SOSYAL MEDYA

SOSYAL MEDYA
ulastuzak

3 Ağustos 2014 Pazar

Adam-9

Hiç kimsesi kalmadı yanında, şimdi gerçekten de yapayalnız bir adamdı. Buydu aradığı belki de, amacına bir adım daha yaklaşmış sayıyordu kendini. Arzuladığı o müthiş sıçramayı yapacaktı, yapmalıydı, tam yeri ve zamanıydı. Bu fırsatı belki de bir daha hiç bulamayacaktı. Yoğunlaşmalı, son noktayı koymalıydı artık. Zihninde bütün biriktirdiklerini bir kurguda toplayıp, asrın romanını yazmalıydı. Başka ne için yaşanırdı ki zaten? İnsanların birbirlerine üstünlük kurma yarışlarını iğrenerek izliyordu. Daha fazla bu iğrenç senaryoya maruz kalmak istemiyordu. Böyle bir dünya çekilecek gibi değildi zira.
Kimisi holdingleriyle.. kimisi uçakları, yatları, arabalarıyla.. kimisi dededen, babadan kalma mallarıyla.. kimisi üç kuruş biriktirip aldığı eviyle.. kimisi şansı yaver gidip elde ettiği kariyeriyle.. kimisi çocuğuyla, kimisi çoluğuyla, kimisi eşinin dostunun akrabasının başarılarıyla.. kimisi salt güzelliğiyle, kimisi giyimi kuşamı, süsüyle.. kimisi atıp tutmaca hayalleriyle.. neyi kanıtlamaya çalışıyorlardı ki? Niye böyle bir kompleksle yaşıyorlardı ki? Ah! Zavallı insancıklar ah! Beğenilme, takdir görme arzusu, çılgınlık derecesine varan, çevresine yüce görünme çabası.. peki ya bütün bunları düşünürken hiç mutlu muyuz acaba, diye düşünüyorlar mı? Tüm bunların hepsi aslında insanları mutsuz etmek için çok önceden planlanmış bir oyun değil mi? Keza bu oyunu düzenleyenleri de zamanla bir bataklık gibi içine çekmiş olan bir oyun.. sermayecilik oyunu! İnsanların anlık hoş hislerini malzeme olarak kullanıp, bu malzemeleri onlara satarak para kazanma oyunu.. hoş anlar geçtikten sonra ne malzemeyi satan mutlu, ne de onu satın alanlar mutlu..
Maddeye sahip olarak her şeye sahip olunabileceği düşüncesi ve bununla beraber mutlu olunabileceği teorisine inanmak.. ne kadar da yanıltıcı.. koskoca bir çölde serap görüyor insanlar, ve yaklaştıkça kaybolan, uzakta yenisi beliren ve asla yakalanmayacak olan hayallerin peşinde koşturup hayatını boşuna harcıyorlar.. ve bunu keşfedene kadar yaşlanıp son nefesine dayanıyorlar, ah! Zavallı insancıklar ah! Daha da elem verici bir nokta da şu ki, süreç içerisinde ders almayı öğrenemiyorlar, sadece tecrübe kazandıklarını söylüyorlar birbirlerine ama yeri gelince aynı serabın peşinden gitmeyi de elden bırakmıyorlar. Acizlik diz boyu..
Bir başka sorun da şu; mutluluğu hep başka yerde, uzaklarda, karşı taraflarda aramak.. neden hep komşunun bahçesindeki çimen yeşil gelirse işte.. aynı şekilde arkadaşlarının işleri daha güzel, arabası daha çekici, karısı yada kocası daha anlayışlı, evi daha sıcak, çocukları daha akıllı gibi gelir.. Kendilerinden o kadar nefret etmişlerdir ki, düşünceleri bile ezik, aşağılık bir insan oldukları mesajını verir. Bu aşağılık kompleksini de yeni bir iş, yeni bir araba, yeni bir eş, yeni bir ev ve yeni bir çocuk ile çözmeye çalışırlar.
Adam ne yapsın bu hem iğrenç hem de zavallı kolonilerin arasında kendi köşesine çekilmekten başka.. efendim diyorlar ki, sen böyle söylüyorsun amma, sana söylemesi kolay. İşin yok, paran yok, araban yok, karın yok, çoluğun çocuğun yok.. hele bir senin de olsun da o zaman seni de görücez.. Görücez bakalım! dedi adam.. ne değişecekse? Sanki bu sayılanlar mı insanın daima mutlu olacağına garanti ediyor? Herkesin yaptığı, herkesin sahip olduğu şeyler zaten mutlu edemiyor ki adamı.. bunu niye anlamıyorlar, anlayamazlar ya, öylesine soruyor işte.. ne kadar çok insan bir şeyin peşinden gidiyorsa, orada mutlaka değerli bir şey vardır elbette ama ne kadar az insan bir şeyin peşinden gitmeye cesaret ediyorsa orada daha çok değerli bir şey vardır kesinlikle.. o çok değerli şeye sahip olmak, bu sıradan insanların saydığı şeylere sahip olmaktan çok daha önemliydi adam ve onun gibi olan diğer azınlıktaki insanlar için. Asla bir kaybetmişlik değil ya da kaybetmişlikten doğan bir düşünce değil bu, eninde sonunda ulaşılacak mutlu bir sonun bekleyişiydi. Hem de durgun, çaresiz ve anlamsız bir bekleyiş değil, aksine umut dolu, heyecanlı ve bilinçli bir bekleyişti. Durmadan çalışıyor, yeni yollar üretiyordu. Kimse ona inanmasa da, şu anda yalnız da olsa, maddi dünya dışında yalnız olmadığına gayet emindi. Bunu tüm kalbiyle, tüm damarlarında hissediyordu çünkü. İçine kapıldığı sinerji, bundan yüzlerce yıl önce yer yüzünde aynı şekilde yaşamış olan insanların beynini kurcalayan düşüncelerdi, şimdi ise onun beynini kurcalıyordu.. ve sıradan insanlar bu düşünceleri şeytani olarak yorumluyor hatta şeytanın ta kendisi olarak ilan ediyordu. Zaten nerede, yanlış olmasa bile aykırı bir olgusallık, aykırı bir biçim, çoğunluğun tartışmaya bile cesaret edemediği durumlar, olaylar olsa hemen şeytana atıfta bulunuluyordu. Öyleyse onların gözünde, içine şeytan kaçmıştı adamın. Şeytanın, tasvir edilen şekillerde olmadığı hatta korkunç bile olmadığını biliyordu adam. Tanrı’yı kafasında oluşturduğu kavram kadar şeytanı da oluşturmuştu. İkisi de enerji, ikisi de güçlü, ikisi de düşünce sonucu ortaya çıkan olgulardı fakat biri iyiliğin, diğeri kötülüğün simgesi olmuştu. Peki neye göre, kime göre? Tanrıya göre mi, şeytana göre mi? Tabiî ki de insana göre.. neden diğer canlılara da göre olmasın? Onların aklı fikri yok değil mi? İşte bunlar da insanın aklına göre düzenlenip sunuluyor doğaya. Hiç de doğal olmayan bu kurallar sanki doğanın kanunuymuş gibi algılatılmaya çalışılıyor, nitekim de büyük çoğunluk etki altına alınmış olunuyor. Bu yapay kanunların etkisinden kurtulmuş olan şanslı insanlar, birbirleriyle çok mutlu birliktelikler sağlayabiliyorlar. Bu gibi örneklere şahit olmuş olan adamın da tek gayesi buydu. Kısa süre içinde yakaladığı dış etkilerden arınmış bir mutlu birlikteliği, uzun vadeye yayabilecek, ısrarla sürdürebilecek ve böylece adamın teorisini kanıtlayabilecek bir insanla kuracağı hayatı yaşamayı umut ediyordu.

