Gönül bir mumdur alevi de aşk,
yandıkça eritir mumu alev,
eridikçe biter mum,
mum bitince alev de söner
ve karanlığa geri döner gönül..
mum lekesi kalır geriye,
ne yaparsan yap çıkmaz döküldüğü yerden,
klorak bile fayda etmiyor bu kimyasal atığa..
ULAŞ TUZAK
6 Mart 2012 Salı
5 Mart 2012 Pazartesi
Kim bu densiz?
Telefonum çalmaya başladı. Bakınıyorum etrafıma bulamıyorum bir türlü. Sesin geldiği yöne doğru gidiyorum, gördüğüm ne varsa alt üst ediyorum kanepenin üzerinde yine yok. Koltukların altına, masaların üstüne bakıyor, pantolonun ve ceketin ceplerini karıştırıyorum, evirip çeviriyorum ama bulamıyorum, bulamıyorum. Son bir ihtimalle toplanıp düzeltilmiş yatağımın yanına yaklaşıyorum ve battaniyeyi kaldırıyorum ses çoğalıyor. Elimle yokluyorum ve yastık kılıfının içinden çıkartıyorum telefonu, hışımla ‘evet’ tuşuna basıyorum ancak hiçbir ses gelmiyor, ekrana baktığımda ise cevapsız çağrı yazdığını görüyorum, anladım ki yetişemedim. Peki kim aramış şimdi beni, merak etmem normalde ama şu an merak ediyorum. En azından o kadar emeğimin karşılığı olarak bilmem gerek kimin aradığını. Bana durduk yere bu arama-tarama aksiyonunu yaşatan kişi kim? Numara telefona kayıtlı olmayan bir no ve üstelik tanıdık ta değil. Ama bu merak duygumu kamçılıyor fena halde. Elimde telefonu parmaklarımın arasında döndürürken bir yandan da kim olabilir bu arayan kişi diye düşünmeye başlıyorum. Bir süre bekledikten sonra, tekrar aramaması beni iyice bu belirsiz kişiye karşı sürükleyici bir keşif macerasına sürükledi. Bari ben arayım dedim kendi kendime ve numaranın üstüne gelip çağrı yapmayı denedim ancak çağrı yapabilecek kontörümün olmaması da bu gıcık olay örgüsünün bir devamı niteliğinde oldu. Nasıl olur da ben, okuduğum kitabı yarıda bırakarak bu aptalca durumun içine sürüklenmiştim bilemiyorum. Şu an ulaşamamanın verdiği bir inatçılık ve merak duygusunun getirdiği bir arzu ile beni arayan kişinin kim olduğu ve neden aradığı soruları beynimi kemiriyordu. Çok mu önemliydi? Bence değildi ki önemli olsa tekrar arardı. Ya önemli bir iş görüşmesi daveti ise.. Ya arayan kişinin şarjı bitmiş te yardıma olan biri ise.. of yahu yine paranoyalara başladım, dur bi sakin ol da kendine gel. Ne yapıyordum ben? Iıı, şeyy yani film izleyecektim ama ondan önce kitap okuyordum ve kitaba olan konsantrem yavaş yavaş film izleme düşüncesine doğru kayıyordu, tam da o sıra da çalan telefon bütün istikametimi kaybetmeme neden oldu. Şu an hangi filmi izlemek istediğimi bile hatırlamıyorum. Sanırım kitabın içinde bahsedilen bir olayla ilgili bir filmdi. Ben hep böyleyim işte, yeni gördüğüm ve duyduğum bir konu hakkında pek fazla bir şey bilmiyorsam daha sonraki konularla bağlantı kurmak amaçlı orada ara verir ve o konuyu araştırıp içeriğini öğrenirim. Kitabın tam olarak ne anlatmak istediğini anlamak için kitapla özdeşleşmek gerekir yani yazar ile aynı yaşanmışlığı paylaşmak gerekir. Bu da yazarın küçük ayrıntılarını keşfetmekle mümkündür. Örneğin bir filmden örnek mi veriyor, hemen o filmi bulup izlerim ya da başka bir kitaptan mı söz ediyor, hemen o kitabı bulur okurum. Tarihi bir kişilikten ya da yaşanmış bazı olaylardan mı bahsediyor hemen araştırır, elimden geldiğince derinlerine inmeye çalışırım anlatılmak istenilenin. Bu küçük ayrıntıların şifrelerini çözmek, aslında bir nevi dedektiflik oyununa benziyor. Bu oyunu oynamaktan büyük bir haz alıyorum. Ama bazen de sanki bu konuda takıntılı olduğumu düşünüyorum. Çünkü böyle yaparak bazı kitapları yarıda bırakıp aslında o kitabın içinde bahsedilen başka kitapları okumaya başladığımı fark ettim. Hatta o kadar ileri gittim ki, bir kitap içerisindeki olayı araştırmak için okuduğum başka kitabın içindeki olayların akışına kapılıp, o kitap senin bu film benim bu tarihi olay onun derken çok farklı boyutlara geçiş yaptığımı gördüm. Şu an geldiğim boyut ise en başa dönüş oldu. Peki ben bu kadar derinleşmişken, beni bu hayal gücünün içerisinden söküp alan amansız çağrıyı kim yaptı arkadaş..? kim, kim, kim bu densiz?
