beklemek zor..
öylesine beklemek çok zor,
ne kadar bekleyeceğini bilmemek daha da zor,
ama en zoru birini beklemek;
seni umut içine koyup,
zamanın demir parmaklıkları ardına bırakan birini
rutubetli, hem de buz gibi ve karanlık
yankılı taş duvarların arasında sessizce beklemek,
ateşlenmek ve soğuk soğuk terlemek te var işin ucunda
hasta olmak, sağır olmak, kör olmak ta var
"gözlerimi tükürdüm ağzımdan boncuk gibi"
beklemek zor..
11 Ekim 2013 Cuma
6 Ekim 2013 Pazar
an revan / 3
Hastaydım geçen hafta.. kolay kolay hasta olan biri değilim ama öyle bir hasta olurum ki en az bir hafta sürer semeresi..
Hastaydım ama mutsuz değildim ve mutsuz değilken yazmak benim için zor meşgale olmuştur her seferinde. Yazmak bir alışkanlıktır ama dertliyken, sıkıntılıyken, acı çekerken, içinde sıkışmış olanı dışa vurmak için yazarsın ve bu bir klişe değildir, mutlak surette bir ihtiyaçtır..
Ağaç, kuş, kedi köpek nereye kadar? Deniz, güneş, bulut nereye? Çirkinlikleri görmeyenlere güzeli anlatmak ne çare? Kötüyü bilmeyen nasıl anlasın iyinin değerini?
Tam da böyle bir avuntunun eşiğinde, tutmayacağını bile bile evde çarşı hesapları yapmaya çalışırken ve ufukta yolculuk görünürken bak sen şu kaderin cilvesine; nasıl da paralel evrende hesaplar yapılıp daha mesajını bile iletmeden sana ne güzel haberler yollayıveriyor hemen, seviyorum ben bu “melekleri” yahu..
Gelicem dedi ve geldi, hiçbir şey onu engelleyemezdi. Doludizgin arzuları, koca bir kalp dolusu sevgisi ve bir hastayı dimdik ayağa kaldıracak kadar şefkati ile geldi. Hoş geldi, iyi ki de geldi, ne güzeldi, ne Charlie’nin meleği ne de Beki İkala’nın meleği onun kadar güzel değildi, o benim biriciğimdi ve en güzelimdi..
Bu sefer başka bir mekanda, başak bir evde, başka bir fantezi dünyasına girmiştik. Biz ne çok yer değiştiren sevgililerdik böyle.. Dünya bizim etrafımızda değil, sanki biz dünyanın etrafında dönüyorduk. Her yer bize ayrılmış, zaten ezelden beri hep bizimmiş havasında yaşıyorduk, bolluk bereket içine düşmüştük adeta. Ekmek elden su gölden hesabı, yiyecek içecek yatacak gibi insani rutin sorumluluklarla uğraşmıyor, sadece birbirimize odaklanıyor, olabildiğince birbirimizden keyif almaya, beraber olduğumuz her saniyeden faydalanmaya, potansiyel enerjilerimizi karşılıklı olarak birbirimize fırlatarak emprovize tepkilerimizden tat almaya çalışıyorduk..
Nitekim, tadına doyum olmaz bir hafta sonunun hiç istenmeyen bitiş sahnesine gelip çatmıştık. Olanca sarılmalarımız, usançsız sevişmelerimiz, şimdi içimizi etin tırnaktan ayrılması gibi acıtıyordu. Ne gereği vardı durduk yere birbirimize ara vermeye? Gece yarısının sabah ayazına bağlandığı vakitte hele de ayrılmak için 15 dakikalık yolu yürümeye ne gerek vardı? Bu istençsiz çaba da neyin nesiydi? Şuursuzluk diz boyu ama mecburiyet elini mahkum ediyordu insanın..
Belki de yeni özlemle daha da büyüyecek olan şehvetimiz, bir dahaki sefere daha büyük bir alevle saracaktı bedenlerimizi. Bu sayede yüreğimizdeki sevgi küpü kırılacak, vücudumuzun her yerine yayılabilecekti sevgimiz ve bundan sonra sadece kalbimizle değil tüm organlarımızla sevmeye başlayacaktık birbirimizi, tıpkı guruldayan karnın yemek yerine sevgi istediği gibi..