Halikarnas Şarapçısı

1 Ağustos 2014 Cuma

Adam-8

Pazar gününü beklemek yeniden zorlamıştı adamı. Nilüfer’den ayrıldığı akşam, iş yerine gelinceye kadar kendine kızıp durmuştu. Bütün gün çene çal da kızın nerde oturduğunu bile doğru dürüst öğrenmeden ayrıl. Kitapçıya gelince, Oğuz, Arzu hanımın birkaç kez aradığını söyledi. Bakışında da ayrı bir gariplik vardı sanki. Adam hiçbir şeyi umursayacak durumda değildi. Arzu hanımı bile. Daha merdivenleri yeniden çıkarken telefon yine çalmıştı, Arzu hanımdı. Adamı kızdırmaktan çekinerek, nerede olduğunu merak ettiğini söylüyordu sadece. Adam: bunalmıştım, biraz dolaşmaya çıktım, çok iyiyim şimdi, dedi. Alacaklarını da unutmamıştı. Oğuz da duymuş olmalıydı bu konuşmaları. İş yeri bomboş, sessizdi. Ne kadar düşük konuşsa da duyardı Oğuz zaten.
Sevgilisini aldatan adamdı bu, biraz sonra hesabı almaya inince, çocuğun gözlerinde hep, “buydu demek aramasını beklediği, kızı da atlatıverdin hadi” diyen sinsice gülen gözler görecekti. Oğuz’a gitmesini söyledi yukardan, yalnız kalınca aşağı tezgaha baktı. Nilüfer’i orada ilk gördüğü anı düşündü. Nasıl da olmuştu bu iş? Ama yine gitmişti işte, peşinde de o pis herif. Yoksa alıp götürmüşler midir kızı? Peki ne yaparım o zaman ben? diye düşündü.
Yine o boşluk duygusu, salıncaktan, tepelerden aşağı kaymadaki boşalma, iç ezikliği. Sonra bu duygu iyice yerleşti tüm hücrelerine. Azalıp çoğalıyordu sadece, hiç geçmiyordu. Nilüfer’i bir daha hiç görememek korkusuyla oluşan dayanılmaz acı; çıkageldiği günün anısıyla mutluluğa dönüşüyordu bazen ama hiç geçmiyordu. Belki de buydu aradığı, tatlı bir işkence!
Bu inişli çıkışlı duyguyla yaşadığı günlerden biri, Pazar sabahı hazırlanırken Arzu, öğleden sonra alışverişe çıkmalarını isteyince, terslememek için güç tuttu kendini. Bilmiyor muydu, üstelik Pazar günleri alışverişe gitmekten nefret ettiğini o? Ses çıkarmadı Arzu, yalnız eve geç dönmemesini istedi, akşama annesi gelecekmiş yemeğe belki. Başka bir arkadaşı da İstanbul’dan dönüyormuş, telefon etmiş akşam. Adam bir şey demedi. Kapıda Arzu, kollarını adamın boynuna doladı, sevgi dolu bakışla gülerek; çok sinirlisin, dedi. Ne olur, sıkma kendini, her şey yoluna girer.
Aynı sıcaklıkla yüzünün her yanına öpücükler kondurdu, öyle salıverdi kapıdan. Tam aranan kadın özelliği işte! Fazla soru sormadan sıkıntıyı anlayıp, durumu idare edebilme.. Bir ilişki ancak böyle sorunsuzca devam edebilirdi. Herkes zaman zaman böyle durumlarla karşılaşıyordu nasılsa, büyütmemek ve takmamak gerekirdi.. İzmir’de okul müdürü sık sık bu özelliğinden dolayı överdi Arzu’yu. Bu okulda bir yıl öğretmenlik yapmıştı Arzu, sonra başka okula tayini çıkmıştı. Müdürün artikülasyon problemi vardı yalnız, bazı harfleri mesela Z ve C harflerini J gibi söylüyordu. Halk tabiriyle dili basıktı. Arada taklidini yapıp gülüştükleri olurdu evde. Adam bir süre janım Arjum diye takılırdı bu muhabbetten sonra. Adam bazen şakayı abartır ve Arzu da işi alınganlığa döker, kızmış gibi yapardı.
Aslında Arzu gerçekten de mükemmele yakın bir kadındı. Son tahvilde dürüst; evine, sevgilisine bağlı ve ilişkisinden başka bir şey düşünmeyen, hayatını adama göre temellendiren bir kadındı. Anne ve babasının yaşam hikayesi onda bir nevi adama tapma içgüdüsü oluşturmuştu.
Adam, bugüne kadar Arzu’ya hiç yalan söylememişti, ilişki kurduğu kadınlar hakkında bile.. Zaten çok zor bir şey değildi, açıklamıştı her şeyi, birlikte olmaya başladıktan sonra da ciddi bir kaçamağı olmamıştı. Yalnız bir defa, bir iş için gittiği Bodrum’da, önceden tanıştığı bir kadınla içkili bir gecenin ardından yatmıştı. Büyük bir pişmanlık duymuştu sonra, vicdan yapmıştı. Birkaç kez anlatmayı denedi ama bir türlü dili varmadı, belki de o sakin ve anlayışlı kadının bu kez anşlılay tutumundan vazgeçeceği korkusuna kapıldı. Çirkin yüzünü görmek istemiyordu Arzu’nun. Fakat, adam aradan geçen bir haftadan sonra vicdanına yenik düşüp bütün olan biteni kadına anlattı. Kadın günlerce için için ağladı, dürüst davrandığı için ve karakteri de elvermediğinden bişey de diyemedi. Yaklaşık on gün kadar uzak durdu adamdan. Sonra kendiliğinden unutmuş göründü. Bir süre sonra sakin ve gücenmiş bir ses tonuyla: senden bişey istiyicem, ne olur bi daha böyle bişey olmasın, tamam mı? Sonra kızarak ekledi: duymak istemiyorum böyle bişey, dayanamıyorum başkasının sana dokunmasına!..
Bundan sonraki yaşamları dümdüz devam etti. Kadın kendini mutlu sayıyordu, elde ettikleri onun ölçülerine tastamam uygundu. Adam da kendini iyice edebiyata yaslamış, o kitap senin bu kitap benim okumaya devam ediyordu. İdeal yaşamını arıyordu belki de bu okuduklarının içinden..
Nilüfer mi? Onun da nerede olduğu, şu anda ne yaptığı belli değildi. Kim bilir hangi şartlarda yaşamını sürdürüyordu? Bu soru, adamın okuduğu her kitabın her sayfasındaki her satırda aklına geliyor, gözleri her cümlede bir cevap arıyordu. Belki de bir gün aradığı cevabı bulacaktı, hayat sürprizlerle doluydu nasıl olsa..

Halikarnas Şarapçısı

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Şans Eseri

Hem şanssız hem de şansız
Bir şair elinden çıktı
Şanslı olan bu şiir..
Dikkatleri üzerine kadınla çekmeyi başardı
Kadın bilseydi belki bu şiir onunla yaşardı

Ben karşına çıkmışsam onun şansına
O karşıma çıkmışsa benim şanssızlığıma
Şans ona güldü, şanssızlık bana
Ah ne şanslı o, ben ne şanssızım!