Eski sevgililerimden biri mi yoksa? Ya da gizli hayranlarımdan biri mi yine? Neden bu kadar cesaretsiz oluyorlar anlamak mümkün değil. Telefon numaramı bulup ta çağrı yapmaya cesaretleri oluyor da, bir iki kelime edip duygularını dile getirmeye mi çekiniyorlar, hayret.. oysa ben de bu kadar merak etmişken, bu tarihi fırsatı kaçırdığının farkında bile değil. Şu an tereddütlerle boğuşuyor, biliyorum. Kalbi her seferinde daha hızlı çarpıyor, beni aramaya yeltenirken. Aslında hep böyledir, ilk seferde cesaretini toplamak oldukça güçtür ancak ilk denemedeki odaklanma sonrakiler kadar güçlü olamaz. Bu kararlılığı ilk denemede başarılı sonuca ulaştıramayanlar, daha sonraki denemelerinde önce başarısızlık duvarını aşmaya çalışacaklardır. Her neyse şu an içimdeki merak duygusu yok olup gitti. Değil mi ki insanın başına ne gelirse meraktan gelir. Ama iyi ama kötü ben şu an bu riske girebilecek durumda göremiyorum kendimi. Belki de riske edebileceğim pulum kalmadığından, kim bilir..
Ulaş Tuzak
Eski sevgililerimden biri mi yoksa? Ya da gizli hayranlarımdan biri mi yine? Neden bu kadar cesaretsiz oluyorlar anlamak mümkün değil. Telefon numaramı bulup ta çağrı yapmaya cesaretleri oluyor da, bir iki kelime edip duygularını dile getirmeye mi çekiniyorlar, hayret.. oysa ben de bu kadar merak etmişken, bu tarihi fırsatı kaçırdığının farkında bile değil. Şu an tereddütlerle boğuşuyor, biliyorum. Kalbi her seferinde daha hızlı çarpıyor, beni aramaya yeltenirken. Aslında hep böyledir, ilk seferde cesaretini toplamak oldukça güçtür ancak ilk denemedeki odaklanma sonrakiler kadar güçlü olamaz. Bu kararlılığı ilk denemede başarılı sonuca ulaştıramayanlar, daha sonraki denemelerinde önce başarısızlık duvarını aşmaya çalışacaklardır. Her neyse şu an içimdeki merak duygusu yok olup gitti. Değil mi ki insanın başına ne gelirse meraktan gelir. Ama iyi ama kötü ben şu an bu riske girebilecek durumda göremiyorum kendimi. Belki de riske edebileceğim pulum kalmadığından, kim bilir..
Ulaş Tuzak
28 Şubat 2012 Salı
Aşk Kaşıntısı

Ey Tanrım!
Neden eninde sonunda bütün kahramanlarını yalnız bırakırsın?
Bu mudur cennetin, bu mu ödülün?
Tilki olsam gidebileceğim bi kürkçü dükkanım olurdu en azından
İnsan kaçtığı yere geri dönemiyor ki..
Kaçtıkça uzaklara kaçıyor ve daha çok yalnızlaşıyorum
Derinleşiyor içinde yüzdüğüm deniz, mavilik koyulaşıyor..