Halikarnas Şarapçısı
Ekim ‘13
Hastaydım ama mutsuz değildim ve mutsuz değilken yazmak benim için zor meşgale olmuştur her seferinde. Yazmak bir alışkanlıktır ama dertliyken, sıkıntılıyken, acı çekerken, içinde sıkışmış olanı dışa vurmak için yazarsın ve bu bir klişe değildir, mutlak surette bir ihtiyaçtır..
Ağaç, kuş, kedi köpek nereye kadar? Deniz, güneş, bulut nereye? Çirkinlikleri görmeyenlere güzeli anlatmak ne çare? Kötüyü bilmeyen nasıl anlasın iyinin değerini?
Tam da böyle bir avuntunun eşiğinde, tutmayacağını bile bile evde çarşı hesapları yapmaya çalışırken ve ufukta yolculuk görünürken bak sen şu kaderin cilvesine; nasıl da paralel evrende hesaplar yapılıp daha mesajını bile iletmeden sana ne güzel haberler yollayıveriyor hemen, seviyorum ben bu “melekleri” yahu..
Gelicem dedi ve geldi, hiçbir şey onu engelleyemezdi. Doludizgin arzuları, koca bir kalp dolusu sevgisi ve bir hastayı dimdik ayağa kaldıracak kadar şefkati ile geldi. Hoş geldi, iyi ki de geldi, ne güzeldi, ne Charlie’nin meleği ne de Beki İkala’nın meleği onun kadar güzel değildi, o benim biriciğimdi ve en güzelimdi..
Bu sefer başka bir mekanda, başak bir evde, başka bir fantezi dünyasına girmiştik. Biz ne çok yer değiştiren sevgililerdik böyle.. Dünya bizim etrafımızda değil, sanki biz dünyanın etrafında dönüyorduk. Her yer bize ayrılmış, zaten ezelden beri hep bizimmiş havasında yaşıyorduk, bolluk bereket içine düşmüştük adeta. Ekmek elden su gölden hesabı, yiyecek içecek yatacak gibi insani rutin sorumluluklarla uğraşmıyor, sadece birbirimize odaklanıyor, olabildiğince birbirimizden keyif almaya, beraber olduğumuz her saniyeden faydalanmaya, potansiyel enerjilerimizi karşılıklı olarak birbirimize fırlatarak emprovize tepkilerimizden tat almaya çalışıyorduk..
Nitekim, tadına doyum olmaz bir hafta sonunun hiç istenmeyen bitiş sahnesine gelip çatmıştık. Olanca sarılmalarımız, usançsız sevişmelerimiz, şimdi içimizi etin tırnaktan ayrılması gibi acıtıyordu. Ne gereği vardı durduk yere birbirimize ara vermeye? Gece yarısının sabah ayazına bağlandığı vakitte hele de ayrılmak için 15 dakikalık yolu yürümeye ne gerek vardı? Bu istençsiz çaba da neyin nesiydi? Şuursuzluk diz boyu ama mecburiyet elini mahkum ediyordu insanın..
Belki de yeni özlemle daha da büyüyecek olan şehvetimiz, bir dahaki sefere daha büyük bir alevle saracaktı bedenlerimizi. Bu sayede yüreğimizdeki sevgi küpü kırılacak, vücudumuzun her yerine yayılabilecekti sevgimiz ve bundan sonra sadece kalbimizle değil tüm organlarımızla sevmeye başlayacaktık birbirimizi, tıpkı guruldayan karnın yemek yerine sevgi istediği gibi..
Halikarnas Şarapçısı
Ekim ‘13
1 Ekim 2013 Salı
yağarsa ekime kadar, yağmazsa..
bugün ekim'in 1'i
kapkaranlık bir sabah
kara bulutların ardında kamufle olan güneş
yol boyunca fırtına
lodos poyraz çarpışması
ve kazanan karayel..
marina da güneşlikler kaldırıldı
öğleden sonra bir sağanak ki sorma
çiseleyeduran sulu sepken
birden nasıl da bastırdı
mahsur kaldık köftecide..
en son ne zamandı?
haziran'ın 6'sı mı acaba
öyle bişey,
tam dört aydır ilk defa
suya kavuştu toprak
kokuya hasret bizler
hava öyle bir temiz
yerler de keza
ne toz toprak, ne uçuşan polenler
ilaç gibi iyot var burnumun ucunda..
her şey koyu tonlarda
renkler matlaştı,
bana ilham veren ışık
başka şehire yaklaştı
yüreğim temiz, vicdanım rahat
aşkımızın buluşacağı yer
şimdi daha anlamlaştı..