Ben dünyanın en şanssız insanı
O dünyanın en şanslı kadını
Bu şiir bile onun şansına yazıldı
‘Şans Eseri’ dense yeridir buna


Halikarnas Şarapçısı

Adam - 7

Sabahın serinliği, uyandı adam. kuşlar sakin, cırcırlar suskun, hava sütliman.. bir türlü yumurtlayamayan komşunun tavuğu için için gurulduyor. Guguk kuşu mors alfabesiyle bişey anlatmaya çalışıyor..
Tamamen yataktan kalktı adam. Gözlerini ovuşturdu, esnedi, gerindi, kendini toparlamaya, yeni güne başlamaya hazırlanıyordu. Belki de bir duş almak çok iyi gelebilirdi, hem ayılmasına da yardımcı olurdu. Bu fikri uygulamaya koymadı, daha ileri giderek şortunu giydi, havlusunu aldı ve sahile inerek kendini denize attı.
Eve döndüğünde bu kez duşunu aldı. Soğuğa yakın ılık bir su rahatlatmıştı vücudunu. Silinerek banyodan çıktı ve odasına geldi. Şarja takılı telefonuna baktı, dün geceden kalan bir mesaj fark etti. Açıp okuyunca gülümsedi. Hoşuna giden bir şeyler yazıyordu, mesaja parıltılı gözlerle cevap yazdı. Biraz sonra karşılıklı mesaj trafiği başladı. En sonunda adam, konuştuğu kadını aradı ve evine davet etti. Kadın hiç de tereddüt etmeden, sanki en başından beri bu teklifi bekliyormuşçasına bir coşkuyla kabul etti.
Kadın gelene kadar da adam evini sakin tavırlarla toparlamaya koyuldu. Ne de olsa kadın bu, diyerek acele etme gereği duymadı. Şimdi iki saat hazırlanır, süslenir püslenir, yürür, araç bekler, yol falan derken gelmesi baya bi zaman alırdı. Bu arada, market alışverişine bile çıkmıştı adam. Atıştırmalık, ikramlık yiyecek içecek almıştı. Eve geldi, kadına mesaj attı, kadın evden daha yeni çıktığını söyledi. Ah şu kadınlar! Neden bu kadar büyütürler ki buluşmaları, üstelik neden bir kaplumbağa hızında hareket ederler sanki..
Kendine bir bira açtı ve içine dalından yeni koparılmış fakat pek taze olmayan bir limon sıktı. Limonlu birayı üniversitede keşfetmişti, o günden beri mümkünse limon sıkardı birasına. Mayhoş tadı damağında kaybolmadan kadın geldiğini bildiren mesajını gönderdi. Adam kadını almak için yola çıktı, yıkılmadan önce Berlin duvarını andıran bir duvarla örülü olan sokaktan bu kez rahatça geçerek eve geldiler. Kadın tedirgin değildi ama çok da rahat olduğu söylenemezdi. Diğerleri gibi kendi evindeymiş havası göremedi adam kadının tavırlarında ve onu rahatlatmak için balkona çıkarıp bi içki ikram etti. Şarap, bira ve votka arasından tercihini votkadan yana kullanan kadın içine adamın biraya sıktığı limonun kalan suyunu ilave etmişti. Votka limonla muhabbete başlayan kadın, adamda oldukça olumlu bir etki uyandırdı. Adam da kendine bir votka limon yaptı. Böylece aynı frekansı yakalamaya çalıştı adam, iki bardaktan sonra buldu da..
Orta derinlikte bir muhabbet eşliğinde votka şişesinin dibini görmeyi başardılar. Adam bir bira uzattı, kadın istemedi, adam tek başına bir bira daha içti. Sonra birbirlerine sessizce baktılar..
Adam: aç mısın? diye sordu
Kadın: çok değil.
- bişeyler atıştıralım öyleyse
- fark etmez
- sonra da denize gireriz, bu gün hava çok güzel, rüzgar yok dalga yok
- olabilir aslında
- hem her zaman böyle olmuyor burası, çok lodos alıyor, o yüzden deniz dalgalı oluyor, keyifli olmuyor girmek o zaman
- öyleyse şanslı bir gün bu gün
- öyle de denilebilir, senin şansın bu
- niye ki
- ben pek şanslı değilimdir, hatta belki de hiç değilim, evet evet hiç şanslı değilim ben
- benimleysen şanslısındır artık
- sen hep şanslı mısındır böyle?
- genellikle
- bakalım benim şanssızlığım mı daha baskın yoksa senin şansın mı?
- o kadar da şanssız olamazsın heralde
- maalesef, işte o kadar şanssızım
- canııııımmm,