Yüzmeyi biliyorsan hiçbir deniz derin değildir,
ama ben bir michael phelps değilim ki..
olsa olsa bir tekne gibi yüzebilirim ancak
yelkenlerimi açtım, rüzgarı bekliyorum artık..
aşk denizde ve tarlada değil gönül bahçesinde yetişir,
balık veya pamuk değiliz ki biz
limon ağacına aşılanmış bir mandalina gibiyiz
ne tam ekşi ne tam tatlı, mayhoş iki sevgiliyiz biz..
Yere düşen damlalar varsın yağmurdan olsun
Ağlamasın gözlerimiz aşktan bu gece,
Mutluluk paylaştıkça değil seviştikçe çoğalır
Sevişmekte cesur olamayanlar aşkla oyalanır..
kaşınıyor, kaşıdıkça kaşıntı daha da artıyor
ve kalbime bir mantar gibi yayılıyorsun aşk..
Ulaş Tuzak
25 Şubat 2012 Cumartesi
KAÇAN TRENLER
Şu an arkama dönüp baktığımda bir arpa boyu yol katedemediysem, kaçırdığım onlarca trenin cemeresini çektiğimdendir. Her tereddütlerimde yaşadığım tökezlemeler yüzünden tutunmaya ramak kala kaçırdığım bu trenler, kararsızlığımın ve şüphelerimden duyduğum huzursuzluğun üzerime yığdığı ağırlıktan dolayı ezilmelerim, sorumsuz ve varlığın hafifliğine doğru kaçışlarım, ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye yüz bulamadığım bir ara evrende sıkışıp kalmama neden oldu. Bu sıkışmaların aynısını kalbimde hissetmem ise sıkıntılar ve stresler içerisinde bocalama arefesinin habercisi olmaya devam etti. Bu korku ise paranoya takıntısını hapsetti bedenime. Hipokondriyak bir zaman tüneli oluştuğunu görüyorum anılarımdan bu güne geçiş sağlayan..
İnsan nedense hayatında kurduğu hayallerin, yaptığı planların ve tuttuğu hesapların hiç mi hiç kendisini tatmin etmediğini görünce vaz geçmek zorunda kalıyor hesap tutmaktan ve plan yapmaktan. Ama bir türlü hayal kurmaktan vazgeçemediğimi fark ediyorum ve histerik bir şekilde damarlarımın melankoli ile dolduğunu hissediyorum. Aylık veya mevsimlik bir döngü olsa gerek bu bendeki kronik hesaplaşma. Ama her muhasebede karşıma çıkan küçük hatalar, her döngüde cari açığın biraz daha artması ile borçlanıyorum, en çokta gönül borcuma faiz biniyor. Bir piyango çıkmaz ise yakın zamanda, haciz memurları kapımı çalıcak, ne var ne yok götürecekler benden..
Nasıl? diye soruyor insan her çaresiz kaldığında kendine. Nasıl oldu da böyle oldu? Yoksa gerçekten kaderimizde böyle yazılı olduğu için mi sadece? Hani kaderi değiştirebiliyorduk, hani bizim tercihlerimize göre ilerliyordu yaşam? Bu biraz okul yıllarımı hatırlattı kendime. Düşük not alınca hoca verdi, yüksek not alınca öğrenci aldı oluyordu ya sanırım insan başarılı olunca kendisine pay biçiyor, başarısız olunca da kadere..
Babamın evlendikten hemen sonra istanbuldan gelen iş teklifini reddetip, bandırmada kalması ilk dönüm noktasıydı kaderimin şekillenmesinde. Böylelikle çocukluğum bandırmada geçti. Abimin sürekli evden kaçıp kaybolması da, daha merkezi bir mahalleden kenar mahalleye taşınmamıza ve hayatımın ilk zamanlarını daha küçük hayallerle yaşamama neden oldu. Yani tamamen şu anki düşüncelerimden uzak ve sığ bir toplum içerisinde ilk kez var olmanın sıkıntılarını uzun süre çektim. O etkileri üzerimden atmak hiç te kolay olmadı. Din ve mahalle rejiminin etkisi altında, hayatın gerçeklerini keşfetmekte oldukça geç kaldım. Şehrin modern kültürü ve samimi ilişkilerini çok çok sonra keşfettim. Yani hayata bikaç sıfır yenik başladım..