Halikarnas Şarapçısı
güvercinlik
kapkaranlık bir sabah
kara bulutların ardında kamufle olan güneş
yol boyunca fırtına
lodos poyraz çarpışması
ve kazanan karayel..
marina da güneşlikler kaldırıldı
öğleden sonra bir sağanak ki sorma
çiseleyeduran sulu sepken
birden nasıl da bastırdı
mahsur kaldık köftecide..
en son ne zamandı?
haziran'ın 6'sı mı acaba
öyle bişey,
tam dört aydır ilk defa
suya kavuştu toprak
kokuya hasret bizler
hava öyle bir temiz
yerler de keza
ne toz toprak, ne uçuşan polenler
ilaç gibi iyot var burnumun ucunda..
her şey koyu tonlarda
renkler matlaştı,
bana ilham veren ışık
başka şehire yaklaştı
yüreğim temiz, vicdanım rahat
aşkımızın buluşacağı yer
şimdi daha anlamlaştı..
Halikarnas Şarapçısı
güvercinlik
24 Eylül 2013 Salı
Pier
karşımda bodrum kalesi, solumda marina, sağımda kara ada
daha da uzakta kos silueti var, hava hafif rüzgarlı
ince dalgalar parıldıyor güneşin dik açılı ışınlarıyla
eylül'ün sonu olmasına rağmen,
biçok tekne, biçok yat geziniyor bodrum karasularında..
pier'deyim,
bilen bilir, marinanın içinde muazzam bi kafe,
üstü açık, havuzlu sahnesi, uzun şilteli, yastıklı, minderli köşesi
ister otur yemek ye, ister giy şortunu havuza gir
ister al içkini şezlonga uzan,istersen bi demli çay, bi orta kahve söyle
getirsin hemen pıtır pıtır etrafında dolanan ayşegül..
bu görkemli manzaranın keyfini çıkarmak kalıyor geriye
tatlı tatlı uyku giriveriyor enseden dimağına
yemeğin hemen üstüne içilen bir keyf cigarasından sonra
sırtıma iki yastık dayayıp uzatıyorum ayaklarımı kos'a doğru
havuz arkamda, latin jazz müzikler kulaklarımda
yatların birer birer marinayı terkedişleri
ve gezentiden dönen diğerleriyle nöbet değişmesi
gözlerimin önünden klip sahnesi gibi geçiyor
ah şu zengin türkler!
vergi ödememek için yatlarına astıkları amerikan bayrakları
ne hainsin sen be türk zengini..
her neyse, Diamond Catamaran'a rakip olamadı bu sene
Zodiac botlar yine kime escortluk ediyorlar acaba?
hangi godamanın helikopteri turluyor tepemizde?
şu en uzun yat direği var ya?
o değil de, tee orda parasiding yapan adam kim?
oldu mu şimdi be pancar motoru, senin ne işin var burada?
bunca şekil teknenin arasında abese iştikal etmeye ne hacet..
ya askeri kampta hala denize girmek için kendini heba eden
sezon sonu tatilcilerine ne demeli?
salmakis'te kıpırtı yok, olay bitti demek ki,
acaba bizim göl kızı cazibesini mi kaybetti?
başka bi hermafrodit bulsun bu kış kendine..
değirmenler, alaçatı tiyatrosundaki gibi restore edilse
ne muhteşem olurdu aslında, uyuma başkan seçim yaklaştı, huu!
bardakçı'yı göremiyorum burdan ama
şu tepenin ardında öyle biyer olduğunu bilmek bile içimi hoş ediyor..
yeniden karşıya doğru dalıp gitsem, içmelere doğru
burunla kara ada arasından Datça siluetini görüyorum,
palamutbükü ben de burdayım diye el sallıyor, görebilene
datça feribotu duyamadığım gümbürtüyle geliyor bodrum'a doğru
her dakka bikaç milim büyüyor ufukta,
bikaç hafta öncesi gibi yolcusu yok artık
bikaç hafta sonra kendisi de yok olacak nasılsa
idare ediyor şimdilik..
eee, çayım çorbam bitti
yemek molam da bitmiş bu arada
mesaim başlıyor, hadi kalk
işçi işine, işsiz köyüne..