diyerek adama sarıldı kadın, yanağına bir buse kondurdu. Adam kafasını kaldırmadı, eğer ki kaldırsaydı dudakları kavuşacaktı ve sevişmek için henüz erken bir saatti.
Denize girmek için hazırlık yaptılar, daha doğrusu kadın yaptı, çünkü adamın bir şort giymesi ve havlusunu omzuna atması bir dakikasını bile almamıştı. Kadının bikini beğenmesi, karar vermesi, giymesi, üstüne tül seçimi, şapkası, gözlüğü, terliği, kremi, yağı, tuzu, limonu vs. on beş yirmi dakikayı buldu. Bu esnada adam bir limonlu bira daha içmişti. Tuvalete gidip bir önceki biranın hesabını ödedi. Kadın hazırlandı nihayet ve geldi. Evden çıktılar, şıpıdak şıpıdak yirmi metrelik yokuşu inerek sahile çıktılar. Sahil boyunca küçük otellerin şezlongları arasında ilerlediler ve Pitos’a geldiler.
Pitos, apart-otel-plaj-bar-cafe-restaurant vs. ne ararsan var yani.. aslında idare eder bir yer işte Güvercinlik için ideal bir mekan. Böyle bir yeri, beş yıldızlı otellerin kasıntılı ortamlarından sıkılan doğal rahatlığı benimseyen insanlar tercih ediyordu. Eğer adamın kendi evi olmasaydı büyük ihtimalle burada kalırdı. Buranın müdavimleri oldukça elit insanlardı. Bu yüzden adam dışarı çıktığında Pitos’ta takılırdı.
Şemsiyenin altında yan yana duran iki boş şezlonga havlularını serip oturdular. Adam tişörtünü çıkardı, kadına baktı, kadın da sanki istemiyormuş ama kurallar gereği mecburiyetten soyunuyormuş gibi çıkardı elbisesini. Biraz sonra o çekingen tavrı yerini cüretkar pozlara bıraktı. Güneş kremiyle iyice yağlandıktan sonra cilalanmış ceylan derisine benzeyen vücudunu cesurca sergiledi. Göğüsleri iri ve diriydi, dürtsen fırlayacak, her an askısı kopup düşecekmiş gibi dolgun ve ağır görünüyordu. Tüm bu görünüme rağmen oldukça estetik ve erotik duruyordu. Göbeği yoktu, göbek deliğine mavi bir boncuk asmıştı, beli çay bardağınınki kadar ince, kalçaları normal genişlikte ve çatlaksızdı. Bacakları deyiş yerinde sütun gibi dümdüz, izsiz ve simetrik, yuvarlak diz kapakları ve baldırları harikaydı. Ayak bilekleri de el bilekleri kadar zarifti. Sol ayak bileğinde hızma görünümlü dövme vardı. Parmakları, ayrı ayrı porselen biblolar gibi duruyordu. Turuncu ojeleri özenle sürülmüş ve tırnaklarının cazibesini artırmıştı. Adam kadını tam anlamıyla tepeden tırnağa süzmüş ve hoşnut kalmıştı. Şimdi, yattığı yerden başka bir maceraya daha atılmanın ince hesaplarını yapıyordu, sürekliliği sağlamak zorunda olduğundan sübliminal mesajlara ihtiyacı vardı. Kurduğu cümlelerin içinde kelime cambazlıklarıyla gizlice servis ettiği mesajlar belki de yerine ulaşacaktı, ulaşayazmıştı, ulaşıpdurudu, ulaştı!.. nihayet..
Sıcak derilerini kavurduğunda, denize girdiler, yüzdüler, şakalaştılar, şakalaşırken şakacıktan öpüştüler, sonra adam sevişmek istedi kadın kaçındı, ardından kadın kendini vermek istedi ama bu kez adamın keyfi kaçmıştı. Yine de el ele tutuşarak çıktılar denizden, idare duş ile tuzlarından arındılar. Kadın havluya sarındı, adam da kadının beline dolandı, sarmaş dolaş evin yolunu tuttular.
- nasıl buldun burayı?
- Fena değil, idare eder
- Bence de
- Ama sakin olması çok büyük avantaj, tam kafa dinlemelik
- Sevgiliyle gelinebilecek nitelikte işte
- Kesinlikle, kaçamak yeri
- öyle
- Şimdi burası senin neyin oluyodu?
- Eniştenin yeri, kuzenimin eşi, geçen yaz evlendiler
- Daha yenilermiş
- Evet çiçekleri burnunda
- Hahahahaaa
- Ne güzel gülüyorsun
- Teşekkür ederim
- Dişlerin inci gibiler
- Babamdan çalmışım
- Hahahaa, ya gözlerini kimden çaldın?
- Onları da annemden
- Ciddi misin
- Evet
- ya saçlarını
- Halamdan
- Peki burnunu
- Burnumu kimseden çalmadım, onlar orijinal, sadece bana ait
- hahahahaa
- hahahaha