İlk kez 11 yaşında çıkıp farklı bir yerde yaşama şansı yakaladım. O da tesadüf eseri abimin peşine takılıp güreş sporuna başlamamla oldu. Milas güreş eğitim merkezini, Türkiye güreş okulları elemelerinde başarılı olarak kazandık. Bir sene orda apayrı bir dünya gördüm ama yine beni tatmin etmeyecekti. Çünkü her ne kadar başka bir kültür olsa da büyükşehir yaşantısı kadar derin değildi. İlişkiler basit ve düşünceler sığ idi. Utangaçlık ve çekingenliğim ilk darbelerini de burada yaşadım tabi ki. Hiç kimseye kendimi ifade edip, derdimi anlatamadım. Yanımda bir aile desteğim olmadığı için ordan ayrıldım ve bir daha da geri dönmedim. Spor akademisyenliği trenini kaçırdığımı ise çok sonradan fark ettim..
İkinci dönüm noktası ise bandırmaya döndükten sonra babamın bize sunduğu imkanları ciddi bir şekilde değerlendirmemem oldu. Önce ud kursuna gönderdi, sonra da resim kursuna. Ben o zamanlar ikisini de eğlence olarak gördüğüm için üzerine fazla düşmedim. Derslerim çok iyi idi ve lise olarak klişe bir düşünce ile Anadolu ve fen liselerini hedefliyordum. Abim ise resim konusunda hem ilgili hem de başarılı idi. O resimi tercih etti ve lisede İzmir güzel sanatlar lisesini kazandı gitti. Ben ise olayın hala şaka ile gerçek arasında gidip geldiğini zannederken kendimi Bandırma Anadolu lisesinde buldum. Oysa zamanında müzik yada resimden birini tercih etmiş olsaydım, yada gerçekten birisi beni bu konuda yönlendirseydi şu an akademik bir sanatçı olma fırsatını kaçırmayacaktım..
4 yıl boyunca kendimi, sonunu bilmediğim bir tünelin içinde yolculuk etmeye bıraktım. Sonunda ne olacağını ve nereye çıkacağımı bilmiyordum. Doğaçlama bir lise hayatında aklımda hep başka yerlere kaçıp gitme düşüncesi vardı ama bir rehber olmadığı için ne yapacağımı bilmiyor, başkaları ne yapıyorsa onları gözlemliyordum. Derken öss sonuçlarına göre biraz da abimin etkisiyle izmiri tercih ettim. Biraz bilgisizlik, biraz da kimsesizlik yüzünden belki o zaman karşıma çıkan İstanbul fırsatını görüp ona göre tercih yapmış olsaydım, şimdi belki de istanbuldan çoktan sıkılmış ve yurtdışına gitmiş biri olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Üniversite okumuş olmak için ne olduğunu bilmeden girdiğim istatistik bölümünden sıkılmam da fazla uzun sürmemişti. Daha birinci sınıfta aklıma tiyatro sevdası girdi. Amatör tiyatrolar ve belediye tiyatroları da kesmeyince kendimi konservatuarların kapısında sınava girmeyi beklerken buldum. Kursların çok pahalı olduğunu öğrenince kendi kendime hazırlanmıştım sınavlara. Daha önceden de bir deneyimim ve herhangi bir torpilim olmadığı için sınavlarda başarısız oldum. Belki daha önce bilinçli bir şekilde araştırıp hazırlansaydım, aileden maddi ve manevi destek görseydim (ki çoğu ailelerin tiyatroya karşı olan standart düşünceleri ve önyargıları bu şekildedir) şu an alaylı değil de okullu bir oyuncu olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Çocukluğumdan gelen utanma ve çekingenliği izmirde üzerimden tamemen atmıştım. Özellikle de tiyatro rahatlık ve sosyal iletişim konusunda çok şey katmıştı bana. İzmirin ve İzmirlinin rahat yaşam tarzına ayak uydurdum kısa sürede ancak hatunların uçsuz buçaksız derinliklerinde kayboldum. Platonik bir çocuğun saf duygularını, saf hayallerini ve hayata bakış açısını 180 derece değiştiren bu kayboluş olmuştu. İçine düştüğüm bu labirentten çıkışı bulana kadar doğal olarak bir sürü kişi ile birlikte oldum. Bu birliktelikler hep çıkışı bulmak için bir umut ışığı idi ancak bir süre sonra çıkış mıkış hikaye oldu. Labirentin sokaklarında takılı kalmak memnuniyetinde bir istikbalsizlik, bir sorumsuzluk bir tembellik nusibetine yakalandım. Belki de bu yüzden, tanrıdan dilediğim kişi karşıma çıktığında, onunla beraber bu labirentten çıkma trenini kaçırdım..