çalışmak istemiyorum,
akşama kadar burada kalmak
bu duygusal tablonun tadına doymak hevesindeyim
hatta burada yaşasam daha güzel sanki,
işi bırakıp yelkene mi başlasam ne?
Bodrum Pier
Halikarnas Şarapçısı
daha da uzakta kos silueti var, hava hafif rüzgarlı
ince dalgalar parıldıyor güneşin dik açılı ışınlarıyla
eylül'ün sonu olmasına rağmen,
biçok tekne, biçok yat geziniyor bodrum karasularında..
pier'deyim,
bilen bilir, marinanın içinde muazzam bi kafe,
üstü açık, havuzlu sahnesi, uzun şilteli, yastıklı, minderli köşesi
ister otur yemek ye, ister giy şortunu havuza gir
ister al içkini şezlonga uzan,istersen bi demli çay, bi orta kahve söyle
getirsin hemen pıtır pıtır etrafında dolanan ayşegül..
bu görkemli manzaranın keyfini çıkarmak kalıyor geriye
tatlı tatlı uyku giriveriyor enseden dimağına
yemeğin hemen üstüne içilen bir keyf cigarasından sonra
sırtıma iki yastık dayayıp uzatıyorum ayaklarımı kos'a doğru
havuz arkamda, latin jazz müzikler kulaklarımda
yatların birer birer marinayı terkedişleri
ve gezentiden dönen diğerleriyle nöbet değişmesi
gözlerimin önünden klip sahnesi gibi geçiyor
ah şu zengin türkler!
vergi ödememek için yatlarına astıkları amerikan bayrakları
ne hainsin sen be türk zengini..
her neyse, Diamond Catamaran'a rakip olamadı bu sene
Zodiac botlar yine kime escortluk ediyorlar acaba?
hangi godamanın helikopteri turluyor tepemizde?
şu en uzun yat direği var ya?
o değil de, tee orda parasiding yapan adam kim?
oldu mu şimdi be pancar motoru, senin ne işin var burada?
bunca şekil teknenin arasında abese iştikal etmeye ne hacet..
ya askeri kampta hala denize girmek için kendini heba eden
sezon sonu tatilcilerine ne demeli?
salmakis'te kıpırtı yok, olay bitti demek ki,
acaba bizim göl kızı cazibesini mi kaybetti?
başka bi hermafrodit bulsun bu kış kendine..
değirmenler, alaçatı tiyatrosundaki gibi restore edilse
ne muhteşem olurdu aslında, uyuma başkan seçim yaklaştı, huu!
bardakçı'yı göremiyorum burdan ama
şu tepenin ardında öyle biyer olduğunu bilmek bile içimi hoş ediyor..
yeniden karşıya doğru dalıp gitsem, içmelere doğru
burunla kara ada arasından Datça siluetini görüyorum,
palamutbükü ben de burdayım diye el sallıyor, görebilene
datça feribotu duyamadığım gümbürtüyle geliyor bodrum'a doğru
her dakka bikaç milim büyüyor ufukta,
bikaç hafta öncesi gibi yolcusu yok artık
bikaç hafta sonra kendisi de yok olacak nasılsa
idare ediyor şimdilik..
eee, çayım çorbam bitti
yemek molam da bitmiş bu arada
mesaim başlıyor, hadi kalk
işçi işine, işsiz köyüne..
çalışmak istemiyorum,
akşama kadar burada kalmak
bu duygusal tablonun tadına doymak hevesindeyim
hatta burada yaşasam daha güzel sanki,
işi bırakıp yelkene mi başlasam ne?
Bodrum Pier
Halikarnas Şarapçısı
22 Eylül 2013 Pazar
an revan / 2
Yaklaşık üç buçuk saatlik bir zaman zarfının ardından vardım İzmir’e. Eskisi gibi değildi terk ettiğim bu şehir, sanki birileri benim hatıralarımı unutmam için yardım ediyordu. Belediyeler, işletmeciler, müteahhitler bir olmuş, el ele verip her yeri yıkmışlar, kazmışlar, yeni yollar, yeni köprüler, yeni caddeler, yeni kafeler, eski sokaklara yeni evler yapmışlardı. Bu yenilik, eski bir şehrin yepyeni bir umudu, yazılacak yeni hikayelerinin en beyaz sayfalarıydı belki de..