Evin sokağına geldiklerinde artık dayanamayacak haldeydi ikisi de. Birbirlerini deli gibi arzuluyorlardı. Adam ne kadar, sakin durmaya çalışsa da içi içine sığmıyor, damarlarındaki kan fışkıracakmış gibi kaynıyordu. Kadınsa adamın boynunu, ensesini, kulaklarını, dudaklarını, çenesini, omzunu yani ısırmadık bir yerini bırakmamıştı. Neyse ki sokakta kimse yoktu, burası küçük yer, dedikodu fena yayılırdı. Kimseler görmeden eve girmeyi başarmışlardı çok şükür.
Artık adamın çapkınlık maceralarını takip eden okurlar, bundan sonra neler yaşanabileceğini çok iyi biliyorlardı. Farklı bir fantezi yaşanmış olsaydı eğer, muhakkak yazılabilirdi. Belki de yaşandı hatta şimdiye kadar yaşananların en iyisi yaşandı fakat kelimelerle anlatılamayacak derece muhteşem bir durum olduğundan, kelime bulunamadığından yazılamıyordu. Şimdilik bu son kısmı okurlar, yazarın üslubundan yola çıkarak kendi zihinlerinde tamamlasınlar. Bakalım okurların fantezi dünyası ne kadar geniş..