Şuan istanbulda yaşıyorum. Henüz 4 aydır sadece.. bilgisizlik, tecrübesizlik, kararsızlık ve en kötüsü geçmişle gelecek arasındaki ara evrende sıkışıp kalmamdan dolayı bir sürü tren kaçırdım ve kaçırmaya da devam ediyorum. Burası İstanbul ve her dakika bir tren kalkıyor meçhule doğru. İstiklaldeki tramvayın arkasından koşup tutunanlar gibi herkes bir trenin peşinde koşuşturuyor hergün. Ama ben kaçırıyorum ve kaçırdıkça da kendimle hesaplaşmaya devam ediyorum. Bu döngü, bu bahtımı ne zaman terk edecek, işte o zaman ben de bi trenin koltuğuna oturmadan o tren kalkmayacak..
ULAŞ TUZAK
İnsan nedense hayatında kurduğu hayallerin, yaptığı planların ve tuttuğu hesapların hiç mi hiç kendisini tatmin etmediğini görünce vaz geçmek zorunda kalıyor hesap tutmaktan ve plan yapmaktan. Ama bir türlü hayal kurmaktan vazgeçemediğimi fark ediyorum ve histerik bir şekilde damarlarımın melankoli ile dolduğunu hissediyorum. Aylık veya mevsimlik bir döngü olsa gerek bu bendeki kronik hesaplaşma. Ama her muhasebede karşıma çıkan küçük hatalar, her döngüde cari açığın biraz daha artması ile borçlanıyorum, en çokta gönül borcuma faiz biniyor. Bir piyango çıkmaz ise yakın zamanda, haciz memurları kapımı çalıcak, ne var ne yok götürecekler benden..
Nasıl? diye soruyor insan her çaresiz kaldığında kendine. Nasıl oldu da böyle oldu? Yoksa gerçekten kaderimizde böyle yazılı olduğu için mi sadece? Hani kaderi değiştirebiliyorduk, hani bizim tercihlerimize göre ilerliyordu yaşam? Bu biraz okul yıllarımı hatırlattı kendime. Düşük not alınca hoca verdi, yüksek not alınca öğrenci aldı oluyordu ya sanırım insan başarılı olunca kendisine pay biçiyor, başarısız olunca da kadere..
Babamın evlendikten hemen sonra istanbuldan gelen iş teklifini reddetip, bandırmada kalması ilk dönüm noktasıydı kaderimin şekillenmesinde. Böylelikle çocukluğum bandırmada geçti. Abimin sürekli evden kaçıp kaybolması da, daha merkezi bir mahalleden kenar mahalleye taşınmamıza ve hayatımın ilk zamanlarını daha küçük hayallerle yaşamama neden oldu. Yani tamamen şu anki düşüncelerimden uzak ve sığ bir toplum içerisinde ilk kez var olmanın sıkıntılarını uzun süre çektim. O etkileri üzerimden atmak hiç te kolay olmadı. Din ve mahalle rejiminin etkisi altında, hayatın gerçeklerini keşfetmekte oldukça geç kaldım. Şehrin modern kültürü ve samimi ilişkilerini çok çok sonra keşfettim. Yani hayata bikaç sıfır yenik başladım..
İlk kez 11 yaşında çıkıp farklı bir yerde yaşama şansı yakaladım. O da tesadüf eseri abimin peşine takılıp güreş sporuna başlamamla oldu. Milas güreş eğitim merkezini, Türkiye güreş okulları elemelerinde başarılı olarak kazandık. Bir sene orda apayrı bir dünya gördüm ama yine beni tatmin etmeyecekti. Çünkü her ne kadar başka bir kültür olsa da büyükşehir yaşantısı kadar derin değildi. İlişkiler basit ve düşünceler sığ idi. Utangaçlık ve çekingenliğim ilk darbelerini de burada yaşadım tabi ki. Hiç kimseye kendimi ifade edip, derdimi anlatamadım. Yanımda bir aile desteğim olmadığı için ordan ayrıldım ve bir daha da geri dönmedim. Spor akademisyenliği trenini kaçırdığımı ise çok sonradan fark ettim..
