aldırmadan nargilenin marpuçunu kökleyen kızlar, az ötede İstanbul moderndeki sergi dolaşan marjinal kız grupları, beşiktaştaki balık pazarında fink atan dişi kartallar, ortaköydeki waffle hastası kızlar, bebekte tiki kızlar, etilerde sosyete kızlar.. mecidiyeköyde evine dönmek için metrobüs bekleyen orta direk aile kızları.. levent metrosunda kanyondan akan güzeller güruhu, gayrettepeden zorluya çıkan nur fettahoğlu, bak bak bitmez, say say bitmez, daha bunun karşısı da var, kadıköyün modalı kızları, caddebostan ahalisi, suadiye erenköy ikoncanları, üsküdara giderken aldı da rıhtımdan beni peşine taktı kızkulesi.. Hani o kanlıca sahilindeki simyalı kızlar, yalı çapkınlarını bekleyen zilli zarifeler.. Sen bizi İstanbul kızlarının gazabından koru ey tanrım! Çok güzeller çok, izmir’de bile yok artık bunlardan yok.. Egesinden akdenizinden karadenizinden, içeriden dışarıdan doğudan batıdan, en güzellerini seçip koymuşlar bu şehire, şehir daha da güzelleşsin diye sanki..