Halikarnas Şarapçısı

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adam - 6

Tutti ile frutti ne yapıyorlar acaba ya neslişahla feriştah hala yaşıyorlar mıydı ki? Ahtapotçuklarım nasıllar kim bilir? Şu flemenko yapan kızlı puzzle da yarım kalmıştı anasını satayım.. tahtakuruları gıcırdıyorlar mı yatağımızın altında yine her gece? Kapının önündeki paspası atmamıştırsın kesin. Küçük elmalar büyümemişti, kızardılar mı peki? daha küçük balkonumuzda mangal yapıcaktık, karnımızı bi güzel doyurup şaraplarımızı içerken mentollü sigaralarımızdan yakacaktık değil mi.. bulaşıkları yıkayacaktım sonra, yarına temiz bir mutfak tezgahı bırakıcaktım hani. Yemek yapmak kolaylaşacaktı böylece. Bu sefer hangi tarife bakıp ne yemeği yapacaktın bize. Ben de burgulu bim ekmeğinden alacaktım sabah, burgulu peynir de tabi, açık mavi kayık kahvaltı tabaklarına o dünyanın en lezzetli zeytinlerini koyacaktın yine mükemmel bir kahvaltı yapacaktık beraber. Yumurta tabağını ve çatalını değiştirecektin yeni bulaşık çıkartacaktın başıma.
Canımız sıkılacak, film izleyecektik, sen izlerken uyuyakalacaktın dizlerimin üstünde. Filmi yarım bırakıp seni yatağına yatıracak, uyutana kadar sarılacaktım ve sonra benim de uykum gelecekti, kalkıp filmi kapatacak ve geri gelip aynı yerden sana sarılarak uyuyacaktım. Diş gıcırdatmalarınla ara ara uyanıp çeneni tutacak, dudaklarına öpücükler konduracaktım bilmem kaç kez daha..
Şöyle bir turlayıp hava alacaktık marinada, kesmeyecekti bizi bi dalyana gidip gelecek ertesi gün taa çiftlik köye kadar yürüyecektik. Daha alaçatı’da saçların açık pozlar verecektin bana, ılıca’da dondurma söyleyecektim kumrunun üstüne. Bi gün sabahtan akşama kadar ayayorgi’de yüzecek, akşamdan sabaha kadar da ordaki klüplerde eğlenecektik. Bizim paparazici oğlana yalancıktan yakalanacaktık da magazin objektiflerine nispetli pozlar verecektik. Boy boy resimlerimiz basılacaktı sosyete dergilerinde. Havamız bin olacaktı..
Araba alamasak da kiralayacak, depoyu fullleyip dolanacaktık bütün yarımadayı. Karaburun, mordoğan, balıklıovaları gezdirecektim sana. Bi durduğumuz yerde durmayacak, çok hızlı bir yaz yaşayacaktık. Atandım nasıl olsa para umrumda olmayacaktı, kredi kartını çekerken yakacaktım. Bir sürü yeni kıyafet daha alacaktık beraber, rengarenk, çeşit çeşit şortlar, terlikler, havlular vs..
O beğendiğimiz pembe bisikleti de alıcaktım sürpriz olarak, sepetine güller, karanfiller dolduracaktım. Ağzın kulaklarında izleyecektim seni, mutluluğunun şiirini yazacaktım üstelik kendim okuyacaktım da.
Bir çıkacaktık Çeşme’den hoop Bodrum’a, sonra Datça’yı gezdirecektin bana, ben de Alanya’yı gezdirecektim. Ordan Kapadokya’ya gidecek uçan balonlarla uçacaktık. Peribacalarını kırgıbayırları doğa harikası taş evleri semadan seyredecektik. Karadeniz turunu bile aradan çıkarabilirdik belki gaza gelip. İstanbul’a geçecektik sonra, boğazı turlayacak, kız kulesinde akşam sefası yapacaktık. İstiklal’de kaybolacak, cihangir’de roma merdivenlerine oturup bira içecektik üniversitelilerle. Harbiye’de konsere gider, kadıköy’de tiyatro izlerdik. Moda’dan adaları seyreder, belki oraya da giderdik. Beşiktaş’ta balık yiyip, ortaköy’de kahve içer, bebek’ten vapura binip sarıyer’e geçerdik. Bitiremezdik bir günde, daha Eminönü, Sultanahmet’i, Bakırköy’ü vs. var bunun kızım..
Dönüp dolaşıp İzmir’e gelecektik Eylülde. Yeni bir sezona bomba gibi başlayacaktık, hayallerimize daha yakın, sıkıntılara daha uzak olacaktık. Daha çooook sevişecektik, bu kez korkmadan, korunmadan. Çocuğumuz olacaktı belki kız, belki oğlan. Her şekilde çift isimli olacaktı cumhuriyet dönemi edebiyatçıları gibi. Birini sen diğerini ben koyacaktım. Güzel günler bizi bekleyecekti ama.. hepsi mazide kaldı.
Ölmeseydin, hala yaşasaydın iyi olacaktı her şey, çok güzel olacaktı. Ardından değil de yanında edecektim uyumadan önce dualarımı. Belki küsmemiş olacaktım Tanrı’ya da, hala şükrediyor olacaktım Ona. Anılarda değil de anlarda yaşayacaktım, mutlu olacaktım daha da. Ölmeseydin, hala yaşasaydın iyi olacaktı, sıra dışı hayallerim vardı oysaki, hepsini kovalayacaktım, yılgınlık olmayacaktı üzerimde, tembelleşmeyecek, salmayacaktım kendimi. Ölmeseydin iyi olacaktı, beraber yaşayacaktık işte. Sen küçüktün, benden önce ölmeyecektin, öbür tarafa gitmek önce benim hakkımdı, orda da inatlaştın benimle, kıskançlık ettin, sözünü tutmadın. Yapmayacaktın bunu, sözünü tutacaktın işte! Yaşasan çok iyi olacaktı ikimiz için de, resmen intihar ettin, oyun bozan çıktın, mızıkçısın işte, sevmiyorum seni artık, sadece hayallerimi özlüyorum..