İkinci dönüm noktası ise bandırmaya döndükten sonra babamın bize sunduğu imkanları ciddi bir şekilde değerlendirmemem oldu. Önce ud kursuna gönderdi, sonra da resim kursuna. Ben o zamanlar ikisini de eğlence olarak gördüğüm için üzerine fazla düşmedim. Derslerim çok iyi idi ve lise olarak klişe bir düşünce ile Anadolu ve fen liselerini hedefliyordum. Abim ise resim konusunda hem ilgili hem de başarılı idi. O resimi tercih etti ve lisede İzmir güzel sanatlar lisesini kazandı gitti. Ben ise olayın hala şaka ile gerçek arasında gidip geldiğini zannederken kendimi Bandırma Anadolu lisesinde buldum. Oysa zamanında müzik yada resimden birini tercih etmiş olsaydım, yada gerçekten birisi beni bu konuda yönlendirseydi şu an akademik bir sanatçı olma fırsatını kaçırmayacaktım..
4 yıl boyunca kendimi, sonunu bilmediğim bir tünelin içinde yolculuk etmeye bıraktım. Sonunda ne olacağını ve nereye çıkacağımı bilmiyordum. Doğaçlama bir lise hayatında aklımda hep başka yerlere kaçıp gitme düşüncesi vardı ama bir rehber olmadığı için ne yapacağımı bilmiyor, başkaları ne yapıyorsa onları gözlemliyordum. Derken öss sonuçlarına göre biraz da abimin etkisiyle izmiri tercih ettim. Biraz bilgisizlik, biraz da kimsesizlik yüzünden belki o zaman karşıma çıkan İstanbul fırsatını görüp ona göre tercih yapmış olsaydım, şimdi belki de istanbuldan çoktan sıkılmış ve yurtdışına gitmiş biri olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Üniversite okumuş olmak için ne olduğunu bilmeden girdiğim istatistik bölümünden sıkılmam da fazla uzun sürmemişti. Daha birinci sınıfta aklıma tiyatro sevdası girdi. Amatör tiyatrolar ve belediye tiyatroları da kesmeyince kendimi konservatuarların kapısında sınava girmeyi beklerken buldum. Kursların çok pahalı olduğunu öğrenince kendi kendime hazırlanmıştım sınavlara. Daha önceden de bir deneyimim ve herhangi bir torpilim olmadığı için sınavlarda başarısız oldum. Belki daha önce bilinçli bir şekilde araştırıp hazırlansaydım, aileden maddi ve manevi destek görseydim (ki çoğu ailelerin tiyatroya karşı olan standart düşünceleri ve önyargıları bu şekildedir) şu an alaylı değil de okullu bir oyuncu olma fırsatını kaçırmayacaktım..
Çocukluğumdan gelen utanma ve çekingenliği izmirde üzerimden tamemen atmıştım. Özellikle de tiyatro rahatlık ve sosyal iletişim konusunda çok şey katmıştı bana. İzmirin ve İzmirlinin rahat yaşam tarzına ayak uydurdum kısa sürede ancak hatunların uçsuz buçaksız derinliklerinde kayboldum. Platonik bir çocuğun saf duygularını, saf hayallerini ve hayata bakış açısını 180 derece değiştiren bu kayboluş olmuştu. İçine düştüğüm bu labirentten çıkışı bulana kadar doğal olarak bir sürü kişi ile birlikte oldum. Bu birliktelikler hep çıkışı bulmak için bir umut ışığı idi ancak bir süre sonra çıkış mıkış hikaye oldu. Labirentin sokaklarında takılı kalmak memnuniyetinde bir istikbalsizlik, bir sorumsuzluk bir tembellik nusibetine yakalandım. Belki de bu yüzden, tanrıdan dilediğim kişi karşıma çıktığında, onunla beraber bu labirentten çıkma trenini kaçırdım..
Şuan istanbulda yaşıyorum. Henüz 4 aydır sadece.. bilgisizlik, tecrübesizlik, kararsızlık ve en kötüsü geçmişle gelecek arasındaki ara evrende sıkışıp kalmamdan dolayı bir sürü tren kaçırdım ve kaçırmaya da devam ediyorum. Burası İstanbul ve her dakika bir tren kalkıyor meçhule doğru. İstiklaldeki tramvayın arkasından koşup tutunanlar gibi herkes bir trenin peşinde koşuşturuyor hergün. Ama ben kaçırıyorum ve kaçırdıkça da kendimle hesaplaşmaya devam ediyorum. Bu döngü, bu bahtımı ne zaman terk edecek, işte o zaman ben de bi trenin koltuğuna oturmadan o tren kalkmayacak..