Bornova’dan Halkapınar’a doğru giderken içim bir hoş oldu yine. Çift katlı 63 nolu eski otobüsleri hatırladım. Üst katın camından içeri giren rüzgar, ayyaş öğrencilerin kafalarını ayıltıyordu sabahın dördünde..
Alsancak’a vardığımda bambaşka bir deniz havası kokuyordu, adını bilmediğim başka bir yel esiyordu kordonda, çimler daha bi yeşildi sanki, biranın tadı daha bir malt, alkolü daha bi sertti..
En son hatırladığım gri bulutlar dağılmıştı, koyu kahve görüntüler yerini elvanlı enstantanelere bırakmıştı. Faytonlar bile yenilenmiş, daha bi modern, daha bi ciddi havaya bürümüşlerdi kordon boyunun tıkır tıkır ilerleyen taş yolunu. Hani vapurlara eşlik eden martılar vardı ya, daha da çoğalmışlar şimdi, cümbür cemaat gidiyorlardı Alsancak’tan Karşıyaka’ya..
Güneş batınca yeni bir güneş doğuyordu bu şehire, gecenin sessizliği dört bir yanda çalan düğün şarkılarıyla yankılanıyor, gecenin karanlığı her düğün meydanından ateşlenen fişeklerle aydınlanıyordu. Muazzam bir karşılama töreni düzenliyorlardı sanki bana şehrin ahalisi..
..ve bu şehirde, elinden tutup ta yürüdüğüm bir sevgilim de vardı yanımda. Bütün bu sözcüklere benimle beraber şahit olan, duygularıma ortak olan, sek yalnızlığıma su katan bir sevgilim vardı elbet. Issız bir gürültü, tenha bir kalabalıktı kendisi. Nihayet hayatımda sadece gözüme değil gönlüme de hitap eden biriydi o, bütün eski yoklukları var ediyordu. Kendi kendime konuşarak geçtiğim, aşınmış kaldırımlarıyla, yerde yuvarlanan kurumuş yapraklarıyla, sokak kedilerinin yuvalandığı küflenmiş çöp konteynırıyla dertleştiğim, yaşlı dut ve çam ağaçlarına selam verdiğim yollardan şimdi onunla geçiyordum. Kasvetli sokaklarda bahar havası yükseliyordu biz geçerken, ardımızda yıldız tozları uçuşuyordu, eski binaların köhne duvarları göz kamaştırıcı en sıcak renklere boyanıyordu..
İçmeden sarhoş olmak, bir inansın dünyada sahip olabileceği en son noktadır değil mi? Budistlerin nirvana’sı, Zerdüşti’nin ahura mazdası, Yahudilerin kabbala’sı, Hristiyanların mesihi, Müslimlerin cenneti ne ise benim de içinde bulunduğum durum oydu o anda..
Bornova’dan Halkapınar’a doğru giderken içim bir hoş oldu yine. Çift katlı 63 nolu eski otobüsleri hatırladım. Üst katın camından içeri giren rüzgar, ayyaş öğrencilerin kafalarını ayıltıyordu sabahın dördünde..
Alsancak’a vardığımda bambaşka bir deniz havası kokuyordu, adını bilmediğim başka bir yel esiyordu kordonda, çimler daha bi yeşildi sanki, biranın tadı daha bir malt, alkolü daha bi sertti..
En son hatırladığım gri bulutlar dağılmıştı, koyu kahve görüntüler yerini elvanlı enstantanelere bırakmıştı. Faytonlar bile yenilenmiş, daha bi modern, daha bi ciddi havaya bürümüşlerdi kordon boyunun tıkır tıkır ilerleyen taş yolunu. Hani vapurlara eşlik eden martılar vardı ya, daha da çoğalmışlar şimdi, cümbür cemaat gidiyorlardı Alsancak’tan Karşıyaka’ya..