Halikarnas Şarapçısı

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Adam-5

Alplerin tepesinden aşağı doğru sağa sola manevralar yaparak hızla kayıyordu. Önündeki bembeyaz boşluğun üzerinde parlayan ışığı gözlüğü bile kesemiyordu. Sanki bir boşlukta, bulutların arasındaydı. Birden ayakları yerden kesildi, uçmaya ve çılgınca bağırmaya başladı.
Yere düştüğünde ise bir sürat teknesinin ardında su kayağı yaparken buldu kendini. Tekne son sürat açığa doğru gidiyordu, birden deniz kabardı ve kocaman bir dalga tekneyi havaya zıplattı, adam arkada beş altı kez havada kendi etrafında burgu yaparak döndü. Bu kez denize düştüğünde kendini paraşütle havada süzülürken buldu. Etrafında bir sürü renkli paraşütçü değişik akrobasi hareketleri yaparak yer değiştiriyordu. Adam ise avuçlarının içine aldığı paraşütün iplerini iki eliyle sıkı sıkıya tutuyordu. Yine olacak iş bu ya, diğer paraşütçülerden biri adamın üzerinden geçerken paraşütüne takıldı. İpler birbirine iyice dolanınca kurtuluş imkansızlaştı. Yedek paraşütler de panikle açılmaya çalışınca birbirine dolandı ve intihar hızıyla yere düşmeye başladılar. Gözlerini açtığında bu kez acil servisteydi ne yazık ki. Yoğun bakım ünitesine bağlı halde yaşam mücadelesi veriyordu.
Şanslı olması onu yeniden hayata tutundurmuştu. Bir hafta sonra hafif çatlaklarla ve sıyrıklarla taburcu oldu. İki hafta sonra da hiçbir şeyi kalmamış halde adrenalin sporlarına geri döndü.
İlle de rafting yapıcam diye tutturdu, inadı inattı, peşini bırakmadı işin ve gittiği yerde botun en önüne oturarak kürek çekmeye başladı. Bir şelalenin döküldüğü ağzına geldiklerinde geriye doğru yeterli çekimi yapamayıp uçurumdan dev kazanına doğru düştüler, düşerlerken adam bungee jumping ipinde asılı şekilde yaylanırken buldu kendi. İnanılmaz bir sahne değişimi yaşamıştı, bu diğerlerinden daha da psikopatçaydı. Adamı yukarı doğru çektiler ve ayaklarındaki ipleri çözdüler. İpleri çözülür çözülmez de Formula pistinde keskin virajı döndükten sonraki son uzun düzlükte en dişli rakiple kafa kafaya birincilik mücadelesi anında buldu kendini. Bitişe metreler kala iki otomobilin tekerlekleri birbirine milimetrenin yarısı kadar değdi ve ikisi de kendi etraflarında 720şer derece dönüp yarış dışı kaldılar. En trajik olanı da buydu belki de. Bu son olayla beraber, adrenalin sporlarını bırakmaya karar veren adam kendine daha sakin bir yaşama verdi.
Elinde kauçuk kırmızı bir eldiven ve mavi bir sulama bidonuyla bir taraftan çiçekleri suluyor, diğer taraftan da tulumunun arka cebindeki budama makasını eline alıp güllerin aykırı fazlalıklarını buduyordu. Çimlerin üzerinden koşa koşa gelip bacağına dolanan köpeğini fark edince işi bırakıp köpeğin kafasını okşamaya başladı. Seri şekilde soluklanan köpeğin dilinden salyalar yayılıyordu etrafa, adamın tulumu ıpıslak olmuştu adeta. Bu sefer de sırtından boynuna dolanan küçük oğluna döndü. Eldivenlerini çıkarıp oğlunu sevmeye başladı. Çimlerin üzerinde köpeği ve oluyla yuvarlanırken yağmur yağmaya başladığını sanıp irkildiler. Oysaki karısı sulama bidonuyla üzerlerine su serpip eğlenceye katılmaya çalışıyordu. Adam bir hamlede karısının elindeki bidonu kapıp karşı atağa geçti. Karısının ıslanmadık bir yerini bile bırakmadı ve