ULAŞ TUZAK
23 Şubat 2012 Perşembe
14 Ocak 2012 Cumartesi
ELEKTRİK

Bir başına, yapayalnız yaşıyordu. Birlikte vakit geçirebileceği bir arkadaşı bile yoktu. Her zamanki gibi öğleye kadar uyumuş ve sağa sola dönerken sırt ve omuzlarının ağrısından kalkmak zorunda kalmıştı, her ne kadar yapacağı bir şey olmadığı için kalkmak istemese de..
Yine her zamanki gibi kalkar kalkmaz laptopunu kucağına alıp internete bakınmaya başladı uykudan şişmiş gözlerle. Her sabah yaptığı ilk iş buydu. Biraz sonra aniden elektrik kesildi. Ve ne olduysa ondan sonra olmaya başladı.
Elektrik kesintisinden sonraki ilk tepkisi, karnının açlıktan acıdığını fark etmesi oldu. Miskin hareketlerle, oflaya puflaya doğruldu ve mutfağa gitti. Epeyce zayıflamıştı, neredeyse kemikleri belli oluyordu. Hızlı hızlı bişeyler atıştırıyordu. Gözüne ilk ne çarparsa, zeytin, peynir vs. bir yandan da düğmeye basıyor, açıp kapıyordu ampulün anahtarını, elektrik geldi mi diye kontrol ediyordu. Karnını üstün körü doyurduktan sonra elektriğin halen gelmediğini görünce bu kez yapıcak bişey bulamadığından can sıkıntısına yenik düşerek dağ gibi olan bulaşığa girişme kararı aldı. Önce bir süzdü, iki süzdü sonra eldivenleri giyip süngeri aldı ve deterjanı üzerine sıktı..
Zaman geçirmek adına baya bi titizlikle uğraştı ve sonunda bulaşıkları bitirip tezgahın üstünü tertemiz yaptıktan sonra tekrar bir umutla ampulü yakmayı denedi ancak elektrik henüz gelmemişti. Mutfakta yapabileceği herhangi bir işi de kalmamıştı şimdilik. Oflayarak mutfaktan çıkıp yatak odasına girdi. Dağınık duran yatağını ve çamaşırlarını katladı, düzenledi, topladı ve kirli eşyalarını ayırıp çamaşır makinesine doldurdu. Elektriğin olmadığını unutmuştu. Deterjanı koydu, makinenin prizini taktı, düğmesine bastı ve çalışmadığını görünce eliyle alnını tokatladı. ‘tüh ulan unutmuşum’ dercesine bir hareketten sonra çamaşırları bırakıp tuvalete girdi. Bu arada üç gündür büyük tuvaletini yapmamış olduğunu da fark etti. Çatır çutur işini hallettikten sonra ‘oh be’ diyerek tuvaletten çıktı. Acayip rahatlamış görünüyordu.
Ellerini yıkarken aynaya baktı ve sakallarının ne kadar uzadığını gördü. Elini sokup parmaklarını sakallarının arasında gezdirdi. Sıvazladı, kaşıdı ve sonunda kesmeye karar verdi. Tıraş makinesini eline aldı ama şarjı bitmek üzereydi ve çok zayıf bir şekilde çalıştı, durdu. Makası buldu ve sakallarını önce makasla inceltti sonra köpükledi ve jiletle daldı sakallarına.
Sakallarını kestikten sonra, elleri saçlarına gitti. Yağlanmış ve kepeklenmiş saçlarından fena halde rahatsız oldu. Üzerindekileri çıkarıp saçlarını yıkamaya karar verdi ancak şofbene bakınca elektriğin olmadığını hatırladı ve hemen mutfağa giderek ketle a su koydu. İçeri gidip temiz bir tişört hazırladı kendine ve geri gelip ketle a bakınca ‘hay allah’ deyip yine elektriğin olmadığını unuttuğunu anladı. Suyu tencereye boşalttı ve ocağın üstüne koydu. Gazı açıp ocağın çakmasını bekledi ama gözü aynı anda fişe ve prize gitti. Eli fişe yeltenmişken ‘ya ne yapıyorum ben’ dedi.raftan bir kibrit bulup çakarak ocağı yaktı.