Güneş batınca yeni bir güneş doğuyordu bu şehire, gecenin sessizliği dört bir yanda çalan düğün şarkılarıyla yankılanıyor, gecenin karanlığı her düğün meydanından ateşlenen fişeklerle aydınlanıyordu. Muazzam bir karşılama töreni düzenliyorlardı sanki bana şehrin ahalisi..
..ve bu şehirde, elinden tutup ta yürüdüğüm bir sevgilim de vardı yanımda. Bütün bu sözcüklere benimle beraber şahit olan, duygularıma ortak olan, sek yalnızlığıma su katan bir sevgilim vardı elbet. Issız bir gürültü, tenha bir kalabalıktı kendisi. Nihayet hayatımda sadece gözüme değil gönlüme de hitap eden biriydi o, bütün eski yoklukları var ediyordu. Kendi kendime konuşarak geçtiğim, aşınmış kaldırımlarıyla, yerde yuvarlanan kurumuş yapraklarıyla, sokak kedilerinin yuvalandığı küflenmiş çöp konteynırıyla dertleştiğim, yaşlı dut ve çam ağaçlarına selam verdiğim yollardan şimdi onunla geçiyordum. Kasvetli sokaklarda bahar havası yükseliyordu biz geçerken, ardımızda yıldız tozları uçuşuyordu, eski binaların köhne duvarları göz kamaştırıcı en sıcak renklere boyanıyordu..
İçmeden sarhoş olmak, bir inansın dünyada sahip olabileceği en son noktadır değil mi? Budistlerin nirvana’sı, Zerdüşti’nin ahura mazdası, Yahudilerin kabbala’sı, Hristiyanların mesihi, Müslimlerin cenneti ne ise benim de içinde bulunduğum durum oydu o anda..
20 Eylül 2013 Cuma
imalar söz konusu
..son anda yetişti kalkan otobüse ve yaşanmış olan yaşanacakları etkiledi kaderi. yalnızca bir oyuna oyunculuk etmekti niyeti ve sonra hayatının baş rolüne aday adayı olan yeni bir oyuncu keşfetti. tüm jüri üyelerinin ayrıntılı değerlendirmeleri sonucu adaylığa terfi eden oyuncu, nihayetinde altın yürek film festivalinde son aşamada temsil edilme hakkı kazandı, artık finaldeydi..
final, artık tek bir seçimle, tek bir oyla belirlenecekti ve tek bir aday vardı, o da ya kazanacak ya da kaybetmeyecekti. işte böyle rahat bir havada geçti festivalimizin sonu, yine de heyecan vericiydi. acaba kazanacak mıydı yoksa kaybetmeyecek miydi?
bence kaybetmedi, ona göre de kazandı diyebiliriz..
yüzünü tarif edemem çok sakıncalı
ama dudaklarında pembe gül tadı var
saçlarını anlatamam kıskanırsınız
bir teline dokundurtmam sizlere,
dane danedir her yeri
her yeri ince ve körpecik
beline sarıldım da çıt dedi
kıyamadım sevmelere onu ben,
içmedim, sarmadım ilk defa
en ayık kafayla sevdim, seviştim
en ayık kafayla sarhoş oldum yeniden,
aklım onda, fikrim onda, içim onda kaldı
boylu boyuna varamadım
türlü huyuna doyamadım
ben o gıza heyranım
sevipdurum işte..
final, artık tek bir seçimle, tek bir oyla belirlenecekti ve tek bir aday vardı, o da ya kazanacak ya da kaybetmeyecekti. işte böyle rahat bir havada geçti festivalimizin sonu, yine de heyecan vericiydi. acaba kazanacak mıydı yoksa kaybetmeyecek miydi?
bence kaybetmedi, ona göre de kazandı diyebiliriz..
yüzünü tarif edemem çok sakıncalı
ama dudaklarında pembe gül tadı var
saçlarını anlatamam kıskanırsınız
bir teline dokundurtmam sizlere,
dane danedir her yeri
her yeri ince ve körpecik
beline sarıldım da çıt dedi
kıyamadım sevmelere onu ben,
içmedim, sarmadım ilk defa
en ayık kafayla sevdim, seviştim
en ayık kafayla sarhoş oldum yeniden,
aklım onda, fikrim onda, içim onda kaldı
boylu boyuna varamadım
türlü huyuna doyamadım
ben o gıza heyranım
sevipdurum işte..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)