sonra o sırılsıklam haliyle kucaklayıp havada birkaç kez çevirdi. Mutluluktan havaya uçuyorlardı, bu mutluluk daha da uzun sürsün diye Tanrı onlara bir sürpriz yaptı. Kadın yeniden hamile kaldı. Bir çocukları daha oldu, bu kez şirin ve tatlı bir kızları dünyaya geldi. Sevmelere doyulmaz, pamuk şeker tadında dünyalar güzeli kız pek de uğur getirmedi. Adam karısıyla ayrıldı. Aralarında herhangi bir problem de yoktu halbuki. Belki de vardı, evet kesinlikle olmalıydı, yoksa ne diye böyle mutluluklarının zirvesinde ayrılmak gibi saçma bir eylemde bulunsunlardı?. Kadın amansız bir hastalığa tutulmuş ve ailesini daha sonra üzmemek için böyle bir karar almıştı. Bunu adam hiçbir şekilde kabul etmese de, kadın uygulamakta kararlıydı. Bu kararından taviz vermedi, çocuklarını adama emanet etti, içi rahat bir şekilde nereye gittiğini söylemediği bilinmeyen yere doğru hareket etti.
Bu olaydan sonra adam için çok zor günler başlamış oldu. Karşısına kim çıktıysa karısı gibi bağlanamadı, sevemedi. Kendini yalnızlığa, doğaya ve çocuklarına adadı. Yıllar geçti, çocuklar büyüdü. O kadar büyüdüler ki birbiri ardına evlenip yuvadan uçtular. Adam bu kez tamamıyla yalnız kalmış oldu. Günler geçtikçe yaşadığı bunalımları artan adam çareyi intihar etmekte buldu. Bu kararının ardından günlerce intihar planları düşündü, düşündüklerini denemeye kalktı, bazen çekindi, bazen korktu, bazen de başarısız oldu. Ne de olsa can tatlıydı. Bir süre bu planlara ara verdi. Aklından bu düşünceyi silmeye çalıştı ama her seferinde tekrar eden ataklarına karşı da fazla direnç gösteremedi. Masasının çekmecesinde duran vasiyetini eline aldı, son rötuşları yaptı ve masanın üzerine açık bir şekilde yerleştirdi. Daha önceden hazırlamış olduğu tavandan halat sarkan odaya girdi, kapıyı kapattı. Kapının arkasında duran sandalyeyi ipin altına getirdi ve çıktı. İpi boynuna geçirdi, gözlerini kapattı, belki de bu şekilde onuncu deneyişiydi. Her seferinde cesareti yetmiyordu sandalyeyi tekmelemeye. Bu kez de bacakları titremeye başlamıştı. Bu kez vazgeçmemek için yemin etmişti. Zaten onu onuncu kez buraya getiren nedenler hala mevcut değimliydi ve çözümsüz değiller miydi? Ne diye bu kadar bekliyordu ki hala? Titreyen bacaklarının altındaki sandalye de sallanmaya başladı. Ellerini sırtına doğru getirdi ve dirseklerinden çapraz şekilde sımsıkı kavradı. Sandalyenin bir bacağı çatırdadı, adam dengesini kaybetse de ellerini çözmedi. Ayak uçlarıyla sandalyeyi düzeltmeye çalışırken sandalye tamamen devrildi. Adamın ayakları boşlukta çırpınmaya başladı. Ellerinin bağı yavaşça çözüldü ve kolları da boşlukta iki yana düştü. Son nefesine saniyeler kalmıştı. Yüzü mosmor olmuş, yanakları şişmiş, ağzı köpürmüş, gözleri yuvalarından çıkarak çürümüştü. Kenarlarından akan oluk oluk yaşlar elmacık kemiklerinden süzülerek yere damlamaya başlamıştı. Odanın kapısının kolu çevrildi, kapı açıldı ve son saniyede karısıyla göz göze geldi. Kollarını kaldırıp ipe tutunma refleksini gösterdi ama artık çok geçti. Karısı ise gördüğü manzara karşısında çığlıklar atmaya başladı. Bu çığlıklar henüz odanın duvarlarında yankılanmaktayken adam hayata gözlerini yumdu ve Alplerin üzerinden sağa sola manevralar yaparak kaymaya başladı.

Halikarnas Şarapçısı