Suyu ısıtıp saçlarını yıkadıktan sonra bir rahatlama hissi geldi. Aynada saçlarını havlu ile kurularken çeşitli mimikler yapıyordu. Gülerken dişlerinin sarılığını fark etti. En son ne zaman dişlerini fırçaladığını hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı. Diş fırçasını ald, iyice yıkadı ve temizlediğine kanaat getirdikten sonra macunu aradı fakat bulamadı. Fırça kutusunun içinden çıkardığı diş macununu sıktı ancak kapağı açık kaldığı için içi kurumuştu. ‘neyse’ deyip öylece fırçaladı dişlerini. Ardından birkaç kere gargara yaptıktan sonra tükürdü. Son kez bidaha baktı aynada kendine ve cımbızı alıp elmacık kemiklerinin üzerindeki kılları, tüyleri ağdaladı. Şimdi gözüne daha yakışıklı görünüyordu. İçine bir coşku gelmişti. Bir süre salonda kendinden geçerek dans etti. Yoruldu ama şarkı söylemeye devam etti. Ondan da sıkılınca kitaplığına yöneldi. Yarım bıraktığı kitabı eline aldı ve isteksizce okumaya başladı. Bir süre kendini kitaba kaptırdı. Havanın kararıyor olduğunu, yazıları seçememesinden fark etti ve cama gidip perdeyi araladı. Ancak perdeyi açtıktan sonra tekrar kitaba konsantre olamadı. Kitabı bir kenara attı ve oflaya puflaya kalktı. Ampulü kontrol etti ve elektriğin gelmemiş olmasına sinirlendi. Bu sırada cebindeki telefonu eline ilişti. Cebinden hevesle çıkarıp kurcalamaya başladı. Telefon rehberine ve eski mesajlarına baktı. Arayacak kimseyi bulamadı ancak eski mesajlarının arasında kendisinden uzun zamandır hoşlanan bir kız arkadaşının mesajını gördü. İlk okuduğunda umursamamıştı, ilgisizce okuyup ‘amaaann’ dedikten sonra unutmuştu bile. O an üzerinde durmadığı bu mesaj, şimdi onu duygulandırmıştı. Vicdansızlık yaptığını düşündü ve içi sızladı.
Kendini cesaretlendirip kızı aramayı denedi birkaç kez ancak her seferinde vazgeçti, yapamadı. Bir süre hiç bir şey yapmadan öylece bekledi. Sonra, canının sıkılmasından duyduğu rahatsızlığı bastırmak için hiç düşünmeden telefonu alıp kızı aradı. Kızla biraz zorlanarak ta olsa, eveledi geveledi ve onu yemeğe evine çağırdı. Kız zaten dünden razı olduğu için hiç naz yapmadı ve kabul etti.
Yere baktı ve süpürülmesi gerektiğini düşündü. Diğer odaya gidip elektrikli süpürgenin yanına geldi biran duraksadı ve geri dönüp balkona çıktı. Kapının arkasındaki tel süpürge ve faraşı alıp yerleri süpürdü. Sonra mutfağa girip dolabı açtı ancak dolap bomboştu. Alel acele dışarı çıkıp markete girdi. Birkaç bişey alıp eve geldi.
Masayı sildi, örtüsünü örttü, şamdanı koydu ve mumları yerleştirdi. Hava iyice kararınca mumları yaktı, kadehleri ve şarabı masaya koydu. Tam o sırada kapı tıklandı. Kapıyı açtı ve karşısındaki o güzel manzaraya hayran kaldı. Loş ışıkta öyle güzel görünüyordu ki kız, aşık olmamak elde değildi. Kibarca elini öptü ve masaya kadar eşlik edip sandalyesini çekti ve kızı masaya oturttu. Kendisi de karşıya geçip şarabı açtı ve kadahlere doldurdu. Tam kadehleri havaya kaldırmışlardı ki açık unuttuğu ampul yandı. İkisi de o an irkildi. Bir süre öyle birbirlerine bakakaldılar ve hemen ışığı söndürüp geldi, kaldıkları yerden romantizme devam ettiler..
Mum iyice erimiş, sonuna gelmişti. Biraz sonra o da sönecekti. Masadakilerin sarhoşluğu birbirlerine olan samimiyetinden belli oluyordu. Birbirlerine dolandılar, tam öpüşmeye yeltendiler ve mum bitti oda karardı..
ULAŞ TUZAK
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









